Yazılar

İşte Pandemi Çöküşünü Önleyecek Yol Haritası



CUMHURBAŞKANI, BAKANLAR VE MİLLETVEKİLLERİ NİSAN AYI MAAŞLARINI SALGIN FONU’NA AKTARARAK TOPLUMA ÖRNEK OLMALI.

SALGINLA MÜCADELEDE TAM KATILIMLI ORTAK AKIL ŞART

ÜLKE ÇAPINDA KARANTİNA ARTIK KAÇINILMAZ

Corona salgınının mücadelesinde ortak akıl işletilmeden başarı sağlanamayacağını vurgulayan Umut Oran, Salgınla Mücadele Fonu oluşturulması gerektiğini ve bunun için hükümetin görmediği 100 milyar TL’lik paranın bütçede hazır olduğunu bildirdi. Pandemi Türkiye’de pik noktasına geldiği için bu haftanın çok önemli olduğunu vurgulayan Umut Oran, “Cumhurbaşkanı, bakanlar ve milletvekilleri nisan ayı maaşlarını Salgın Fonu’na aktararak topluma örnek olmalı” dedi. 31 Mart’ta şirketlerin ödemesi gereken SGK primlerinin acilen ertelenmesi gerektiğine işaret eden Umut Oran, ayrıntılı çalışmasında hükümete şu saptama ve önerilerde bulundu:

·       Bugüne kadarki süreçte hükümet ortak akılı çalıştırmadığı ve birlikte hareket edilmediği için önemli hatalar yapıldı.

·       Mücadelede geç kalınmış da olsa, tam katılımla Türkiye olarak büyük bir organizasyonu gerçekleştirmek ve akılcı bir planlamayla etkili önlemleri zaman yitirmeden uygulamaya koymak zorundayız.

·       Sağlık Bakanlığı, diğer bakanlıklar ve kamu kurumları, TTB, üniversite ve sektör temsilcilerinden oluşan bir “Salgınla Mücadele Kurulu” ve faaliyetlerin finansmanı için bir “Salgınla Mücadele Fonu” oluşturmalı.

·       Acil ve hayati olmayan kamu yatırımları ile mal ve hizmet alımları ertelenmeli, bunlara ayrılan ödenekler Fon’a aktarılmalı. Kamuda temsil, ağırlama, tören gibi tüm harcamalardan vazgeçilmeli, israftan kaçınılmalı, örtülü ödenek kullanımı minimuma indirilmeli, tüm alanlarda tasarrufa gidilmeli.

·       Cumhurbaşkanı, bakanlar ve milletvekilleri nisan ayı maaşlarını Salgın Fonu’na aktararak topluma örnek olmalı.

·       31 Mart’ta ödenmesi gereken Şubat 2020 dönemine ait işçi ve işveren SGK primleri en az 6 ay ertelenmelidir.

·       Vatandaşın ‘evdekal’ması için internet ücretsiz olsun, kotalar artırılsın, EBA TV bağlantısı kotayı düşürmesin 

Tüm dünya gibi ülkemiz de olağan dışı günler yaşıyor. Çin’de ortaya çıkan ve tüm dünyaya yayılan yeni tip Corona virüsü (Covid 19), tüm ülkeler gibi bizi de olumsuz etkiliyor. Salgın, hem insan sağlığı ve yaşamını hem de ulusal ve küresel ekonomik, ticari ilişkileri tehdit ediyor. Maalesef dünyayı corona salgını sonrası yeni bir salgın daha bekliyor: İşsizlik salgını. 1929 buhranından daha yıkıcı bir ekonomik kriz uyarısı yapılırken, Uluslararası Çalışma Örgütü, önlem alınmadığı takdirde tüm dünyada 25 milyon insanın işini kaybedeceğini bildirdi. Bunun Türkiye’ye yansıması da olacak ve hükümet işten çıkarmaları önleyecek mekanizmayı kurup desteği sağlayamazsa ülkemizde maalesef 1 milyon vatandaşımız daha işsiz kalacak.

ÜLKE ÇAPINDA KARANTİNA ARTIK KAÇINILMAZ

Ülkemizde 11 Mart’ta açıklanan ilk Corona vakasının ve 16 Mart’ta yaşanan “Corona’dan ilk ölüm” olayının ardından 28 Mart itibariyle açıklanan verilere göre toplam doğrulanmış vaka sayısı 10 bin kişiye yaklaşırken 108 kişi ise yaşamını yitirdi. Bilim insanları COVİD19 virüsünün yol açtığı ölümlerin ve bulaşıcılığın bu hafta pik yapabileceği uyarısı karşısında artık hükümet cesur davranarak YURT GENELİNDE KARANTİNA kararını almalıdır. 65 yaş ve üstündeki vatandaşlarımızın oranı nüfusun yüzde 8,5’ini oluşturması karşısında sorumluluk sadece onların omuzlarına yıkılamaz. Bu sebeple 30 Mart-6 Nisan arasında sokağa çıkma yasağı ilan edilmesi artık kaçınılmazdır, yoksa ABD’nin İtalya’nın gecikme nedeniyle yaşadığı acı tecrübe bizim hükümetin de siciline, tarihe kara bir dönem olarak geçecektir!

Salgınla mücadele; sadece ilgili bakanı ya da siyasi iktidarı değil; tüm kurum, kuruluş, parti ve bireyleriyle 83 milyonu ilgilendiren, katılımcılık ve ortak akılla hayata geçirilecek bir konudur. Bugüne kadar olan süreçte bu anlayışla hareket edilmediği için önemli ihmaller, yanlışlar yaşandı. Tehlikenin boyutunu zamanında kavrayarak etkili idari, bilimsel, toplumsal organizasyona gidilemedi, mücadele adeta salt Sağlık Bakanı’nın üzerine yıkılırken konuya, Bakanın mücadelede “başarılı” olup olmadığı şeklinde bakıldı. Bu yaklaşım yüzünden ciddi eksikler, hatalar ve sorunlar yaşandı. Diyanet İşleri Başkanlığı, dünyada salgın hızla yayılırken 21 bin kişiye Umre izni verdi. Dönüşte bu kişileri sınırda karşılayıp karantinaya almak yerine, ülke içine dağılmalarına yol açtılar. Sonra kamuoyu baskısıyla bu kişilerden sadece 6 bini yurtlara yerleştirilerek  kontrol altına alınabildi. 

Virüs yayılımına karşı insanlara iktidar tarafından “evden çıkma” denirken, açıklanan pakette uçak biletinde vergiyi aşağı çekme, konaklama vergisini erteleme, konut alımlarında peşinatı indirme gibi anlamsız önlemlere yer verildi. Salgınla mücadelede başarı için ilk günlerde daha çok test yapılması gerekirken, test sayısı hemen artırılamadı. 

Çok köklü siyasal, sosyal süreçlere yol açan Büyük Veba Salgınından sonraki en büyük küresel felaketi yaşadığımız için bu salgına karşı ortak akılla ve bilimsel yöntemlerle küresel mücadele gerekmektedir.

Suriyeliye 40 milyar dolar harcandıysa vatandaşına da vereceksin!

Mücadelede geç kalınmış da olsa, tam katılımla Türkiye olarak büyük bir organizasyonu gerçekleştirmek ve akılcı bir planlamayla etkili önlemleri zaman yitirmeden uygulamaya koymak zorundayız. Ancak Cumhurbaşkanı ve kabinesinin salgın ile ilgili sürekli olarak çelişkili kararlar aldıkları, işin ekonomik yıkım boyutunu önlemek için gerekli ciddi yaklaşımı sergilemediği görülmektedir. Türkiye sadece, doğrudan olmasa bile dolaylı olarak ancak 100 milyar TL’ye (15 milyar dolar) ulaşacağı öne sürülen bir paketten, yani bütçesinin sadece yüzde 10’undan söz ediyor. ABD, Kanada, Almanya ve Fransa ise 107 milyar dolar ile 2,2 trilyon dolar gibi akıl almaz meblağları vatandaşın hizmetine sunarak, onların geçim derdini düşünmeden gönül rahatlığıyla evde kalmalarını sağlamaya çalışıyor. 

9 yılda Suriyeli için 40 milyar dolar harcamakla övünen hükümetin, tüm gelişmiş büyük ülkelerin yaptığı gibi böylesi bir pandemi döneminde kendi vatandaşını; çalışan, çalışmayan, emekli, sokakta yaşayan , işten çıkarılan ayrımı yapmaksızın, sahip çıkarak en azından 3 ay boyunca asgari ücret düzeyinde desteklemesi gerekmektedir. Bu süreçte Türkiye’yi pandemi çöküşünden kurtaracak acil adımlar şunlardır: 

·       Ekonomik ve Sosyal Konsey tam katılımla toplanarak, bir Salgınla Mücadele Yol Haritası oluşturulmalı.

·       Yürütülecek çalışmaları planlama, sevk ve idare ile görevli; Sağlık Bakanı başkanlığında Sağlık Bakanlığı, ilgili diğer bakanlıklar ve kamu kurumları, Türk Tabipleri Birliği, üniversite ve sektör temsilcilerinden oluşan bir Salgınla Mücadele Kurulu kurulmalı.

·       Salgınla mücadele kapsamındaki faaliyetlerin finansmanında kullanılmak üzere bir Salgınla Mücadele Fonu oluşturulmalı. 

·       Doğrudan salgınla mücadele kapsamında gerekli acil sağlık yatırımları başta olmak üzere 2020 yılına ilişkin tüm kamu yatırımları gözden geçirilerek acil ve hayati olanlar dışındakiler ötelenmeli, ertelenen yatırımlar için ayrılan ödenekler, doğrudan salgınla mücadele için oluşturulan Fon’a aktarılmalı. 

·       Mevcut 589 milletvekili ve Sağlık Bakanı dışında kalan bakanlar ile Cumhurbaşkanı’nın Nisan ayı maaşlarını bu Fon’a bağışlamaları da toplumda bu yönde bir duyarlılık yaratacaktır. 

·       1 trilyon lirayı aşan 2020 bütçesinde Sağlık Bakanlığı dışındaki kurumların ödeneklerinden yüzde 10 kesintiyle ilk etapta yaklaşık 100 milyar lira büyüklüğünde bir fon oluşturulabilir. Bunun da büyük bölümü bütçede “Sermaye Giderleri” ve “Sermaye Transferleri” kalemlerinde gözüken toplam 63 milyar liralık yatırım ödeneklerinden ilgili projelerin ötelenmesi ile tesis edilebilir.

·       2020 bütçesinde 75 milyar lira olarak öngörülen “Mal ve Hizmet Alımları” kaleminde; sağlık için alımlar dışındakilerden acil olmayanların ertelenmesi yoluyla 30-40 milyar liralık bir kaynak Fon’a tahsis edilebilir. 

·       Kamuda tören, temsil, ağırlama, tefriş malzemesi alımı ve tüm lüks harcamalardan vazgeçilmeli, israftan kaçınılmalı, örtülü ödenek kullanımı minimuma indirilmeli, tüm alanlarda tasarrufa gidilmeli.

·       Bütçe ödeneklerinin kaynağı esas olarak toplanacak vergi gelirleri olması, bu süreçte üretime, ticari faaliyete ara veren, kapanan işletmeler, daralacak ekonomik faaliyet hacmi ve zor durumdaki işletmelere sağlanacak vergi ertelemeleri dolayısıyla kamu gelirlerinde yaşanacak kayıplar nedeniyle, Fon’a özel kişi ve kuruluşlardan, STK ve TOBB, TÜSİAD, MÜSİAD gibi meslek kuruluşlarından katkı payı alınmalı, gönüllü bağışlar özendirilmeli.

·       Gerekirse Fon’u takviye amacıyla uzun vadeli, uygun faizli devlet iç borçlanma senetleri ihracına gidilmeli, Fon’un hacmini büyütmek için başka etkili yollar aranmalı.

·       Sağlık ordusu sayıca tahkim edilmeli, askeri hastaneler yeniden açılmalı, siyasi nedenlerle görevden uzaklaştırılan ve haklarında takipsizlik kararı verilmiş olan kamu sağlık personeli işe iade edilmeli.

·       Fon, salgınla mücadele kapsamında test, tanı, tedavi, ilaç, aşı vd sağlık araç gereci ve sarf malzemelerinin üretimi ve temininde kullanılmalı. Salgınla ilgili diğer sosyal organizasyonların giderleri ile bu süreçte işsiz, gelirsiz kalacak yurttaşlara yapılacak ayni ve nakdi yardımlar da bu Fon’dan karşılanmalı.

·       İşsizlik Sigortası Fonu’nun tüm birikimi, Fon’la koordineli biçimde, bu süreçte işini kaybedenlere yapılacak ödemeler için kullanılmalı. 

·       31 Mart’ta ödenmesi gereken Şubat 2020 dönemine ait işçi ve işveren SGK primleri en az 6 ay ertelenmelidir.

·       Temel gıdada yüzde 8, temizlik maddesinde yüzde 18 olan KDV 2020 yılı sonuna kadar kaldırılmalı, bu mümkün değilse en azından kesinlikle Nisan, Mayıs, Haziran aylarında bu oranlar sıfırlanmalıdır.

·       Vatandaşı evde tutabilmek için internet sağlayıcılarının tarife ücretlerini yarı fiyata çekmesi, abonelere tanıdıkları kotaları  ücretsiz olarak bir üst kademeye artırmalıdır. 

·       Milyonlarca öğrencimiz ve öğretmenimiz EBA TV ile eğitim uzaktan yaparak, internet kotalarını çabucak tüketmeye başladılar. Aylarca süreceği anlaşılan bu tablonun mali yükünü hafifletmek için EBA TV için yapılan internet bağlantıları nedeniyle abonelerin-ailelerin kotalarında eksilmeye yol açmayacak destek sağlanmalı.

·       Özel şirketlerin sahip olduğu internet sağlayıcılarla bu teşvikler sağlanamazsa Devlete ait olan TÜRKSAT’ın abone kotalarını artırarak, okullara ara verilen süre boyunca ücret almadan hizmet sunması sağlanmalıdır.

·       İnsanlar eve kapandığı internet dışında elektrik ve su tüketimleri de artmaktadır. Elektriğe üç ay zam yapmamak yetmez, madem ki tüm dünyada elektrik fiyatları düşüyor elektrik üretim-ağıtım şirketleri de elini taşın altına koyarak fiyatları düşürmek zorundadır. Elektrik, gaz, su, telefon, internet gibi temel tüketim mal ve hizmetlerinde KDV, ÖTV, ÖİV gibi dolaylı vergi oranları minimuma indirilmeli; hastalık ya da işsiz, gelirsiz kalma nedeniyle bu tüketimlerinin bedellerini ödeme gücü olmayanların tüketim bedelleri Fon’dan karşılanmalı.

·       Belediyeler, hastalıktan etkilenmiş ya da işsiz kalmış yurttaşların su tüketim bedellerini en az 6 ay süreyle almamalı. Benzeri biçimde Ankara Büyükşehir Belediyemizin yaptığı güzel uygulama diğer belediyelerde de örnek olmalı ve su faturasının 3-4 ay ertelenmesi, bu süreçte suya zam yapılmaması tüm Türkiye’de güvence altına alınmalı.

·       Bankalar, tüm tüketici, konut ve taşıt kredileri ile ticari kredileri; toplam vade (ay) sayısı ve faiz, taksit koşulları değişmeden ötelemeli, borçlulara ileride ödemelerini kaldığı yerden devam edecek şekilde 6 aylık bir “ödemesiz dönem” sağlanmalı.

·       KOBİ’lerin, çiftçilerin devlete olan kredi borçlarının geri ödemeleri, normal döneme geçilene kadar dondurulmalı.

·       Yol, köprü, havaalanı, şehir hastanesi gibi Yap-İşlet-Devret projeleri kapsamında verilen geçiş, hasta, yolcu vb. taahhütleri kapsamında girişimcilere kamu tarafından yapılan ödemeler, ilgili sözleşmelerde tadilata gidilerek “mücbir” sebep dolayısıyla iptal edilmeli. En azından 2020 yılında yapılacak ödemelerin ekstra yük getirmeden 2021 yılına ötelenmesi sağlanmalı. 

·       Petrol fiyatlarında uluslararası piyasalarda yıllık ortalama 35-45 dolar olması beklenen ham petrol fiyatı yaşanan şokla 20 dolar düşmesi sayesinde Türkiye’nin enerji ithalatı faturasını yaklaşık 12 milyar dolar aşağı çekeceği için bu rahatlama payı, Salgınla Mücadele Fonu’na aktarılmalı. 

·       Covid19 tanısı için Türkiye’de de kit üretimi yapıldığı belirtilmesine karşın test yapılan vatandaş sayısının elli bine dahi ulaşamamış olması kafaları karıştırmaktadır. O nedenle Türkiye’de hangi firmaların günlük ne kadar üretim yaptığı ve bunların hangi illere hangi planlamayla gönderildiği, Çin’den gelen test kitleri sayısıyla birlikte günlük olarak açıklanması mücadeleye duyulan güvenin artmasını sağlayacaktır. 

·       Salgın sonrasında tüm dünyada denklem değiştiği için yepyeni bir kalkınma planı hazırlanmalı. Hatta 12. Kalkınma Planı bu kez 2020-2030 dönemini kapsayan 10 yıllık plan şeklinde hazırlanmalı. Çünkü pandemi sonrasında küresel mal ticareti sekteye uğrayacak, ardından küresel birikim krizi ve küresel göç hareketlerinin gelmesi de bekleniyor.

·       10 yıllık yeni kalkınma planında yüksek teknoloji üretimi, kuantum mekaniği, nano teknoloji, uzay araştırmaları, ARGE, girişimcilik, yenilikçilik, yaratıcılık ve dijital dönüşüme çok büyük başlık açılması gerekmektedir. Bu amaçla yurt içi ve yurt dışındaki bütün bilim insanlarımızı Bilim Kurulu çatısı altında toplanmalıdır. Yeni planla birlikte Türkiye artık bilgi toplumuna geçişi sağlamalıdır. Çünkü corona krizi sonrasında eğitimden sağlığa, iş hayatından ulaşıma, adaletten güvenliğe dijital bir dünya bizi beklemektedir.

·       Yeni planda akıllı bilimsel tarıma da büyük başlık açılmalıdır, çünkü gıda artık stratejik bir ürün olacaktır, aksi takdirde samanı bile ithal eden Türkiye asla yarınlara güvenle bakamayacaktır. Tarım konusu acilen ele alınmalı çünkü nisan-mayıs ayında yapılacak plan dahilinde çiftçinin 1,5 milyar sebze fidesini toprakla buluşturması sağlanamazsa, bu kez yaz aylarından itibaren ülkemizde temel gıdaya ucuz ve güvenli şekilde ulaşma imkanı kalmayacak, açlık krizi tehlikesi ortaya çıkacaktır.

İŞTE-PANDEMİ-ÇÖKÜŞÜNÜ-ÖNLEYECEK-YOL-HARİTASI-1

Korku Yerine Umudu Büyütmek Gerekiyor-Sözcü



CHP’li Umut Oran’dan kurultay öncesi çarpıcı açıklamalar geldi. CHP’nin kurultay sürecini değerlendiren Oran, “Benim tek derdim, ülkemi karanlıktan aydınlığa çıkarmak. Artık yeni fikir yazma, korku yerine umudu büyütme zamanı” dedi.

Libya’ya Asker Göndermekle Mavi Vatanı Savunmak Aynı Şey Değildir



CHP’li Umut Oran, Anadolu’nun savunmasını nasıl yapacağını 7 bin yıldır bildiğini, AKP iktidarının ülke çıkarları için değil kendilerini yakın gördükleri “Siyasal İslamcı” grupları desteklemek için Libya’ya Türk askerini göndermek istediğini vurgulayarak, “Libya’ya asker göndermekle mavi vatanı savunmak aynı şey değildir. Türkiye, AKP’den kurtulduğu gün Akdeniz’in Türk Gölü olmasının önü açılacaktır” dedi.

Umut Oran, konuyla ilgili olarak bugün yaptığı yazılı açıklamada şunları kaydetti:

Gelişmiş ülkelerin büyük bir hızla “yeni üretim süreçlerini” oluşturmaya çalıştığı, bölgesel ve küresel iktidar savaşlarının aralıksız olarak devam ettiği bir dönemde Türkiye’nin yönetici elitleri, ne yazık ki hayal aleminde yaşamaya ve Türk milletinin geleceğini tehlikeye atmaya devam etmektedir.

ABD Bilinçli Olarak Kaosa Sürüklüyor

Küresel egemenliğini kaybetmek istemeyen ABD; ekonomik olarak mücadele etmekte zorlandığı Çin’in ve askeri teknoloji alanında sıra dışı bir gelişme sağlayan Rusya’nın etki alanındaki ülkeleri bilinçli olarak kaosa sürükleyerek, rakiplerinin kendisini yakalamasına mâni olmaya çalışmaktadır.

Hayatın her alanında görülen değişimler, özellikle savaş olgusunu da değiştirmiştir ve geçmişte yaşananların aksine düzenli ordu birliklerinin geri planda kaldığı ama özel askeri şirketlerin, milis kuvvetlerin ve hatta terörist örgütlerin aktif olarak kullanıldığı yeni nesil savaş anlayışı egemen olmaya başlamıştır. Bugün; Ukrayna’dan Suriye’ye, Libya’dan Irak’a kadar yaşanan çatışmaların temel özellikleri de yeni nesil savaş kavramına uygundur.

İktidar Bloğu Hamasetle Mevzi Kazanılacağını Zannetmektedir

Ne yazık ki Türkiye’yi 18 yıldır yöneten iktidar bloğu değişen dünyayı anlamakta zorlanmaktadır. İktidar bloğu, savaşları silahların başlattığını ama ekonomilerin belirleyici olduğunu unutarak, iç politik hedeflere ulaşmak için, gerçeklerle bağdaşmayan hamasi bir dil kullanmanın yeterli olduğunu sanmaktadır. Oysa ayakları yere basmayan her askeri harekatın acı sonuçlarının olacağını tarih defalarca göstermiştir.

İktidarın son dönemde sürekli gündemde tuttuğu Libya’ya asker gönderme meselesi de hamasi bir söylem olmanın dışında anlam ifade etmemektedir, zira tarih de coğrafya da AKP söylemlerini yalanlamaktadır.

AKP, Türkiye’nin Milli Çıkarlarını Tehlikeye Atmaktadır

Kitleleri hamasetle susturmayı bir propaganda yöntemi olarak kabul eden AKP zihniyeti, Libya’ya asker gönderilmesi konusunu da bağlamından kopararak Türkiye’nin Akdeniz’deki çıkarlarını korumak için Libya’ya gidildiğini iddia etmektedir. Bu ilginç yaklaşımın merkezine ise Libya Ulusal Mutabakat Hükümetiyle imzalanan “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” konulmaktadır. Çok açık ve nettir ki Türkiye’nin ve KKTC’nin Akdeniz’deki çıkarlarının savunulması ve Mavi Vatan’ın bedeli ne olursa olsun korunması Türk Milletinin ortak isteğidir. Ancak Türkiye’nin tüm haklarının Libya’ya asker göndermekle korunacağını iddia etmek Türkiye’nin “milli çıkarlarını” tehlikeye atmak demektir. Zira iktidarın söylemi kabul edilirse yani Türkiye’nin Akdeniz’deki çıkarları, Libya’yla yapılan anlaşmaya bağlıysa o halde Libya’da iktidarın değişmesi durumunda Türkiye’nin Akdeniz’deki tüm haklarını kaybedeceği varsayılıyor demektir, ki bu bakış açısı asla kabul edilmemelidir. Elbette konu AKP zihniyeti olunca, “Türk milli çıkarlarına aykırı” faaliyetlerin listesi kalabalıktır. Kıbrıs Rum Yönetimi’ni, Yunanistan’ı, İsrail’i ve Mısır’ı Türkiye karşıtı cephede birleşmeye teşvik ve yardım eden de AKP zihniyetinin “ideolojik” körlüğünden başka bir şey değildir. İktidar bloğu, uzun yıllardır yaptığı stratejik dış politika hataları sebebiyle Türkiye’yi çok zor durumlara sokmuştur ve sokmaya da devam etmektedir.

Türkiye, AKP’den Kurtulduğu Gün Akdeniz’in Türk Gölü Olmasının Önü Açılacaktır

Bugün gelinen noktada iktidar bloğu Türkiye’nin hak ve çıkarlarını savunmak için değil ideolojik olarak kendilerini yakın gördükleri “Siyasal İslamcı” grupları desteklemek için Libya’ya asker göndermek istemektedir. Zira Türkiye, Libya Ulusal Mutabakat Hükümetiyle anlaşma imzalamadan önce de Akdeniz’deki en büyük hak sahibi ülkeydi, anlaşmadan sonra da en büyük hak sahibi ülkedir. Yarınlarda Libya’da hangi hükümet hangi kararı alırsa alsın bu Türkiye’nin Akdeniz’deki “haklarını tartışma konusu haline getirmeyecektir.” Bu anlamda Türk askerinin Libya’da savaşmasına ihtiyaç yoktur. Zaten yapılan tüm açıklamalar da iktidar bloğunun “erken seçim” hazırlığında olduğunu ve hamasetle gerçeklerin üstünü örtmeye uğraştığını göstermektedir. Ülkenin tüm parasını betona gömen ve bir tane bile fabrika yapmayan AKP zihniyeti, kıt ekonomik kaynakları da maceracı dış politika eylemlerine harcamak istemektedir. Bu yanlış tutumu tersine çevirecek ve Akdeniz’i yeniden Türk Gölü haline getirecek ilk adımsa AKP zihniyetinden kurtulmak olacaktır.

Türk Milleti Vatan Savunmasını AKP’den Değil Atalarından Öğrenmiştir

En az 7.000 yıllık Türk yurdu olan Anadolu’nun savunmasının nasıl yapılacağı Türk Milletinin genetik kodlarında mevcuttur. Vatanımızdaki ve mavi vatanımızdaki hak ve çıkarlarımızın bedelini tarih boyunca toprağa düşen vatan evlatları fazlasıyla ödemiştir ve bu haklar tartışma konusu değildir. Türk milleti vatan savunmasını AKP zihniyeti ortaya çıkmadan binlerce yıl önce atalarından öğrenmiştir ve bugüne kadar da gereğini yapmıştır. Bu itibarla, Türk milletine düşen görev, kurtuluşun ve kuruluşun temel felsefesine uygun olarak, tam bağımsız Türkiye mücadelesine sahip çıkmak ve muasır medeniyetlerin ötesine geçme hedefine ara vermeden yürümektir. 3.Dünya savaşının yaşandığı bir dönemde maceracı AKP zihniyetinin Türk milletine ağır bedeller ödetmesine müsaade etmemek gerekir. Bugünün en vatansever tavrı; ekonomiyi büyütmek, eğitim sistemini modernleştirmek ve istihdamı arttırıcı politikalara öncelik vermektir. İdeolojik gerekçelerle Libya’ya asker göndermek vatanseverliğin ölçüsü değildir. 

Libyaya-Asker-Göndermekle-Mavi-Vatanı-Savunmak-Aynı-Şey-Değildir-002-1

Türkiye’nin Yeni Bir Liderliğe İhtiyacı Var!



Umut Oran Rize’de

“Türkiye’nin Yeni Bir Liderliğe İhtiyacı Var!”

CHP’li Umut Oran, artık mızrağın çuvala sığmadığını,  AKP’nin 16 Nisan ve 24 Haziran’dan önce vaat ettiği hiçbir sözü tutmadığını belirterek, “Bu zihniyet 31 Mart için vereceği sözleri de tutamayacaktır zira deniz bitmiştir. Denizin bittiğini Rize’de görmek mümkündür. Rize’de 16 yılda açılan fabrika yoktur ama iflas eden ve dükkanını kapatan çoktur. İstihdam yaratan işyerleri azdır ama iş bulmak için büyükşehirlere göçen çoktur. İnancımız odur ki Rizeliler ve Türk milleti 31 Mart’ı “Türkiye’yi yeniden kalkınma rotasına sokmak için” bir fırsat olarak görmektedir. Türk milleti, boş laf dışında hiçbir şey üretmeyen ve gençleri işsiz bırakan bu zihniyetin zincirlerinden kurtulacaktır. Bu düzeni değiştirmek için Türk milletinin en yetenekli evlatlarının ocu, bucu denmeden hak ettikleri mevkilere taşınmaları gerekmektedir. Rize, bu konuda öncülük yapmak durumundadır. Türkiye’nin Atatürk’ün aydınlık mirasına sahip çıkacak yeni bir liderliğe ihtiyacı vardır” dedi.

Dünya Değişiyor ama Türkiye İlerlemiyor!

Bu sabah Trabzon’dan Rize’ye geçen Umut Oran, CHP Rize İl Başkanlığında partililerle buluştu. CHP İl Başkanı Saltuk Deniz ile birlikte basın toplantısı da düzenleyen Umut Oran toplantıda şunları kaydetti:

On yıllardır yaşanan hiçbir olay tesadüf değildir. Soğuk savaşın sona ermesiyle beraber dünya yeni bir “yol aramaktadır”, tüm dünyada yeni bir “düzen kurulmaya çalışılmaktadır.” Ancak bu düzenin ne zaman kurulacağı ve insanlığın ne zaman yeniden huzura kavuşacağı belirsizdir. Ne yazık ki Türkiye, tüm bu kaos dönemine hazırlıksız yakalanmış ve iktidar partisinin gerçeklerle ilgisi olmayan hayallerine teslim olmuştur.

Eğitim sistemi çöktü

Dünya hızla değişmektedir, ancak Türkiye ileri gidememektedir. Hangi kriteri esas alırsanız alın Türkiye, dünyanın gelişmiş ülkelerinin gerisinde kalmaktadır. Eğitim sistemi çökmüştür, üniversitelerden mezun olan gençleri işsizlik sarmalı beklemektedir. Özellikle eğitim fakültesi mezunları, iktisadi idari bilimler fakültesi mezunları, fen-edebiyat fakültesi mezunları “hayat boyu işsiz” kalma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Örneğin ataması yapılmayan öğretmenlerin sayısı yaklaşık yarım milyondur. Bu sayı sadece 3 yıl sonra yani 2022’de 1.000.000’u aşacaktır. Yani 3 yıl sonra 1.000.000 öğretmen ailesi açlığa, mutsuzluğa, yuvasızlığa ve umutsuzluğa mahkûm edilmiş olacaktır. Ve çok açıktır ki bu sorunları mevcut iktidarın çözme ihtimali yoktur zira sorunları yaratan 16 yıllık AKP iktidarıdır. 

AKP Sadece Zenginleri Düşünüyor!

Dünyada da durum benzerdir. Soğuk savaşın bitimiyle birlikte vahşi kapitalizm zincirlerini kopararak tüm dünyaya eşitsizlik vaat etmektedir. Bugün dünyanın %1’i dünyanın tüm servetinin yaklaşık %80’ine sahiptir. Geri kalan %99’un payına düşense sadece %20’dir. Türkiye’de de AKP’nin temsil ettiği zihniyetin yarattığı sonuç da aynıdır. Türk-İş verilerine göre 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 1893 TL’dir; yoksulluk sınırıysa 6.167 liradır. Yani nerdeyse Türkiye’de herkes yoksuldur. Zaten Avrupa ülkelerinden gelen turistlerin profili de bu bilgileri doğrulamaktadır. Zira örneğin Almanya’dan, İngiltere’den Türkiye’ye gelen turistlerin önemli bir kısmı işçi ya da emekliyken Türkiye’deyse yurt dışında tatil yapabilen işçi ya da emekli nerdeyse yoktur. Ama AKP Türkiye’sinde 36 adet dolar milyarderi vardır. Yani AKP politikaları zengini daha zengin ederken fakiri açlığa mahkûm etmektedir. 

31 Mart Türkiye’nin Zincirlerinden Kurtulması İçin Fırsattır!

Ancak şartlar ne olursa olsun Türk milletinden umut kesilmemelidir. Artık mızrak çuvala sığmamaktadır. AKP, 16 Nisan referandumundan önce vaat ettiği hiçbir sözü tutmamıştır. AKP, 24 Haziran’da verdiği hiçbir sözü de tutmamıştır. Ve bu zihniyet 31 Mart için vereceği sözleri de tutamayacaktır zira deniz bitmiştir. Denizin bittiğini Rize’de görmek mümkündür. Rize’de 16 yılda açılan fabrika yoktur ama iflas eden ve dükkanını kapatan çoktur. İstihdam yaratan işyerleri azdır ama iş bulmak için büyükşehirlere göçen çoktur. İnancımız odur ki Rizeliler ve Türk milleti 31 Mart’ı “Türkiye’yi yeniden kalkınma rotasına sokmak için” bir fırsat olarak görmektedir. Türk milleti, boş laf dışında hiçbir şey üretmeyen ve gençleri işsiz bırakan bu zihniyetin zincirlerinden kurtulacaktır. Zira bu düzenin umut yaratması mümkün değildir. Yandaşlıkla mevki-makam sahibi yapılanların beceriksizlikleri yüzünden Türkiye potansiyelinin altında kalmaktadır. Bu düzeni değiştirmek için Türk milletinin en yetenekli evlatlarının ocu, bucu denmeden hak ettikleri mevkilere taşınmaları gerekmektedir. Rize, bu konuda öncülük yapmak durumundadır. Türkiye’nin Atatürk’ün aydınlık mirasına sahip çıkacak yeni bir liderliğe ihtiyacı vardır. Ben Rize’ye de Rizelilere de haktan ve doğrudan yana tavır alacakları konusunda güveniyorum. Daha güzel bir Türkiye’yi hep beraber kuracağımıza da inanıyorum.

Bol Hamaset, Popülist Siyaset, Tamgaz Ticaret



Umut Oran

Basın Açıklaması

16.5.2018

İSRAİL İLE TİCARET DEĞİL “BİR DAKİKA” BİR SANİYE BİLE KESİLMEDİ!

Erdoğan, iktidarı boyunca Filistinlilerin yanında duruyormuş gibi gözükmekle beraber, aslında hep İsrail ve ABD’ye çıkar sağladı.

  • AKP, iktidarı boyunca Filistin konusunu sürekli siyasi istismar aracı yaparken, Filistinlilere her zaman baskı, zulüm ve haksızlık yapan İsrail ve onun en büyük destekçisi ABD ile Türkiye’nin dış ticareti büyüme rekoru kırdı.Yani İsrail ile ticaret “bir dakika” değil bir saniye bile kesilmedi!
  • 2002 yılında 1,4 milyar dolar olan Türkiye-İsrail dış ticaret hacmi, yüzde 249,4 büyüyerek 2017 yılı itibariyle de 5 milyar dolara yaklaştı.
  • 2002’de 6,5 milyar dolar olan Türkiye-ABD dış ticaret hacmi, yüzde 219,1 büyümeyle 2017 itibariyle 20,6 milyar dolara ulaştı.
  • Filistinlilerin yanında, İsrail ve ABD’nin karşısında ise kendisine soruyoruz: Reza Zarrab için ABD’ye iki defa nota vermişken, Kudüs kararı dolayısıyla ABD’ye ve Filistinlileri katleden İsrail’e de nota verecek misin?
  • Artık bu saatten sonra hem Filistin ile ilgili popülizm hem İsrail ile ticaret, her ikisi de tam gaz gitmez, gidemez, gitmemeli…

AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, ABD’nin İsrail büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınmasını protesto eden Filistinlilere yönelik İsrail askerlerinin açtığı ateş sonucu 61 kişinin hayatını kaybetmesi, 3 bine yakın kişinin yaralanması olayı üzerine üç gün ulusal yas ilan edilmesi talimatı verirken, cuma günü Yenikapı meydanında miting yapma kararı aldı.

İsrail bir terör devletidir. ABD’nin Kudüs kararını tanımıyoruz. Filistinlilere yaptığı sayısız katliamlara bir yenisini ekleyen İsrail devletini kınıyoruz. Mazlum Filistinlilerin yanında, onlarla omuz omuzayız. İsrail kurşunlarıyla katledilen Filistinlilere Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifa diliyoruz. Filistinlilerin acısını yürekten paylaşıyoruz.

Ancak, Erdoğan’ın sözde ABD’nin Kudüs kararını protesto, özde seçim öncesi tabanını siyasi istismarla konsolide ederek düşen oylarını toparlama girişimi olan bu tavrını samimi bulmadığımızın altını çiziyoruz.

Çünkü ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz! Erdoğan, iktidarı boyunca Filistinlilerin acısını istismar etmiş, onların yanında duruyormuş gibi gözüküp, hep İsrail ve ABD politikalarına hizmet etmiştir. Kendisi, ABD emperyalizminin küresel çıkarları ve İsrail’in güvenliği için oluşturulan Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) eş başkanlığı görevi kapsamında, bölge ülkelerini parçalama ve bu kapsamda Suriye yönetimini devirmek için yıllarca her türlü hukuk dışı yola başvurmuştur. Filistinlilerin en büyük destekçisi olan ve İsrail politikalarına en büyük direnci gösteren Esad yönetimine karşı olan tavrı da Erdoğan’ın gerçek pozisyonunu ortaya koymaktadır.

Popülist siyaset – tam gaz ticaret

AKP’nin, Filistin konusunu sürekli popülist bir söylemle siyasi istismar aracı yaptığı iktidarı boyunca, Filistinlilere sürekli baskı, zulüm ve haksızlık yapan İsrail ve onun en büyük destekçisi olan ABD ile Türkiye’nin dış ticareti rekor bir hızla büyüdü.

Türkiye ve İsrail arasındaki toplam dış ticaretin 2002 yılında 1,4 milyar dolar olan hacmi, AKP döneminde rekor hızla büyüyerek 2013 yılında 5 milyar doları aştı, 2014’te 5,8 milyar dolarla rekor kırdı, 2017 yılı itibariyle de 5 milyar dolara yakın bir düzeyde gerçekleşti. İsrail ile ticaret 2002-2017 döneminde yüzde 249,4 büyüdü.

Aynı şekilde 2002 yılında 6,5 milyar dolar olan Türkiye-ABD dış ticaret hacmi, AKP iktidarının 15’inci yılı sonunda; 2017 itibariyle 20.6 milyar dolara ulaştı. Anılan dönemde ABD ile yapılan dış ticaret yüzde 219,1 oranında büyüme kaydetti.

Mavi Marmara krizi İsrail ticaretini azaltmayıp, artırmış!

İsrail ile ticaretin AKP hükümetleri dönemindeki seyrine bakıldığında Mavi Marmara krizinin yaşandığı Mayıs 2010’dan sonra da ticaretin tam tersine arttığı görülmektedir. Yani İsrail ile ticaret değil “bir dakika”, bir “saniye” bile kesilmemiş durumda! Hatta 2014’te Türkiye’nin İsrail ile ticareti tüm zamanların rekorunu kırarak 5,83 milyar dolara tırmanmıştır!

Doğalgaz taşıma ve askeri anlaşmalar ne olacak?

Peki bugün geldiğimiz noktada İsrail karasularında bulunan doğalgazın Avrupa’ya taşınmasının yanı sıra askeri ve savunma sanayindeki işbirliği anlaşmaları halen yürürlükte olacak mı diye sormak gerekmiyor mu?

 

Sözde “One minute!”, özde “Much more!”

Özellikle, meşhur “one minute” olayı AKP iktidarı-İsrail ilişkilerinin aslını anlamada bir turnusol niteliğinde. 2009’da İsviçre’nin Davos şehrinde düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu sırasında dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Filistinlilere yönelik politikaları üzerinden İsrail Devlet Başkanı Şimon Peres’e “One Munite” çıkışı yaptı ve toplantıyı terk etti. Bu olay, seçmen tabanı nezdinde Erdoğan’ı “Filistin dostu” ve “kahraman” yaptı. 2009’da 2,5 milyar dolara düşen ikili dış ticaret hacmi, 2010’da 3,4 milyar dolara ulaştı. İzleyen dönemde sürekli artan ticaret hacmi 2014’de 6 milyar dolara yaklaştı.

Evet

Bol Hamaset

Popülist siyaset

Tam gaz ticaret

İşte şimdi samimiyet testi Sayın Erdoğan,

Filistin konusunda hassasiyetin gereği İsrail ile ticaret konusunda yaptırımı gündeme almaktan geçer.

Jeopolitik Risklere Karşı KKTC’de Deniz Üssü Kurulmalıdır



Umut Oran

Basın Açıklaması

12.4.2018

Vahşi kapitalizmin tüm dünyaya “sınırsız yıkım” vaat ettiği günümüzde, insanlığın binlerce yılda geliştirdiği nerdeyse her olumlu kavram ayaklar altına alınmış durumdadır. Kan ve gözyaşının “twitter” hesaplarından “müjde” gibi sunulduğu, binlerce masum insanın ölümüne sebep olacağı bilinen bombaların “Füzeler geliyor!” denilerek, adeta reklam malzemesi olarak kullanıldığı bu topyekûn “çılgınlık hali” ne yazık ki geçici değildir.

Kâr hırsı dışında hiçbir duygusu kalmayan ve nerdeyse dünyadaki tüm parayı kontrol eden %1’lik egemen tabakanın gözünde Irak’ta öldürülen milyonlarca masumun önemi olmadığı gibi Suriye’ye yağdırılacak bombaların parçalayacağı bedenlerin de önemi yoktur. Paradan para kazanmanın hiçbir kurala ve ahlaki değere bağlı olmadığı bu düzen, maalesef en çok Türkiye’yi etkilemektedir. Zira 3.Dünya Savaşı senaryolarının prova edildiği yer; Türkiye’nin merkezinde olduğu coğrafyadır ve ister Irak’ı ve Suriye’yi, isterse de İran’ı ya da Rusya’yı hedef alsın patlayan ve patlayacak olan her bombanın etkisi en çok Türkiye’de hissedilecektir.

Jeopolitik Risklere Karşı Stratejik Adımlar Atılması Gerekmektedir

Gelinen noktada; sıradan hamlelerle ya da artık Afrika’daki kabile liderlerinin bile ciddiye almadığı “Eyyy!” nidalarıyla ulaşılabilecek bir yer yoktur. Çember her anlamda daralmaktadır ve bugün atılmayan her adımın bedeli ağır olacaktır. Özellikle Doğu Akdeniz’i “satranç tahtası” haline getiren mevcut hegemonya mücadelesinde Türk Milletinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkarları için akılcı ve oyun kurucu adımların atılması ertelenemez bir zorunluluktur. Rusya’nın ve ABD’nin “baş aktör” olarak yer aldığı bu sahnede İngiltere ve Fransa gibi ülkeler rol kapma yarışına girmişken, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi gibi devletler de Türkiye üzerindeki emellerini hayata geçirmek için fırsat kollamaktadır. Devleti yöneten kadrolarsa tüm gelişmelere karşı “izleyici olmayı ve denge oyunu oynamayı” tercih etmektedir. Oysa her iki seçenek de reaktif tutuma işaret etmektedir ve Türkiye’nin oyun kurucu rolüne uygun değildir. Doğru tavır: Coğrafyamızdan kaynaklanan ve sürekli artan jeopolitik risklere karşı stratejik adımlar atmaktır.

Türkiye’nin KKTC’de Deniz Üssü Kurması Stratejik Zorunluluktur

Enerji savaşlarının “Doğu Akdeniz’de” yoğunlaştığı, İngiltere’nin bölgeye müdahale etmek için Kıbrıs’taki askeri üslerini kullandığı, istihbarat örgütlerinin de her dönemde “eğitim sahası” olarak kullandığı Kıbrıs’ta, Türkiye’nin “oyun kurucu” olma vakti gelmiştir. Bu noktada, Türkiye’nin KKTC’de bir “Deniz Üssü” kurması Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de “gözardı edilemez bölgesel aktör” olmasının önünü açacaktır. KKTC Türklerinin özgürlüğünün ve can güvenliğinin de teminatı demek olan bu karar aynı zamanda, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasına katkı sağlayacak ve PKK-PYD terör koridorunun Akdeniz’e açılma planlarının sonsuza kadar gündemden düşmesi anlamına da gelecektir.

Barışı Tesis Edebilmek İçin Güçlü Olmak Gerekir

Türkiye’nin etrafı ateş çemberidir. Barışı tesis etmek her zamankinden zordur ve aktif çaba gerektirmektedir. Tüm çabaların ortak noktasıysa “güçle” olan ilişkisidir. Bu bölgede barışı tesis edebilmenin koşulu: Güçlü olmaktır. Güçlü olmaksa sadece silah stoklarıyla ölçülebilecek bir kavram değildir. Silahlardan daha önemli güç kaynağı ekonomidir. Ekonomik olarak güçlü olmayan bir ülke, silahlı mücadelede de zaafa uğrayacaktır. Mustafa Kemal’in on yıllar öncesinden işaret ettiği gibi: “Siyasî, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, ekonomik zaferler ile taçlandırılmazlarsa elde edilen zaferler kalıcı olamaz. Sağlanan faydalı sonuçlardan yararlanabilmek için ekonomimizin, ekonomik egemenliğimizin sağlanması, güçlendirilmesi ve genişletilmesi lazımdır.” Bu gerçek bugün de aynıdır. Türkiye’nin barışı tesis edebilmesi için çalışan gençlere, üreten bir ekonomiye ve bilimi rehber edinmiş, erdemli yöneticilere ihtiyacı vardır. Şüphe yoktur ki Türk Milleti, karar verme günü geldiğinde de tercihini, kendisine yeni ufuklar çizecek kadrolardan yana kullanacaktır.

Barzani ateş ile oynuyor



Umut Oran: “Komşumuzda ve bölgede toprak bütünlüğü, ülke bütünlüğü ve sınır güvenliği tehdit altında. Hükümet ise gerekli tepkiyi vermiyor. TBMM’nin de bu gelişmelere seyirci kalmayarak acilen toplanması gerekmektedir”

Sosyalist Enternasyonal Başkan Yardımcısı, CHP’li Umut Oran, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) Irak Anayasasına aykırı biçimde 25 Eylül’de bağımsızlık referandumu yapma kararı almasını eleştirirken, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve TBMM’nin de bu gelişmelere seyirci kalmaması gerektiğini bildirdi. Umut Oran, “AKP’nin ve her anlamda AKP politikalarını benimseyen Devlet Bahçeli’nin, Türk Milletine karşı sorumluluklarını hatırlamaları ve bölgeyi kaosa sürükleyecek “hukuksuz referanduma” karşı somut adımlar atmaları gerekmektedir. Göstermelik tepkilerle olayın geçiştirilmesi mümkün olmadığı gibi bu pasif tutum Türkiye’ye de yakışmamaktadır. Sınırının hemen ötesindeki yıkıcı gelişmelere dahi taraf olamayan, kendisine rağmen sınır değişiklikleri yapılmasına göz yuman bir hükümetin “güçlü” olduğunu düşünmek mantığa aykırı olacaktır. Bugünün konusu, hiç vakit kaybetmeden Irak, İran ve Suriye başta olmak tüm bölge ülkeleriyle bir araya gelmek ve “toprak bütünlüğü” konusunda ortak hareket etmektir” dedi.
Umut Oran konuyla ilgili olarak yaptığı yazılı açıklamada şunları kaydetti:

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin, uluslararası hukuka ve Irak Anayasasına açıkça aykırı olarak 25 Eylül 2017’de “bağımsızlık için referandum” kararı alması bölgede halen yaşanan çatışma ve istikrarsızlıkların “yüzlerce yıl” daha devam etmesine yol açacak büyük bir sorumsuzluktur. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi, kendi verdikleri oylarla ve mevcut Irak Anayasasına göre kurulmuş olmasına rağmen anayasada yer almayan bir yöntemi herkese dayatmaya çalışmaktadır. Bu girişim hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde “hukuksuzdur”; “Irak Anayasası’na aykırıdır”, Irak’ın toprak bütünlüğüne karşıdır, Irak sınır güvenliğini tehdit etmektedir.

Konu BM açısından da tartışmalı değildir zira “Toprak Bütünlüğüne Saygı” ilkesinin dışında “kendi kaderini tayin hakkının” ayrılma ve bağımsız bir devlet kurma hakkını içerdiğine dair hiçbir örnek yoktur. BM’nin “ana ülkenin rızası” olmadan herhangi bir ayrılıkçı talebe destek vermesi mümkün değildir. BM Irak Yardım Misyonu’nun (UNAMI) referandum sürecini izlemeyeceğini, gözlemlemeyeceğini ve desteklemeyeceğini açıklaması da referandumun meşru olmadığının ispatı sayılmalıdır.

IŞİD’le mücadele bahanesiyle Irak Kürt Bölgesel Yönetiminin belirlenmiş sınırlarının dışına taşma ve yeni bölgelere bayrak çekme arzusu “yangından mal kaçırma” hevesinin göstergesi olduğu gibi, ne yazık ki, emperyalizmin koruyuculuğunda bölge halklarına egemen olma istediğinin de yansımasıdır.

Ancak bilinmelidir ki tarih boyunca sömürgeci güçler, girdikleri topraklardan bir şekilde ayrılmışlardır. Oysa Irak özelinde olduğu gibi Araplar, Türkmenler ve Kürtler bu bölgede yaşamaya devam edeceklerdir. Irak Bölgesel Yönetimi’nin yaptığı gibi, kısa vadeli çıkarlar için atılan “yanlış adımlarsa” halkların yüz yıllarca sürecek düşmanlıklarına zemin hazırlamak demek olacaktır.

Bu itibarla Irak Anayasasında olmayan bir hakkın “savaş ve ölüm tehdidiyle” kullanılmak istenmesi doğru değildir. Bağlamından koparılmış ve sloganlaştırılmış bir “halkların kendi kaderini tayin hakkı” anlayışı, emperyalizme paralı asker olma hakkı demek olmadığı gibi başka halkları yok etme pahasına kullanılabilecek bir “hak” da değildir.

Bir referandum yapılacaksa bu Irak Anayasasına uygun yapılmalı ve bu referanduma sadece Irak Kürt Bölgesel Yönetimi seçmenleri değil tüm Irak Devleti yurttaşları katılmalıdır.

Sadece Irak Bölgesel Yönetimi sınırları içinde yaşayanları değil, hiçbir bölgeye ait olmayan Kerkük’te, tüm Irak’ta ve Türkiye dâhil tüm Ortadoğu bölgesinde yaşayan emekçi kesimlerin çıkarlarına aykırı olan hukuksuz referandum girişimi derhal iptal edilmelidir. Irak’ın ve bölgedeki diğer tüm devletlerin, istisnasız olarak “toprak bütünlüğüne” saygı duyulmalıdır. Geçmişte “sınırlar cetvelle çizildiği” için bugünlerde sorunlar yaşandığını söyleyenlerin yeni cetvellerle ortada dolaşmasına izin verilmemelidir. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi ve Barzani “agresif yayılmacılık” politikasına derhal son vermeli ve tartışmalı bölgelere bayrak dikme alışkanlığını terk etmelidir. Tüm bölge halklarının çıkarı demokrasinin, özgürlüklerin ve adaletin mevcut ulusal sınırlar içinde inşa edilmesinde yatmaktadır.

Irak’tan Suriye’ye, İran’dan Türkiye’ye kadar bölgede yaşayan yüz milyonlarca insanı etkileyecek olan “referandum dayatmasına” karşı AKP hükümeti de gerçekçi ve kararlı politikalar uygulamak durumundadır. Barzani ailesiyle AKP arasında kurulduğu gözlenen “özel ilişkiler” ve belli gruplara sağlanan Kuzey Irak’la imtiyazlı ticaret ilişkileri için bölge halklarını birbirine düşürecek adımlara zemin yaratılmamalıdır.

AKP hükümetlerinin Irak Kürt Bölgesel Yönetimiyle ve Suriye’deki Kürt gruplarla geçmişte geliştirdikleri ilişki biçimlerinin sorunlu olduğu artık görülmüş olunmalıdır. İstanbul’da göndere ‘Kürdistan” bayrağı çekenlerin, Ankara’da “kırmızı halılarla” karşılananlar için söyledikleri sözler hala kulaklardadır. Mesele Türkiye dâhil tüm bölgenin geleceğini ilgilendirmektedir. Bu anlamda AKP’nin ve her anlamda AKP politikalarını benimseyen Devlet Bahçeli’nin, Türk Milletine karşı sorumluluklarını hatırlamaları ve bölgeyi kaosa sürükleyecek “hukuksuz referanduma” karşı somut adımlar atmaları gerekmektedir. Göstermelik tepkilerle olayın geçiştirilmesi mümkün olmadığı gibi bu pasif tutum Türkiye’ye de yakışmamaktadır. Sınırının hemen ötesindeki yıkıcı gelişmelere dahi taraf olamayan, kendisine rağmen sınır değişiklikleri yapılmasına göz yuman bir hükümetin “güçlü” olduğunu düşünmek mantığa aykırı olacaktır. Bugünün konusu, hiç vakit kaybetmeden Irak, İran ve Suriye başta olmak tüm bölge ülkeleriyle bir araya gelmek ve “toprak bütünlüğü” konusunda ortak hareket etmektir.   

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti bu gelişmelere seyirci kalmamalıdır ve bu konu acilen TBMM de olağanüstü gündemle görüşülmelidir hem de derhal.

Zenginlik İçinde Bir Türkiye İnşa Edebiliriz!



Umut Oran

Bırakın onlar “Ölüleri bile mezardan kaldırıp ‘evet’ dedirtmeye çalışsınlar”; biz, çocuklarımızın geleceği için sadece dirilerimize “hayır” dedirtelim. 

Bırakın onlar “durmadan şiddet çağrısı yapsınlar, toplantıları basıp kavga çıkartsınlar”; biz, hayırlı bir Türkiye için ele ele vermeyi seçelim. 

Bırakın onlar “dil sürçmelerinden” yola çıkıp itibar cellatlığına soyunsunlar; biz, İzzet Baysallar gibi, Türkan Saylanlar gibi, bir hayır duası için mücadele edelim. 

Sosyalist Enternasyonal Başkan Yardımcısı CHP’li Umut Oran, Türkiye’nin 15 yıldır aralıksız olarak “dedikodu siyasetine” mahkûm edildiğini, herkesi düşman olarak gören iktidar bloğunun her yerde vatan hainleri olduğunu öne sürdüğünü belirtti. Umut Oran, “Bırakın onlar ‘ölüleri bile mezardan kaldırıp ‘evet’ dedirtmeye çalışsınlar’; biz, çocuklarımızın geleceği için sadece dirilerimize ‘hayır’ dedirtelim. Bırakın onlar ‘durmadan şiddet çağrısı yapsınlar, toplantıları basıp kavga çıkartsınlar’; biz, hayırlı bir Türkiye için ele ele vermeyi seçelim. Bırakın onlar “dil sürçmelerinden” yola çıkıp itibar cellatlığına soyunsunlar; biz, İzzet Baysallar gibi, Türkan Saylanlar gibi, bir hayır duası için mücadele edelim” dedi.

Neden insanca ücret yok, neden işsizim?

CHP’li Umut Oran yaptığı yazılı açıklamada şunları kaydetti:

Dünyanın her yerinde sınıfsal eşitsizlikler, emek sömürüsü, kadına yönelik şiddet, yoksulluk ve ırkçılık salgın gibi yayılırken alternatif vadeden siyasilerin sesi kısılmak istenmektedir. Sabahtan akşama kadar çok ağır şartlar altında çalışan emekçilerin “Neden insanca yaşayacak ücret elde edemiyorum?” sorusuna popülist iktidarların herhangi bir cevabı yoktur. Yıllar boyunca üniversite amfilerinde dirsek çürüten gençlerin “Neden işsizim?” haykırışlarına verilen yanıtların tamamı insanı göz ardı eden, istatistik oyunlarını kitlelere dayatan cinstendir.

Emekliler, çiftçiler perişan

Emekliler perişanlık içinde yaşam mücadelesi verirken çiftçiler sadece mazot parasını çıkarabilmek için ter dökmektedir. Ancak bu düzenin egemenleri maaş yerine hamaseti, iş yerine şiddeti, dayanışma yerine ötekileştirmeyi tercih etmektedir.

15 yıldır dedikodu siyasetine mahkumuz 

Türkiye 15 yıldır aralıksız olarak “dedikodu siyasetine” mahkûm edilmiştir. İktidar bloğuna bakılırsa herkes düşmandır, her yerde vatan haini vardır ve nerdeyse tüm sorunların cevabı “kaba güçle” açıklanmaktadır. Oysa Türkiye’nin temel sorunlarına ciddi cevaplar bulması gerekmektedir. Dünya büyük bir hızla gelişirken “herkese bağırarak”, toplumu sürekli “korkutarak”, herkesi birbirine “düşman ederek” ülkemiz gelişemez.

Daha iyi bir Türkiye mümkün

İktidar bloğunun iddialarının aksine “daha iyi bir Türkiye mümkündür!” Ele ele verip çalışarak, insanca üretip adaletlice paylaşarak ve hiç kimseyi arkada bırakmayarak yaşamak mümkündür. İngiliz, Alman, Fransız emeklisi Antalya’da aylarca tatil yapabiliyorsa Türk emeklilerinin yaşam standartlarını yükseltmek mümkündür. Sadece düşmanlık üreten bu düzene “hayır” deyip, Anadolu’nun binlerce yıllık kardeşlik ve dayanışma kültürüne sahip çıkabilmek de mümkündür. Bunun için ilk hedef 16 Nisan’dır!

Dil sürçmesinden itibar cellatlığına 

16 Nisan’da bırakın onlar “Ölüleri bile mezardan kaldırıp ‘evet’ dedirtmeye çalışsınlar”; biz, çocuklarımızın geleceği için sadece dirilerimize “hayır” dedirtelim.

Bırakın onlar “durmadan şiddet çağrısı yapsınlar, toplantıları basıp kavga çıkartsınlar”; biz, hayırlı bir Türkiye için ele ele vermeyi seçelim.

Bırakın onlar “dil sürçmelerinden” yola çıkıp itibar cellatlığına soyunsunlar; biz, İzzet Baysallar gibi, Türkan Saylanlar gibi, bir hayır duası için mücadele edelim.

Milletin ferasetine inancım tamdır ve halkımdan yana hiçbir şüphem yoktur! Bir kere hayır deyip 1001 hayır işleyebiliriz. Düşmanlık üreten bu düzeni değiştirip insana hizmet edecek yepyeni ve zenginlik içinde bir Türkiye inşa edebiliriz!

Basın Açıklaması:

Zenginlik İçinde Bir Türkiye İnşa Edebiliriz

GAP eylem planına ilişkin değerlendirme ve görüşler



Bu çalışma, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, 28 Mayıs 2008 tarihinde Diyarbakır’da açıkladığı “GAP Eylem Planı”na istinaden görüş ve değerlendirmeleri içermektedir. Çalışmada, olumlu bulunan noktaların altı çizilirken, eksik ya da yanlış bulunan konular da işaret edilmiştir. Dileğim, bu eylem planının da 1989 yılında hazırlanan

ve 2002 yılında revize edilen GAP Master Planı gibi aradan geçen sürede kadük kalmaması; başta bölge insanı olmak üzere bütün vatandaşlarımızın yeşeren umutlarını hayal kırıklığına uğratmamasıdır.

GENEL GİRİŞ

Öncelikle, Başbakanın, 12 Bakanın katılımıyla Diyarbakır’da, geniş bir eylem planı açıklaması prensip olarak doğru buluyorum. Ancak, maalesef planın içeriği ve derinliğinin; planın genişliği ile paralel olduğunu söylemem maalesef mümkün değil. Diğer taraftan, planın Devlet Bakanı Sn.Nazım Ekren’e de sunulan, “GAP Kalkınma Platformu” nun 9 aydan uzun süren çalışmalarına atıfta bulunmaması ve platformun hazırladığı somut rapordan istifade etmemesini, özellikle bölgedeki yatırımcı açısından düşündürücü bir nokta olarak öne çıkmaktadır. Açıklanan birçok niyetin bundan önceki 17 paket gibi niyet düzeyinde kalmamasını umar, asıl farkın uygulamada ortaya konması gerektiğini belirtmek isterim. Yine açıklanan eylem planındaki hedeflerin birçoğunun 1989 yılında hazırlanan, 2002 yılında revize edilen GAP Master Planı’ndaki hedeflerle rakamsal anlamda dahi benzerlik göstermesi, Başbakanın açıkladığı eylem planına dair yeni bir beklenti yaratmamaktadır. Diğer bir ifade ile Başbakanın açıkladığı eylem planında yeni bir hedef bulunmamakla birlikte zamansal bir hedef eklenmiş olmakta ancak “ nasıl “ sorusu yanıtsız bırakılmaktadır.

Verilere bakıldığında toplam maliyeti 41.3 milyar YTL olan GAP’ta 2007 sonu itibarıyla nakdi gerçekleşme oranı yüzde 62 düzeyindedir. Tarım yatırımlarında gerçekleşme oranı yüzde 27, enerji yatırımlarında gerçekleşme oranı yüzde 84, ulaştırma/haberleşme yüzde 46, turizm yüzde 35 düzeyindedir. Görüldüğü üzere genel gerçekleşme oranı yeterli seviyede değildir. Projenin gerçekleşmesi için gerçekçi bir finansal planın ortaya konması gerekmektedir.

Bu çalışmada önce eylem planına dair olumlu bulduğum noktaları, ardından eleştirilerimi ve son olarak da önerilerimi aktaracağım.

OLUMLU ADIMLAR

Aşağıda sıraladığım noktaları, içeriklerine ve “ nasıl “ gerçekleştirileceklerine dair yeterli bilgi sunulmamasına rağmen niyet anlamında olumlu değerlendiriyorum.

– Öncelikle planın, ‘ekonomik kalkınma’, ‘sosyal gelişme’, ‘kurumsal kapasite’ ve ‘altyapı’ olmak üzere 4 eksen ve 73 alt başlık altında geniş bir bakış açısıyla sunulmasını olumlu değerlendirmekteyim.

– Ekonomik kalkınma başlığı altında açıklanan; yeni yatırım desteklerini, sübvansiyonlu kredi, mayınlı arazilerin temizlenmesini gibi vaatleri olumlu buluyorum.

– Altyapı geliştirme kapsamında açıklanan sulama projelerinin hızla realize edilmesi gerektiğine inanıyorum.

– Sosyal gelişme başlığı altında okullaşmaya dair önemli olduğunu ve hızlı gerçekleşmesini temenni ediyorum.

ELEŞTİRDİĞİM NOKTALAR

Öncelikle, bu eylem planına iyi niyetli bir bakış açısıyla yaklaşıyor; planı daha öncelik 17 eylem planının birçoğunda olduğu gibi vizyon bazında olumlu ancak strateji ve taktik anlamda yetersiz buluyorum.

– Öncelikle, kişisel olarak dahil olduğum, Devlet Bakanı Nazım Ekren aracılığıyla hükümete sunulan GAP Kalkınma Platformu’nun konuyla ilgili çalışmalarının dikkate alınmadığı görülmektedir. Hükümetin de temsil edildiği, uzun süredir konuyla ilgili somut çalışmalar yapan GAP Kalkınma Platformu’nun çalışmasını dikkate alınmamasının, hükümet adına bir yönetsel koordinasyon zaafına işaret ettiğini görmekteyim. Bu zaafiyet, eylem planının uygulanması aşamasında büyük zararlara yol açabileceği düşüncesindeyim, zira yapılan çalışma, özellikle bölgeye yatırım gelmesinin önünü açacak, devlet yardımı (vergi muafiyeti-teşvik) sisteminin hayata geçirilmesini sağlayacak bir mekanizmadır.

– GAP Rekabet Gündemi kapsamında hazırlatılan ve GAP Kalkınma Platformu tarafından kaynak olarak kullanılan plana göre, tarım dışında, bölgede 3 stratejik sektör belirlenmişti: Turizm, organik giysi ve yenilenebilir enerji. Başbakan’ın açıkladığı eylem planında ya bu sektörlere dair yeterli bir vurgu yapılmamış ya da bu sektörlerden hiç bahsedilmemiştir. Bölge organik pamuk üretiminde lider olmasına ve bölgede organik tekstil-hazır giyim üretiminde büyük potansiyel bulunmasına rağmen bu sektör dikkate alınmamıştır.

2002’de revize edilen GAP Master Planı ile düşündürücü benzerlikler…

– İddialı bir şekilde ortaya konan hedeflerin 1989 yılında açıklanan ve 2002 yılında revize edilen GAP Master Planı’ndaki hedeflerle rakam bazında dahi paralellik göstermesi bu eylem planın güvenilirliğini sarsmakta, hangi ölçüde güncel verilerle hazırlandığı konusunda soru işaretleri uyandırmaktadır. 1989 yılında hazırlanan ve 2002 yılında revize edilen GAP Master Planı’nda şu hedefler açıklanmıştır:

* 1.7 milyon hektar alanın sulanması

* Kişi başı gelirin %209 oranında artması

* 3.8 milyon kişiye istihdam sağlanması

Başbakan 6 yıl önce revize edilen planda yer alan bu hedefleri sanki yeni bir hedef gibi açıklamıştır.

– Eylem planında, tarımsal işletmelere destek verileceği kaydedilmekte bu tarımsal işletmelerin sanayi ile entegrasyonun nasıl gerçekleştirileceğine dair bir strateji ve taktik ortaya konmamaktadır.

– Diğer taraftan hükümet işletmelere, sanayiciye vaat ettiği kaynağı hangi kriterlere göre vereceğini belirtmemektedir. Bu da kaynakların yanlış noktalara yönelmesi tehlikesine yol açabilir.

– Hükümet gerçekleştirmeyi vaat ettiği eylem planı için 7.3 milyar YTL büyüklüğünde bir kaynak öngördü. GAP’taki projelerin finansmanı için halen 4.9 milyar YTL büyüklüğünde bir finansman açığı bulunuyor; bu rakamın da bütçe dışı finansman kaynaklarından sağlanacağı ifade ediliyor. Bu bütçe dışı kaynağın ne olduğunun açıklanması gerekmektedir.

– Hükümet 3 milyon 800 bin kişiye iş sağlayacağını açıklamıştır. Ancak, bununla ilgili olarak gerçekçi bir plan ve kaynak sunulmamaktadır. Burada sulanacak hektar başına 1.5 kişinin tarımda çalışma şansı bulacağı ve bunun diğer sektörlerde yaratacağı sinerji üzerinden hesaplanmaktadır. Bu hesaplama tarımın geldiği nokta ve rekabetçi tarımsal üretim için şart olan teknoloji kullanımı dikkate alındığında hektar başına 1.5 kişiye iş bulmayı öngörmek gerçekçi değildir. Yine Türkiye’de toplam işsiz sayısının 2.5 milyon dolayında olduğu düşünüldüğünde rakamın ulaşılabilirliği şüphe yaratmaktadır.

– Şu an bölgede “ 9 “ ilde mevcut sanayi istihdamının 85 bin kişi düzeyinde olduğu dikkate alındığında hükümetin ortaya koyduğu hedefin ne kadar gerçekçi olduğu konusunda soru işaretleri ortaya çıkmaktadır.

– Eylem planında cazibe merkezleri kurulacağı ifade edilmiştir. Halihazırda bölgede kalkınma ajanslarının faaliyet gösterdiği GAP İdaresi’nin yükümlülükleri dikkate alındığında kurulacak cazibe merkezlerinin katkıdan ziyade bir koordinasyon sorununa yol açma ihtimali bulunmaktadır. Çünkü 3 kurumun da yetki sorumluluk ve görevleri birçok noktada çakışmaktadır. (GAP İdaresi, Kalkınma Ajansları, Cazibe Merkezleri)

– Bölgede her ilde tüm kanaat önderlerinin katılımıyla, GAP konusundaki güncel planları yakından tanıyan ve takip eden Devlet Bakanı Sn. Nazım Ekren’in açıklanan eylem planının teknik içeriğine dair bilgilendirici bir açıklama yapmasının son derece yararlı olacağını düşünmekteyim.

ÖNERİLER

– Hükümet, bu eylem planının düzenli olarak izleneceğini ifade etmiştir. GAP ve bölgedeki kalkınma bir devlet meselesi olduğu için bu izlemenin şeffaf, siyaset üstü bir şekilde yapılması için gerekli kurumsal yapı oluşturulmalıdır. Sivil toplumun ve bürokrasinin de yer alacağı şeffaf bir mekanizmanı kurulmalıdır.

– GAP Bölgesi’nde Rekabet Odakları ile ilgili olarak gerek rekabetin sürdürülebilirliği gerek yerel yönetişimin sağlanması ve ayrıca merkezi hükümet ve yerel aktörler arasında yönetişimin temin edilmesine yönelik bölge kanaat önderlerinin dahil olduğu “ GAP Yürütme Kurulu “ nun teşkil edilmesinin faydalı olacağı düşüncesindeyim.

– Hükümetin öncelikle, GAP Kalkınma Platformu çerçevesinde tespit edilen öncelikli sektörleri ve yine platformun şubat ayında yaptığı toplantıda ortaya koyduğu devlet yardımlarında yeni yaklaşım önerilerinin dikkate alınması gerektiğine inanıyorum.

– GAP Rekabet Gündemi’nin 2007 yılı sonunda tamamladığı, dünya çapında tanınmış 11 yabancı kümelenme uzmanın katkıda bulunduğu ve Birleşmiş Milletlerin (BM) de desteklediği çalışma uyarınca bölgede stratejik sektörler belirlenmiş ve nasıl bir kalkınma stratejisi izleneceği belirtilmiştir. Bu kalkınma stratejisinin ihracatı destekleyecek bir perspektifle değerlendirilmesi gerektiği düşüncesindeyim. Bu çalışmanın dikkate alınarak mevcut eylem planının gözden geçirilmesi gerekmektedir.

– GAP İdaresi’nin aradan uzun bir süre geçmesine rağmen halen başkanı atanmamıştır. GAP Projesi’nden birinci derecede sorumlu bu kurumun daha etkin olması için bu atamanın yapılması gerekmektedir.

– GAP Kalkınma Platformu tarafından önerilen teşvik mekanizmasının dikkate alınması gerekmektedir. GAP Kalkınma Platformu’nun 2008 Şubat ayında gerçekleştirdiği toplantıda sunduğu, GAP bölgesinde kısa ve uzun vadeli şu tedbirlerin değerlendirilmesi gerekmektedir:

– GAP Bölgesi’nde asgari ücret uygulaması yerine her ilde Valilik ve ilin kanaat önderlerinden oluşan bir grubun belirleyeceği ücret politikası ile her yıl ücretlerin tespit edilmesi,

– Bölgede çalışanlar üzerinden SSK ya da gelir vergisi kesintisinin yapılmaması, ücretlerin vergiden muaf olması,

–  Bölgede ihracata yönelik üretim yapan şirketler arasında, ‘istihdam sayısı’, ‘ihracat miktarı’ ve ‘yerli ara malı kullanım oranları’ gibi ölçütler bazında istihdam odaklı ve net ihracat hedefli olanların belirlenmesi ve bunlara yönelik Eximbank kredi koşullarından farklı olarak daha uzun vadeli ve daha düşük faiz oranlı kredi temin edilmesi,

– Bölgede üretilen ürünlerin; liman, gümrük ya da hava alanlarına taşınmasında firmaların ihracat cirolarına göre kademeli olarak, nakliyelerinde kullanılmak üzere ÖTV vergisiz ya da düşük vergili akaryakıt desteğinin gerekli denetim mekanizmaları kurularak sağlanması,

– Bölgede üretim yapan şirketlere, istihdam ettikleri kişi sayısına göre kademeli enerji desteğinin sağlanması ve bu muafiyetin işletmelerin aylık kullandıkları enerjinin fatura bedellerinden mahsup sistemi ile karşılanması. Saygılarımla,

Umut Oran