Yazılar

Umut Oran ‘hayır’ için Tekirdağ’da



TEKİRDAĞ DUYURU

CHP’li Umut Oran, “bu bir referandum değil #Memleketmeselesi” demek için yarın Tekirdağ’da

Sosyalist Enternasyonal Başkan Yardımcısı, CHP’li Umut Oran, referandum için Anadolu’yu karış karış gezmeye devam ediyor. “Bu sadece bir referandum değil #MemleketMeselesi, #HayırdaUmutVar “ diyen Umut Oran yarın Tekirdağ’a giderek çalışmalarını sürdürecek.

Tekirdağ 18. İl oldu

CHP 24. Dönem Milletvekili Umut Oran, 16 Nisan referandumu için daha önce Adana, Ankara, Antalya, Balıkesir, Bolu, Burdur, Bursa, Denizli, Düzce, Isparta, İzmir, Kastamonu, Konya, Malatya, Manisa, Mersin, Niğde’ye giderek çalışmalarda bulundu. Referandumun ‘hayır’la sonuçlanmasıyla birlikte daha iyi bir Türkiye’nin yaratılabileceğini vatandaşlara anlatan Umut Oran, diğer illere gitmediği zamanlarda ise kendi seçim bölgesi olan İstanbul’un 39 ilçesinde ayrım yapmaksızın çalışmalarını sürdürüyor.

Umut Oran’ın yarınki (28.3.2017) Tekirdağ programı şöyle:

11:30  – CHP Çorlu İlçe Başkanlığı Ziyaret ve Basın Açıklaması

12:30  – Çorlu Esnaf çalışması

13:30  – Çorlu Belediyesi

14:30  – CHP Çerkezköy İlçe Başkanlığı

15:00  – Çerkezköy Ticaret ve Sanayi Odası

16:00  – Çerkezköy Organize Sanayi Bölgesi

17:00  – Yeni İnan Gazetesi

18:00  – TekirdağSpor

20:00  – Alternatif Sahne

21:00  – Gündoğdu Mahallesi Kahvehane Çalışması

Yepyeni bir gün doğacak 17 Nisan’da – ODA TV



yepyeni-bir-gun-dogacak-17-nisanda-2603171200_m2

İngiltere’nin Brexit kararıyla geleceği sorgulanan Avrupa Birliği, bütünlüğünü koruma çabasında. Aşırı sağın yükselmesi, ırkçılığın İslam karşıtlığı söylemlerin artmasının nedeni Avrupalının ekonomik refah payının azalması mıdır, Avrupa da neo-liberal politikalar iflasın eşiğinde midir?

İnsanoğlu için en önemli öğretmen tarihin kendisidir. Bugünün kaotik ortamının cevapları da aslında geçmişte gizli… İnsanlık nasıl ki I. ve II. Dünya Savaşları öncesinde kaos yaşadıysa şimdi de benzer bir kaosu yaşıyor. Soğuk Savaş dönemi boyunca devam eden ve sınırların belirliliği, atılacak adımların şiddeti ve süresi anlamında netlik içeren uzlaşı dönemi 1989’da Berlin Duvarı’nın ve 1991’de Sovyet Rusya’nın yıkılmasıyla beraber yerini “belirsizliğe” bıraktı. Bu duruma teknolojide ve toplumsal yaşamda görülen hızlı değişimleri ve “tek kutuplu dünyanın” kutsal görüşü olarak pazarlanan neo-liberalizmi de eklerseniz 2000’lerden beri neden sürekli huzursuzluk yaşandığını ve neden sorunların her geçen gün arttığını da görmüş olursunuz.

Brexit yani İngiltere’nin AB’den ayrılma kararı da bu “arafta” olma halinin yansıması. İnsanlık yeni bir denge halini arıyor. Ancak şu ana kadar “kaos” dışında bir şey üretilemedi. Teknolojinin ilerlemesiyle beraber çatışmaların azalacağını iddia eden iyimser görüşler gerçekleşmediği gibi, Varşova Paktı dağılınca NATO gibi büyük ve pahalı askeri birlikteliklerin yok olacağına dair beklenti de boşa çıktı. Hatta Sovyet bloğunun yıkılmasından sonra askeri harcamaların azalacağı ümidi de tam tersi istikamete ilerledi.

Şimdilerde uluslararası kabul görecek büyük anlatılar, insanlığı peşinden sürükleyecek ideolojiler olmadığı için insanlık da “piyasaların dalgalanmaya bırakılması gibi dalgalanıyor.” Neo-liberalizmin gerçek ve insanlığa umut verecek bir alternatifi de oluşturulamadığı için popülizmin tavan yaptığı, tüm değerlerin “para” karşısında eridiği, gerçek çözümlerin değil, pansuman tedbirlerin pazarlandığı ama herkesin, her şart altında “tüketime” koşulduğu bir kaos dönemi yaşanıyor. Kaos dönemlerinin başat duygusuysa “korku”. Belirsizlikler toplumda korkuya, korkular da kolay çözümlere ve radikalizme sebep oluyor. Halklar birbirinden korkuyor, inançlar birbirinden korkuyor, insanlar birbirinden korkar hale getiriliyor. Böylece bir yandan para küresel olarak her yere ulaşıyor ama, aynı anda “korumacı, içe kapanmacı, tek tipleştirici” anlayışlar öne çıkmaya başlıyorlar. Zamanın ruhunun merkezinde “tüketim” olduğu için de hiçbir şey yeterince hayatta kalamıyor. Tıpkı elbiseler gibi. Bundan 20-30 yıl önce bir gömlek alıp yıllarca giymeye odaklanmış insanlar, artık her mevsim birkaç gömlek alıp sonra da atmaya koşullandırıldığından dolayı düşünsel faaliyetler de günlük, aylık ve en fazla mevsimlik olabiliyor. İşte böyle bir devinim içinde neo-popülizmin “Duvar örer hallederim!”, “Kapatırım sınırı olur biter!”, “Çıkarım AB’den sorun çözülür!” gibi sıradan, basit ve alabildiğine içi boş önerileri korkutulmuş ve yalnızlaştırılmış kitlelere cazip görünüyor. Böylece Hollanda gibi bir ülkede “ırkçı söylemler” yükseliyor, Avusturya’da, Rusya’da birkaç on yıl öncesine kadar alay edilen fikirlere sahip radikal partiler iktidar alternatifi oluyor. Türkiye olarak biz de dünyadan payımıza düşeni, belki özgün koşullar sebebiyle biraz daha fazlasını yaşamak zorunda kalıyoruz. Ancak küresel anlamda “arayış” devam ediyor. Henüz nerede duracağı belli değil.

“HER YERDE BİR SORGULAMA VAR”

Nurzen Amuran: Siz Sosyalist Enternasyonal’in Başkan Yardımcılığını yürütüyorsunuz. Sıraladığınız bu kaotik ortam içinde Sosyalist Enternasyonal kendisini sorguluyor mu? Sol kendisini yenileyecek yeni argümanlar hazırlıyor mu? 

Umut Oran: Mesele sadece Sosyalist Enternasyonal’in meselesi değil. Genel anlamda Komünistinden Demokratik Sosyalistine, bağımsızlıkçı, milli hareketlerden geri kalmış ülkelerin aydınlarına kadar her yerde bir sorgulama var. Dünyanın daha adil, daha özgür, daha dayanışmacı ve daha zengin bir yöne gitmediği aşikâr… Bunu sadece biz değil herkes görüyor. İngiltere’de ve Almanya’da 90’lı yıllardan beri yoğun arayışlar var. Hatırlarsanız “3.Yol” adı altında önemli tartışmalar yaşandı geçmişte. Zamanın değiştiğini, teknolojik ve sosyal dönüşümün özü doğru olsa da geçmişin söylemlerini taşımaya yetmediğini, yeni sözler, yeni analizler bulunması gerektiğini ortaya koydu herkes. Örneğin Giddens’ın “3.Yol” iddiası başlangıçta heyecan yaratsa da kitleselleşemedi, fırtına yaratmadı. En temelde Sosyal Demokratların 2.Dünya savaşı sonrasında savunduğu “Klasik Sosyal Demokrasi”yle Neo-liberalizm’den ayrı bir yol yaratma iddiasını içeren bu tez ortada kaldı.

Sosyalist Enternasyonal de hayatın hızını görüp bu hızın yarattığı yeni dünyaya uygun bir konumlanma inşa etmeye devam ediyor. Örneğin en son Kolombiya’da yaptığımız Kongre’de ana konulardan biri “eşitsizlikti”. Yükselen neo-popülizm net bir şekilde reddedildi ve insanlığın topyekun iyiliği için dayanışmacı politikalar konusunda kararlılık, bir kez daha ortaya kondu. Ancak Sosyalist Enternasyonal de uygulaması yapılabilecek ya da kitleleri hemen dönüştürecek bir sonuca henüz ulaşamadı. Fakat büyük mutlulukla şunu söyleyebilirim ki sosyal demokrasi hala dünyanın farklı yerlerindeki sorunları çözme kabiliyetine sahip tek ideoloji. Kolombiya’da 52 yıldır devam eden ve 220 bin kişinin ölümüne sebep olan çatışmalar sona erdirildi. Yapılan konuşmalarda Kolombiya Hükümetinin tüm süreç boyunca 3.Yol Söyleminden ilham aldığını, devletin dönüştürücü rolüne dair Giddens’in görüşlerinden faydalandıklarını dile getirdiler. Bu da demek oluyor ki insanlığın geleceği için çözümü yine solcular söyleyecek. Yakın zamanda mutlaka yeni bir heyecan dalgası yaratılacak. Ve merkezinde sol değerler olacak. Elbette Sosyalist Enternasyonal de bu değişimin motor güçlerinden biri olarak önemli bir işlev üstlenecek. Bu konuda endişeye gerek yok. Zira eşitsizliklerin, çatışmaların, nefretin, silahlanmanın insanlığı ulaştırabileceği aydınlık bir dünya yok. Tarih boyunca olduğu gibi bundan sonra da özgürlük, eşitlik, dayanışma, adalet, emeğin üstünlüğü, barış gibi değerleri savunanlar insanlığa yön ve umut verecekler. Biz de Türkiye’den insanlığın gelişimine destek vereceğiz.

“HOLLANDA KRİZİ “BİR OLAY BULMAM LAZIM” DİYEN HÜKÜMETİN “İŞTE FIRSAT BU” DEMESİDİR”

-Gelelim gündemdeki olaylara. Türkiye’nin, Almanya Hollanda ile yaşadığı gerilimler, söylendiği gibi iç politikalarına bir mesaj niteliğindeyse kim kime yardım etti? Hollanda veya Almanya için Türkiye’deki rejim değişikliği onlara fayda mı sağlayacak?

Öncelikle dış politika devlet politikası olmalıdır ve asla iç siyasete alet edilmemelidir. Maalesef AKP her zaman dış politikayı içeriye malzeme yapmıştır. Dünyada hiçbir toplumsal olay ya da diplomatik kriz her aşaması masa başında yazılarak uygulamaya geçirilemez. Bu anlamda eylemleri birbirine bağlı bir zincir gibi ele almak ve “AKP şunu yaptı, Hollanda bunu yaptı” diye kesin yargılar geliştirmek doğru değildir. Ancak yaşanan herhangi bir olayın yönlendirilmesi, dozunun yükseltilmesi ya da psikolojik bir operasyonun konusu edilmesi mümkündür. Bu anlamda ortada “kontrollü bir gerginlik” olduğu söylenebilir. Yani bir hükümet “Milliyetçi tabanı etkilemek için bir şey bulmam lazım!” diye yola çıkarsa o olayı mutlaka bulur! Hatta olayın gerçek olmasına da gerek yoktur; AKP döneminde defalarca gördüğümüz gibi yalan ve iftira üzerinden de gerçekleştirilebilir aynı operasyonlar.

Hollanda krizi de tüm gücüyle “Bir olay bulmam lazım!” diyen hükümetin “İşte fırsat bu!” demesidir. İşin ilginç yanı, yaşanan krizin Hollanda’daki partilerin de işine yaramış olmasıdır. Böylece AKP ve Hollanda arasında “kazan-kazan” anlamına gelecek bir “mini kriz” yaşanmıştır.

Burada asıl önemsenmesi gereken konu “kaba şiddetin” hem AKP hem de Hollandalı partiler tarafından “propaganda edilir” birer malzeme olarak görülmesidir. Bundan 30 sene evvel asla kabul edilemeyecek “kabalıklar” artık normal görülmektedir. AKP, iç politik konulara etki etsin diye “Hollanda’da ve tüm Avrupa’da yaşayan Türkleri” riske atarken Hollandalı partiler de “Senin yabancı düşmanlığın mı iyi benim yabancı düşmanlığım mı iyi?” noktasına kadar düşmüştür. İşte bu ortamı yaratansa tüm Avrupa’nın ve dünyanın neo-popülist, yabancı düşmanı, ötekileştirici, nefreti öne çıkaran söylemlere teslim olmasıdır. Zaten sorun da buralardadır. AKP de Hollandalı partiler de “şiddet üzerinden” siyaset yapmaktadırlar. Oysa ihtiyaç duyulan şey “kabadayılık değil akılcılıktır.” Diplomasiyi bu kadar çok ayaklar altına alırsanız diplomasiye gerçekten ihtiyaç duyduğunuz anda çaresiz kalabilirsiniz. Bu anlamda ben hem Hollanda’nın hem de Almanya’nın neo-popülistlerinin AKP iktidarını ve “evet kampanyasını” desteklediklerini düşünüyorum. Çünkü AKP iktidarda kaldığı müddetçe tıpkı İngiltere’de olduğu gibi “kutuplaştırma” üzerinden kitleleri sömürüye ikna etmeleri daha kolay. AKP de Avrupa’da ırkçıların iktidarda olmasını ister aynı şekilde. Böylece onlar da kamuoyuna dönüp “Hilalle Haçın Savaşı” masalları anlatabilirler. Oysa meseleyi “hilali politik malzeme yapanlarla, haçı politik malzeme yapanların danışıklı dövüşü” olarak tanımlamak gerekir. Zira yapılan budur. Her iki taraf da sömürü düzenini öteki üzerinden meşrulaştırmaktadır. Olan da gariban insanlara olmaktadır.

HERKESİN VE HER ŞEYİN İKTİDAR UĞRUNA “FEDA EDİLEBİLECEĞİ” BİR İKLİMDE YAŞIYORUZ

-Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde yaşanan gerilimlerde en fazla tedirgin olan kesim, oralarda ekmek mücadelesi veren vatandaşlarımız. Düzenleri orada, gelecekleri orada… Kendi vatandaşlarını tedirgin etmekle, siyasi iktidar referandumda “EVET” için nasıl bir fayda sağlayabilir, bu bir kumar değil mi?

Doğru; bu bir kumar! Ancak sorun şu ki yurtdışında yaşayan gurbetçilerimiz AKP’nin umurunda değil. Zira AKP’nin tepe yönetimi için her şey ve herkes “iktidarda kalmak adına feda edilebilir.” Bunu biz son 15 yılda onlarca kez gördük. Gezi Direnişi dönemini hatırlayın. O dönemde camiler ve başörtüsü üzerinden yapılan provokasyonları hatırlayın! Yandaş medyada günler boyunca aralıksız olarak “%50’yi zor tutuyoruz!” propagandası neydi? Toplumun kutsal değerleri üzerinden bir iç çatışma zemini yaratılmadı mı o dönemde? Neyse ki milletimiz o günlerde provokasyonlara gelmedi. Zaten iddia edilen olayların tamamının “yalan” olduğu da ispatlandı. Peki ya o dönemde insanlar galeyana getirilebilseydi ve birbirine kırdırılsaydı ne olacaktı? Muhtemelen meydana gelecek ölümler de propaganda unsuru olarak kullanılacaktı. Bu anlamda uygulanan ölçüsüz ve anlamsız dış politika sizi şaşırtmasın. Maalesef Türkiye 15 yıldır aynı mantıkla yönetiliyor. Herkesin ve her şeyin iktidar uğruna “feda edilebileceği” bir iklimde yaşıyoruz. Zaten bu da hayatı her anlamda zorlaştırıyor. Sadece Türkiye’de yaşayanları değil Avrupa’da yaşayan gurbetçilerimiz için de aynı zorluk geçerli.

AKP’NİN “KAMU DİPLOMASİSİNDEKİ” YETERSİZLİĞİ ÜLKEMİZE ZARAR VERİYOR

-Türkiye’nin dış ilişkilerin de önce gerilim politikaları devreye giriyor sonra normalleşmeye gidiliyor. Ancak bu durum güvensiz bir süreci başlatıyor. Şu anda uluslararası kurumlarla haklı olduğumuz konularda bile anlaşma ortamı sağlayamıyoruz. Nereye gidiyoruz?

AKP’nin gittiği yer çıkmaz sokak. Çünkü burada iç kamuoyuna yönelik olarak söylenen her söz anında dünyanın dört bir yanında haberleştiriliyor. Hükümet burada “El Bab’tan sonra hedef Esad!” der demez dünyanın dört bir yanında haber bültenleri alarm veriyor. Aynı şey PYD’li Salih Müslim “kırmızı halıyla” karşılandığında da yaşanıyor ya da PKK’yla Oslo’da “anlaşma” yapılırken de yaşanıyor. Yani dünya iletişim anlamında küçüldü. Ben dedim ama kimse duymaz diye bir şey yok! Ben herkese ayar vereyim ama kimse bundan alınmasın diye düşünemezsiniz. Hükümet buradan “asarım, keserim” dedikçe Avrupa basını da “İşte saldırgan Türkler!” diyorlar.

Bakın AKP’nin bu gelgitleri, tutarsızlıkları ve sürekli şiddet içeren dili sebebiyle uluslararası arenada Türkiye’nin çıkarlarını savunup sonuç almakta çok zorlanıyoruz. Çünkü yabancı ülkelerin temsilcileri de hükümetin yaptıkları açıklamaları ve çelişkili icraatları biliyor. Örneğin biz PYD ve silahlı kanadı YPG, Kuzey Suriye’de insan hakları ihlalleri yapıyor, insanları yerlerinden sürüyor, işkence yapıyor, küçük yaştaki çocukları silah altına alıyor vs dediğimiz zaman hemen bize hükümetin “PYD’yi kırmızı halıyla karşıladığı” haberleri gösteriyorlar. “Eşme Ruhu!” adı altında yapılan “işbirliğini” gösteriyorlar. Yanı durum PKK için de geçerli! Hükümetin açılım adı altında yürüttüğü pazarlık sürecini bilmeyen yok dünyada. Bu durum her anlamda işimizi zorlaştırıyor.

Bir de buna AKP’nin “kamu diplomasisi” kavramından habersiz olmasını da ekleyince uluslararası arena daha zor hale geliyor. Oysa PKK’dan, PYD’ye kadar her örgüt ve Suriye’den Ermenistan’a kadar her devlet başka ülkelerin kamuoylarını kendi görüşleri doğrultusunda etkilemek ve yönlendirmek için faaliyet gösteriyorlar. AKP’nin “kamu diplomasisindeki” yetersizliği ülkemize zarar veriyor. Neyse ki Cumhuriyet Halk Partisi olarak hala ülkemizin milli çıkarları için uluslararası tecrübemizi kullanabiliyoruz.

-Anayasa değişiklikleriyle ilgili Venedik Komisyonunun son raporu AKP de tepkiyle karşılandı. Deniliyor ki, “Venedik komisyonu görevi olmadığı halde siyasi yorumlar yapmaya başladı. Hukuki anlamda danışmanlık yapar ihtiyaç hissederse hukuki yorum yapar” Oysa Komisyon, bu raporuyla hukuki danışmanlık görevini yerine getirmedi mi? 

AKP’nin uluslararası olaylara bakışında ciddi bir yanlışlık var. AKP, kendisiyle ilgili “olumlu bir değerlendirme” olunca hemen bunu “hayatın merkezine” koyuyor. Ancak olumsuz her değerlendirmeden sonra istihbarat örgütlerinden başlayıp, haçlı ittifakına kadar her türlü iddiayı gündeme getiriyor. Örneğin aynı kredi derecelendirme kuruluşu kredi notunu yükselttiğinde AKP bunu “Cumhuriyet tarihinde bir ilk” olarak lanse ederken kredi notu düşünce “Sen düşürsen kaç yazar, düşürmesen kaç yazar!” deyiveriyor. Bu tarz bir yaklaşım uluslararası camiada işe yaramıyor. Bakın kredi derecelendirme kuruluşları “yatırım yapılamaz” kararı verince yabancı sermaye kaçıp gidiyor; oysa sizin bu paraya ihtiyacınız var. Dev turizm acenteleri Türkiye’yi rotalarından çıkarınca turist gelmiyor; oysa ülkemizin bu turistlere ihtiyacı var.

Mesele olumsuz karar alınınca ya da eleştiri yapılınca “Eyyyy!” demek değil mesele her alanda doğru işler yapmak ve Avrupa’yı kendi kurallarıyla mahkûm etmekte. İşte Perinçek-İsviçre Davası! AKP’nin yıllardır yapamadığını doğru strateji ve taktik adımlarla Perinçek ve Talat Paşa Komitesi yaptı. Bu önemli başarının incelenmesi ve gerekli derslerin alınması gerekir. Aklı ve bilimi referans alan hükümetler için uluslararası arenada hamle yapmak çok daha kolaydır. AKP’nin yapması gereken de aklı, bilimi ve devletin birikimini doğru kullanmaktır.

-Biraz önce değindiniz ama önemli bir konu olduğu için ayrıntılara girmekte yarar var. Sayın Mevlüt Çavuşoğlu, bir televizyon programında, “Artık dış politikayla iç politika arasında fark kalmadı. İçerdeki her gelişme dış politikayı etkiliyor dışardaki gelişmeler de iç politikayı ilgilendiriyor” dedi. Bizim bildiğimiz “Dış Politika” partiler üstü devlet politikası olarak değerlendirilir. Cumhuriyet tarihimizin dış politikasındaki başarısı bu anlayıştan kaynaklanmadı mı?

AKP, kendisini devlet olarak konumlandırdığı ve Cumhuriyet’in birikimlerini hiçe saydığı için böyle toptancı sonuçlara ulaşması normal. Tüm dünyada hükümetlerden bağımsız olarak tespit edilmiş ve stratejik olarak belirlenmiş öncelikler, kırmızı çizgiler vardır. Bunlar her dakika ya da her hükümet döneminde değişmezler. Ancak hükümetler milli duyguları istismar ederek kitleleri manipüle edebileceklerini keşfettiklerinden beri dış politika çok daha fazla iç politikanın malzemesi haline geldi. Bunun temelinde de “siyasetin konularının değişmesi” var. Yani siyaset işsizlikle, eşitsizlikle, kalkınmayla ilgilenmediği zaman bunların yerine dış politik gelişmeleri koyuyor. Böylece yurttaşların detaylı olarak bilmesine gerek olmayan konular sürekli gündemde tutuluyor. Oysa bunun insanların yaşamlarına doğrudan bir etkisi yok! Zaten kameralar önünde “kavga görüntüsü” verenler, işler ciddiye binince karanlık odalarda gayet iyi “anlaşıyorlar”. Bunu İsrail konusunda da gördük. Vatandaşa İsrail karşıtı propaganda yapanlar mesele ballı ticaret olunca gayet iyi anlaşıyorlar. Son 15 yıla bakarsanız hemen hepsinde aynı şeyi görürsünüz. Almanya ve Hollanda meselesinde de aynı şey olacak. Toz duman biraz dağılsın yeni makam arabalarının sipariş edildiğini hep beraber göreceğiz.

SANDIKLARDAN MUTLAKA “HAYIRLI BİR TÜRKİYE” ÇIKACAKTIR

-Anayasalar birer toplumsal uzlaşma belgesi olarak bilinir. Olağanüstü hal durumlarında gerilimin kavganın bölünmenin derinleştiği ortamlarda “HAYIR”a baskı kurulmasıyla toplumsal uzlaşı nasıl sağlanacaktır? Sonuç, ”EVET” çıkarsa bu açıdan yeni Anayasa “Dayatma anayasası” olarak yürürlüğe girmeyecek midir, darbe anayasalarından ne farkı olacaktır?

İki konuda tespit yaparak başlayalım. Öncelikle “EVET” diye bir ihtimali ben görmüyorum. “Hayırlı bir Türkiye” ideali için mücadele eden herkesin de benimle aynı görüşte olduklarını düşünüyorum. Bu yüzden “evet çıkarsa” gibi bir cevap vermeyi doğru bulmuyorum. Ancak ortada büyük bir dayatma, baskı ve hukuksuzluk olduğu da gerçek. Gerçek MHP’liler olarak görülen Meral Akşener, Sinan Oğan, Ümit Özdağ ve Yusuf Halaçoğlu’nu hedef alan vahşi saldırılar ortada. Korkarım bu saldırıların şiddeti ve sıklığı artarak devam edecek. Aynı şekilde CHP’li gençlere yönelik polis şiddeti de meydanda. Her gün başka bir yerde tutuklamalar, gözaltılar yaşanıyor.

OHAL şartlarında referanduma gitmek zaten başlı başına bir hukuksuzluk. Üstelik AKP her istediği yerde miting yaparken “HAYIR” çalışması yapan yurtseverlerin, toplantıları iptal ediliyor! AKP, vatanın bütünlüğünden ve milletin bekasından yana tavır alan herkesi düşman olarak kodlayıp her türlü zorluğu çıkarıyor.

Ancak korkunun ecele faydası yok! Türk milleti bütün baskılara rağmen ülkenin bölünmesine “hayır” diyecektir. Milletimiz evlatlarının hayatını tehlikeye atmayacaktır. Sandıklardan mutlaka “hayırlı bir Türkiye” çıkacaktır.

-Bütün önlemlere rağmen rejim değişikliğine “HAYIR” diyen sivil toplum kuruluşları Anayasa değişikliklerinin getireceği riskleri kamuoyuna anlatmaya çalışıyor. Partiler üstü bir anlayış hakim. Siz de toplantılara katılıyorsunuz. AKP’ye gönül vermiş kararsızlar hangi konularda “EVET” demekten kaçınıyorlar?

En başta her partiden yurttaşımız tüm yetkinin “tek adamda” toplanmasına karşılar. Ayrıca AKP’nin 15 yıldır ülkeyi tek başına yönettiğini de görüyorlar ve bu yetkilerin yarınlarda nelere yol açabileceğinin de farkındalar. Cumhurbaşkanına “eyalet” kurma yetkisi herkesi rahatsız etmiş. Meclisin yok ediliyor olması, bakanların “kişisel sadakat” esasına göre seçilecek olması ve hepsinden öte tüm rejimin “bir kişiye indirgenmesi”, risk olarak görülüyor.

Doğal olarak AKP’li kardeşlerimiz de isyan ediyorlar. Bugüne kadar oy verdik ama bu kadarı fazla, bu kadar zorlamaya gerek yok diyorlar. Sadece bu kampanya süresince durmadan artan ekonomik krizlere rağmen hükümetin krizle ilgilenmek yerine miting yapmasından da rahatsız olmuş insanlar. Memleketin bunca sorunu varken, böyle bir çabayı doğru bulmuyorlar. Ben de onların bu kaygılarını paylaşıyorum. Bakın Türkiye ekonomik olarak iflasın eşiğinde. Turizm başta olmak üzere herkes perişan… Döviz kurundaki her 1 kuruşluk artış borç yükünü 4,4 milyar TL arttırıyor.  İflaslar, işten çıkarmalar kapıya dayanmış ama hükümet her şeyi unutmuş ve başkanlık derdine düşmüş. Oysa aynı şeyleri 2010 referandumunda da yaşamadık mı? O zaman da tüm dertlerimizin çözümü olarak “evet” önermiyorlar mıydı? Mezardaki ölülere “oy verdirin” çağrısı yapıyorlardı. Ne oldu peki? Hangi sorunumuz çözüldü? Aksine dertlerimiz birken bin oldu! 15 Temmuz’daki FETÖ darbe girişimi gücünü 2010 referandumundan almaktadır, o zaman da yapmayın ‘yargının bağımsızlığını zedelemeyin’ dedik dinlemediler sonuç ortada. Şimdi de aynı şeyi görüyor vatandaşlarımız. Bu yüzden AKP’liler de “ülkenin bölünmesine hayır” diyor! Bir de aklı başında olan herkes şunu görüyor: Evet çıkarsa ekonomi düzelecek terör bitecekmiş, kuyruklu yalan! Açıkça yalan söylüyorlar. Bu anayasa değişikliğinin içinde, ülkenin gerçek gündemi olan işsizlikle, ekonomiyle, terörün önlenmesiyle tek kelime dahi yok! Üstelik iki konu dışında geri kalanlar Kasım 2019’da yürürlüğe girecek, madem çok önemli neden hemen yürürlüğe girmiyor? Bu iktidar artık halkı aldatıp, kandıramayacak, yeter artık!

SANDIĞA GİTMEMEK DEMEK BEN İRADEMİ BAŞKALARINA TESLİM ETTİM DEMEK

-Bir de sandığa gitmek istemeyen bir kesim var. Bu bir siyasi seçim değil ülkenin geleceği karara bağlanacak. Sandığa gitmemenin sonuçlarını da sıralar mısınız?

Sandığa gitmemek demek ben irademi başkalarına teslim ettim demek! Partimin yanlış ismi aday yapmasını bir kenara koyarak söylemek isterim ki, son Cumhurbaşkanlığı seçiminde sandığa gitmeyen 14 milyon seçmen oy vermiş olsa sonuç çok daha farklı olabilirdi. Bu her seçim için geçerli. İstanbul’da son Genel Seçimlerde her 3 kişiden 1’i sandığa gitmemiş. Oysa yurttaş olarak en büyük silahımız, oyumuz! Üstelik bu bir parti meselesi değil artık! Memleketin geleceği söz konusu olan… Bir kez hayır diyerek ülkenin bölünmesine, milletin bekasının riske atılmasına engel olabiliriz. Sadece bir kez sandığa giderek Türkiye’mizin tek adam rejimine ve ortaçağ karanlığına teslim olmasını engelleyebiliriz. Her şey bu kadar kolay işte…

16 Nisan akşamı o sandıklardan hayır oyları fışkırdığı zaman göreceksiniz her şey değişecek. Yepyeni bir gün doğacak 17 Nisan’da. Herkes oturup yeniden düşünecek. Kavgalar son bulacak. Yeniden bir masanın etrafında birleşecek insanlar. Düşmanlıklar son bulacak. Nefretle sıkılmış yumruklar açılacak ve el sıkışacak herkes. Yeniden birlik ve beraberlik içinde yaşayan huzurlu insanlar olacağız. Hiç kimse endişe etmesin. Türkiye çok büyük bir ülke, Türk milleti çok büyük bir millet. Mutlaka başaracağız. Referandum sandığından “hayırlı bir Türkiye” çıkaracağız, buna eminim. Anadolu’ya gitmediğim zamanlarda İstanbul’un 39 ilçesinde ayrım yapmadan çalışıyorum ama onun dışında bu hafta sonu itibariyle referandum çalışmalarında 20’nci ile ulaştım. Ve şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Anadolu’yu, Trakya’yı, Türkiye’yi bir uçtan diğerine dolaştıkça ve özellikle gençlerle, kadınlarla buluştukça umut oranım artırıyor.

-Biz de size Hayırlı çalışmalar diliyor, bu güzel sohbet için teşekkür ediyoruz.

Ben teşekkür ederim.

Nurzen Amuran

Odatv.com

AKP Hükümeti Toplumun Gerisinde Kalmıştır



erken

CHP’li Umut Oran, “bu bir referandum değil memleket meselesi” demek için gittiği Manisa’da, AKP’nin her türlü provokasyonu yapabileceğini ancak bu kez sonuç alamayacaklarını söyledi. Umut Oran, “Çünkü AKP  toplumun gerisine düştü. Milletin önceliği yerine kendi gündeminin önceliğinin peşine düştü. CHP’ye oy vermiş 12.5 milyon seçmenimize seferberlik görev emri, hedefi koymak istiyorum: Herkes 21 günün sonunda daha önce CHP’ye oy vermemiş en az bir kişiyi ikna edip sandığa beraber giderse hayırlı bir Türkiye’yi hep beraber yaratacağız buna eminim” dedi. 

Referandum için çalışma yürüttüğü 16 il olan Manisa’ya sabahleyin gelen Umut Oran, Şehzadeler ilçe örgütünün dayanışma toplantısına katıldı. Daha sonra İl Başkanlığına geçen Umut Oran, burada basın toplantısı düzenledi. CHP Şehzadeler İlçe Başkanı Semih Balaban, CHP Yunus Emre İlçe Başkanı Kubilay Koç, CHP İl Başkan Yardımcısı Reis Öncü, Süleyman Özcan, Bektaş Kılınç, Hatice Gözlet, Yıldız Kılınç, Enver Akgün ile kadın ve gençlik kolları yöneticilerinin katıldığı toplantıda Umut Oran şöyle konuştu: 

BABAOCAĞIMDA OLMAKTAN MUTLUYUM 

Türkiye’nin birliğini korumak ve milletin bekasını riske atanlara “hayır” demek için Anadolu’yu karış karış geziyorum ve bugün baba ocağım Manisa’da olmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Ancak bilmelisiniz ki Manisa’daki “hayırlı” havayı görmekten de ayrıca memnunum. Çünkü bu salona gelene kadar karşılaştığım herkes, tıpkı dün Ankara’da, ondan önceki gün Konya’da, daha önceki gün Balıkesir’de ve İstanbul’un tüm ilçelerinde karşılaştığım yurttaşlarımız gibi, Türkiye’nin hayırlı yarınlarının 16 Nisan’da 80 milyon kere “hayır” demekten geçtiğini görmüşler. Gittiğim her yerde “hayır” oylarının açık ara önde olduğunu görüyorum. Ancak geçen 15 yıllık AKP dönemini değerlendirdiğimde ve Türkiye’nin bölünmesine hayır demek için sadece 21 gün kaldığını düşündüğümde tüm yurttaşlarımı uyarma ihtiyacı duyuyorum! 

AKP TOPLUMUN GERİSİNDE KALMIŞTIR 

AKP hükümeti toplumun gerisinde kalmıştır! Toplumun gitmek istediği yerle AKP’nin Türkiye’yi götürmek istediği yer birbirine tamamen zıt noktadadır. Örneğin AKP, varlık fonu örneğinde olduğu gibi tüm kamu mallarını rehin vererek günü kurtarmak isterken Türk milleti, üretim ekonomisine geçerek evlatlarına iş ve aş sağlamayı ve geleceği kurtarmayı istemektedir. AKP, her yere devlet parasıyla “lüks konut” stoklarken Türk milleti evlatlarına “yurt”, evlenmek için başını sokacak bir yuva arayan gençlerine insanca yaşayabilecekleri ev aramaktadır. AKP, sırf iç politikada etkisi olur düşüncesiyle her ülkeyle kavga çıkarmak, sorun yaratmak ve kabadayılık yapmak isterken Türk Milleti ulusal onurunu korumak, diplomasiyle hakkını savunmak, sonuç alınmayacak diklenmeler yerine dik durmak istemektedir. 

AKP MİLLETE AYAK BAĞI OLUYOR 

Hayatın her alanında AKP, toplumun gerisine düşmüştür. AKP anlayışı milletimize ayak bağı olmaktadır. 16 Nisan’da oylanacak olan “tek adam rejimi” de Türk milletinin değil AKP’nin ihtiyaçlarına yöneliktir. Zira referandum paketinin içinde Türkiye’nin birliğine hizmet edecek tek bir harf yoktur. İşsizlik sorununu çözecek, çocuklarımıza aş ve gelecek sağlayacak tek bir madde yoktur. 

AŞAĞIDA PKK DEVLETİ KURULUYOR, AKP DE EYALETİ GETİRİYOR 

Terör örgütlerinin kökünü kazıyacak, millete huzur getirecek tek bir öneri yoktur. Suriye’nin kuzeyinde yani güney sınırımızın tamamında kurulmak üzere olan, Amerika’nın ve Rusya’nın desteklediği “PKK Devletini” engelleyecek tek bir söz, tek bir önlem ve daha kötüsü tek bir niyet yoktur! Ancak AKP’nin önerisinde eyalet kurma yetkisi vardır. AKP’nin önerisinde Meclis’in yani Türk Milletinin iradesinin sınırlanması, Meclis’in sadece şekle indirgenmesi vardır. İşçilerin tüm haklarının “tek bir sözle” ellerinden alınması imkânı, memurların iş güvencesinin “keyfi uygulamalara” terk edilmesi vardır. 

BU KEZ PROVOKASYONLARI SÖKMEYECEK 

Türk Milleti, Edirne’den Hakkâri’ye, Artvin’den Manisa’ya ve Antalya’ya kadar 7 bölge, 4 deniz ve yurtdışında gurbetçilerimizin yaşadığı her ülkede “hayırdan” yana tavır almıştır. Şu ana kadar yayınlanmış ve yayınlanmamış tüm anketlerde sonuç aynıdır. Türk Milleti bölünmeye “hayır” demektedir. “Tek adam rejimine” hayır demektedir. Türkiye’nin eyaletlere bölünmesine ve Suriye’de bir PKK devleti kurulmasına “hayır” demektedir. Bu dakikadan sonra sandıkta kazanamayacaklarını görenler, Türk Milletinin iradesini sakatlamak için türlü hilelere başvurabilirler. Milletimi uyarıyorum: “Her türlü provokasyona ve kumpasa hazır olun!” ama ne yaparlarsa yapsınlar bu kez kazanamayacaklar. Çünkü demin de dediğim gibi AKP toplumun gerisine düştü. Milletin önceliği yerine kendi gündeminin önceliğinin peşine düştü. 

SALDIRILAR DA OLABİLİR 

Bugünden itibaren yandaş kanallarda “düzmece anketler” yayınlanmaya başlanabilir. Önümüzdeki yaklaşık 3 hafta içinde kriz adı altında yabancı bir ülkeyle “kavga” çıkarılabilir. Hatta bu süre zarfında Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında olduğu gibi “büyük bir yalan” uydurulup, millet iradesinin tecelli etmesi engellenmek istenebilir. Hatta geçtiğimiz günlerde Sayın Ümit Özdağ’ın işaret ettiği gibi MHP tabanının gerçek temsilcileri olan Sayın Meral Akşener’e, Sayın Ümit Özdağ’a, Sayın Koray Aydın’a ve çok değerli Sinan Oğan’a yönelik yeni saldırılar, girişimler olabilir. 

SEFER-GÖREV HEDEFİ KOYDU 

CHP’ye oy vermiş 12.5 milyon seçmenimize seferberlik görev emri gibi hedef koymak istiyorum: Herkes 21 günün sonunda daha önce CHP’ye oy vermemiş en az bir kişiyi ikna edip sandığa beraber giderse hayırlı bir Türkiye’yi beraber yaratmış olacağız. Ancak 16 Nisan’ın önemine yakışır son sandık açılıp, son hayır oyu da sayılana kadar asla gevşememeli, bir saniye bile rehavete kapılmamalıdır. Bu bizim hem vatanımıza hem de gelecek nesillere olan borcumuzdur. Ben bu bilinçle hareket eden tüm yurttaşlarıma, demokrasiden ve milleten yana tavır alarak “hayırlı bir Türkiye” mücadelesine omuz veren Demokratik Sol Partili, Vatan Partili, Saadet Partili, Büyük Birlik Partili tüm yurttaşlarıma teşekkür ediyorum. Hepsini saygıyla selamlıyorum. 

16 NİSAN MİLAT OLACAKTIR 

Tüm yurttaşlarıma bir kez daha seslenmek istiyorum. 16 Nisan bir milat olacaktır. Türkiye’nin yeniden gerçek sorunlara odaklandığı, işsizliğe, teröre, hukuksuzluklara çare arandığı bir dönem 16 Nisan’da verilecek hayır oylarıyla başlayacaktır. Şu anda Türkiye’ye saldırmaya cesaret eden tüm ülkeler 16 Nisan’da çıkacak olan hayırlı tablodan sonra tek tek geri adım atacaklardır. Türkiye yeniden gücünün farkına varacak kimseye faydası olmayan “tek adam” tartışmalarından kurtulacaktır. Daha iyi bir Türkiye mümkündür! Türkiye’nin geçmişi ve milletimizin kabiliyeti daha güçlü, daha özgür, daha huzurlu ve daha zengin, hayırlı bir Türkiye inşa edecek kadar derindir.

Milletimiz bir kez hayır diyerek 1001 sorunu çözeceğine emin olmalıdır. Yaşanacak olan da bu olacaktır. 

Konya’nın Görevi ‘Hayır’ Demektir



KONYALILAR TEK ADAM REJİMİNİ DAVUTOĞLU’NUN İNDİRİLMESİYLE GÖRDÜ!

KONYADA TARIMI BİTİREN HÜKÜMET SUDAN’DA TARIM YAPIYOR

AKP, TOPLUMU KAMPLARA BÖLMEKLE VE HUKUKSUZ BİR “EVET” KAMPANYASI YÜRÜTMEKLE BU KADAR MEŞGULKEN HEMEN GÜNEYİMİZDE AMERİKA’NIN VE RUSYA’NIN DESTEĞİNİ ALMIŞ OLAN BİR “PKK DEVLETİ” KURULMAK ÜZERE

Sosyalist Enternasyonal Başkan Yardımcısı, CHP’li Umut Oran, Anadolu’yu karış karış gezerek bu sadece bir referandum değil #memleketmeselesi demek için Konya’ya gitti. Konya’da tarımı bitiren hükümetin Sudan’da 800 bin dönüm arazi kiralayarak tarımsal üretim yaptığını anımsatan Umut Oran, “Konya’nın görevi ‘hayır’ demektir. Konyalılar tek adam rejimini Ahmet Davutoğlu’nun indirilmesiyle gördü! Konya’da tarımı bitiren hükümet Sudan’da tarım yapıyor. AKP, toplumu kamplara bölmekle ve hukuksuz bir ‘evet’ kampanyası yürütmekle bu kadar meşgulken hemen güneyimizde Amerika’nın ve Rusya’nın desteğini almış olan bir ‘PKK devleti” kurulmak üzere’ diye konuştu.

CHP Konya İl Başkanlığında CHP İl Başkanı Mehmet Ali Ünal ile birlikte basın toplantısı düzenleyen Umut Oran, şöyle konuştu:

UMUT ORANIM ARTIYOR

Daha hayırlı bir Türkiye yaratmak için Anadolu’yu karış karış geziyoruz. Halkımızla bir araya geldikçe vatandaşlarımızın beklentilerini gördükçe umut oranımız artıyor.

CHP’Lİ GENÇLERE BASKI VAR

Uluslararası hukukta OHAL dönemlerinde anayasa değişiklikleri yapılmaz. Ama OHAL’i kullanarak özellikle CHP’le gençlere yönelik olarak AKP hükümetinin bilerek göz yumduğu yönlendirdiği kontrollü bir engelleme ile karşı karşıyayız. Hemen her gün bir ilimizde CHP’li gençlerimiz gözaltına alınıyor. Geçen hafta 29 gün tutuklu kaldıktan sonra Samet Burak sarıyı teslim aldık tutukluluğu kaldırıldı. Trabzon’da gençlik kolları başkanımız Emre Polat gözaltına alındı. Yine dün Antalya’da cem özgür Yaman’ı ifadeye davet ettiler gitti ifadesini verdi ama tutukladılar. İktidarın gençlerimizi engellemekten artık vazgeçmesini istiyorum. Üç sene önce paylaşılmış sosyal medya mesajı nedeniyle engelleme yapılması kabul edilemez.

15 MİLYON İNSAN ZORDA

Konya’da tarımın içine düştüğü durumu işsizliği sanayinin durumunu konuşmamız gerekirken çok yanlış bir gündeme başkanlık dayatmasını konuşuyoruz. Bütün ülke verimli bu haldeyken bunları yaşıyoruz. Bir laf var yağ var şeker var un var bu hükümet bir türlü halkı için helvayı yapamıyor. 6 milyon işsiz var 4 milyon Suriyeli var üniversite öğrencilerini ve mezunların işsizliğini düşününce 15 milyon insan yaşam mücadelesi veriyor.

ÜLKE YANIYOR HÜKÜMET AYRIŞTIRIYOR

Türkiye’de de Konya’da da tarımı bitirildiler. Hollanda ile kontrollü gerelim yaratıyor istismar için hükümet ama onların tarım ürünü ihracatının yüzde 15’ini zor yapıyoruz ülke olarak. Ekmekte bile GDO çakın ülke haline getirdiler güzel ülkemizi. Ülkenin her tarafı cayır cayır yanıyor iktidar bunu söndüreceği yerde tam tersine toplumu bölen ayrıştıran kutuplaştıran bir politika izliyor. Dış politika devlet politikası olması gerekirken içeriye alet ettiği için ülkeyi yeniden Avrupa’nın “hasta adamı” yaptılar.

PKK DEVLETİ KURULMAK ÜZERE

AKP’nin çelişkili siyaseti nedeniyle yurt dışında özellikle terörle mücadelede ülkeyi savunmamızı güçleştirecek engeller çıkartıyor karşımıza. PYD’nin terör örgütü olduğunu sırf bu nedenle dünya anlamıyor, anlamak istemiyor. Hükümetin tutarsız politikaya bir an önce son vermesi lazım. TSK’nın Suriye’de verdiği mücadele bu nedenle istenilen sonucu alamıyor.

Zira Türkiye, AKP’nin 15 yıllık iktidarının ardından yeniden Avrupa basınında “hasta adam” olarak anılmaya başlandı. AKP, toplumu kamplara bölmekle ve hukuksuz bir “evet” kampanyası yürütmekle bu kadar meşgulken hemen güneyimizde Amerika’nın ve Rusya’nın desteğini almış olan bir “PKK devleti” kurulmak üzere.

AKP, ABD-RUSYA-PYD YAKINLAŞMASINI İZLİYOR

Kahraman Mehmetçiğin Celabrus’ta, El Bab’da bedel ödeyerek elde ettiği mevzileri AKP hükümeti dış politikadaki yanlışları sebebiyle heba etti. PYD-YPG’nin Fırat’ın batısından çıkarılacağını ilan eden AKP hükümeti şimdi tamamen seyirci konumuna düşmüş ve ABD’yle Rusya’nın PYD’yle olan yakınlaşmasını izlemekle yetiniyor. AKP, Türkiye’nin hiçbir sorununa çözüm üretemeyecek olan “tek adam rejimi” için devletin tüm imkânlarını kullanırken PKK, Suriye’nin Kuzeyinde yani Türkiyemizin güneyinde yeni bir devlet kurmaya hazırlanıyor. PKK’nın Suriye kolu olan YPG’nin bayrağını ve armasını bir gün Amerikan askerlerinin üniformalarında diğer gün Rus generallerin kollarında görüyoruz. PKK, dünyanın dört bir yanından gelen yüksek teknolojili silahlarla donatılırken ve müttefik denilen ülkeler tarafından eğitilirken AKP tüm olan biteni izlemeyi tercih ediyor.

ABD askerleri Membiç’e yerleştikten sonra Rus askerlerinin de Afrin’e yerleşmesi Türkiye’nin hareket alanının daraltıldığının işareti. Hükümet Türk Ordusunu Suriye’de hareketsiz kılmış durumda. AKP’nin yanlış politikaları sebebiyle ne bir adım ileri gidilebiliyor ne de yeni bir alan açılabiliyor.

KONYADA TARIMI BİTİREN HÜKÜMET SUDAN’DA TARIM YAPIYOR

Ancak Mehmetçiğin Suriye’de hareketsiz kılınması AKP’nin tek yanlışı değil. AKP, Konya’nın tarım alanlarını değerlendirmezken Sudan’da tarım alanları kiralıyor. Gençlerimiz işsizlikte kırılırken milletin tüm parası lüks konutlara harcanıyor. Türk vatandaşlığı “lüks konut alan yabancılara” hediye olarak veriliyor. Türkiye’deki yaklaşık 5 milyon Suriyeli ve Iraklı mültecinin nerede olduğuna, kim olduklarına ve neler yaptıklarına dair hiçbir bilgi ve kayır yok! Türkiye’nin her yeri farklı terör örgütlerinin eleman temin etme ve saldırı planlama merkezi haline dönüştürülmüş durumda.

KONYA’NIN GÖREV ‘HAYIR’ DEMEKTİR

AKP hükümetiyse tüm bunları seyretmekle ve Türkiye’nin bölünmesinin, milletin göç yollarına düşmesinin yolunu açacak olan “tek adam” kampanyasıyla meşgul. Buradan tüm Konyalı hemşerilerime çağrıda bulunuyorum. Avrupa’nın “hasta adam” manşetleri attığı Türkiye’yi kurtarmak için Konyalıların birinci vazifesi “hayır” demektir. Mehmetçiğin Suriye çöllerinde tuzağa düşürülmesini engellemek için güçlü bir “hayır” demek Konyalıların görevidir. PKK’nın Türkiye’nin yaklaşık 900 kilometrelik güney sınırında “devlet” kurmasını engellemek için “hayır” demek Konyalıların sorumluluğu olmalıdır. Ben, Konya’nın da ülkenin birliğinden, Türkiye’mizin geleceğinden yana tavır alacağına inanıyorum. Sokaklarda gördüğüm tablo “hayırlı” bir tablodur. Konyalıların meselelere yaklaşımı “hayırlıdır.” İnanıyorum ki 16 Nisan sabahında açılacak olan sandıklarda Konyalılar en yüksek oranda “hayır” diyen illerden biri olacaktır.

KONYALI DAVUTOĞLU’NU BİR GÜNDE ALAŞAĞI ETTİLER

Zira Konyalılar “tek adam rejiminin” ne demek olduğunu yaşayarak görmüştür. Konyalı ve seçilmiş bir Başbakanı Sn. Davutoğlu’nu bir günde başbakanlık koltuğundan indirip başka birini “başbakan” olarak atayan anlayışın memlekete hizmet etmediği ortadadır. O günden beri memleketin başına gelmeyen şey kalmamıştır. Çünkü bir kez hukuksuzluk başladığında, bir kez zulüm başladığında kimin nerde duracağı kestirilemeyecektir. “Tek adamlık rejimi” hukuksuzluğun hukuk haline dönüştürülmesi ve sürekli kaos demektir.

YAPILMASI GEREKEN TEK ŞEY 16 NİSAN’DA ‘HAYIR’ DEMEK

Bu gidişe hayır demek ve Avrupa’nın hata adam dediği Türkiye’yi yeniden ayağa kaldırmak mümkündür. Ekonomiyi yeniden üretime dayandırmak, tarım alanlarını değerlendirmek, çiftçiyi mutlu etmek mümkündür. Parlamenter sistemi iyileştirmek ve siyaseti kral yetkisine sahip genel başkanlardan kurtarıp halkın siyasette daha etkin olmasını sağlamak da mümkündür. Yapılması gereken tek şey 16 Nisan’da bir kez “hayır” demektir.

FETÖ Darbesi 2010 Referandumundan Kaynaklanıyor, Uyardık Dinlemediler



malatya

O ZAMAN EVET DİYENLER GELİN BU KEZ ‘HAYIR’ DİYİN

CHP’li Umut Oran, Anadolu’yu karış karış gezerek “bu bir referandum değil memleket meselesi diyerek vatandaşı uyarmaya devam ediyor. Malatya’da ilçe ve beldelerde çalışan Umut Oran, “15 Temmuz’da Türkiye büyük bir darbe girişimi yaşadı. Bunun sebebi nedir, ta 2010’daki referanduma kadar uzanıyor. O zaman da uyardık yapmayın yargıyı bağımlı hale getirmeyin yoksa tuz da kokacak dedik uyardık dinletemedik iktidara. O zaman Evet diyenlerin vicdanına sesleniyorum, gelin bu kez ‘hayır’ deyin aynı hatayı tekrarlamayın” diye konuştu.

CHP’li Umut Oran ve CHP İl Başkanı Enver Kiraz, Malatya Doğanşehir ve Akçadağ’daki yoğun çalışma nedeniyle programın sarkması üzerine basın toplantısını il başkanlığı yerine Esnaf ve Sanatkar Odaları Başkanlığında düzenledi.

Eski bir işadamı olduğunu anımsatan Umut Oran, 30 yıldır bu ülkeye vergi ödemiş birisi olarak bir şeyler söylemek istediğini kaydetti. Geçmişte Anadolu’ya gittiğinde parti ayrımı yapılmaksızın siyasetçilerin bir araya gelerek o bölgenin nasıl kalkınacağın tartıştığını, sonuç da alındığını, GAP’ta dahi bu yolun izlendiğini anımsattı. “Atatürk’ün her fabrika bir kaledir” sözünü anımsatan Umut Oran, “Ne oldu da bugün bu noktaya geldi ülke?” diye sordu. Siyasetle ticaretin bir arada olamayacağını düşündüğü için ticaretten ayrıldığın artık tamamıyla siyasetin içinde Türkiye’yi nasıl ileri götüreceğini insanların tamamının nasıl mutlu ve kalkınmış olabileceğine çalıştıklarını söyledi. Umut Oran şöyle konuştu:

SOMALİDE TARIM ARAZİSİ KİRALADILAR

Ülkede tarımı bitirdiler gittiler Somali’de tarım arazisi kiraladılar. Böyle bir şey kabul edilebilir mi, Türkiye nasıl bu hale getirilebilir. Türkiye tarım arazilerinin üçte birini artık ekip dikemiyor çiftçinin borcu nedeniyle ya banka bu arazilere el koymuş ya da çiftçi mazot tohum ilaç alamıyor.

24 YAŞINDA 8 ÇOCUKLU SURİYELİ

4 milyon Suriyeli Türkiye’de misafir ediliyor, dünyada en yüksek sayıda Türkiye’de bulunuyorlar. Ülkemizin eti ne butu nedir, bunun sonu nereye varacak? Geçen hafta Bursa’daydım bir doktor yanıma geldi söyledi geçen hafta 24 yaşında Suriyeli bir kadının doğumunu yaptırmış 8. Çocuğu dünyaya gelmiş … Bu ülkenin sonu nereye varacak?

FETÖ DARBESİ 2010 REFERANDUMUNDAN KAYNAKLANIYOR

15 Temmuz’da Türkiye büyük bir darbe girişimi yaşadı. Bunun sebebi nedir ta 2010’daki referanduma kadar uzanıyor. O zaman da uyardık yapmayın yargıyı bağımlı hale getirmeyin yoksa tuz da kokacak dedik uyardık dinletemedik iktidara. O zaman Evet dilenlerin vicdanına sesleniyorum, gelin bu kez ‘hayır’ deyin aynı hatayı tekrarlamayın.

ESNAF KARA LİSTEDEN ÇIKAMIYOR

Bütün esnaf kara listeye girmiş batmış kredi istiyor ama bir türlü kara listene çıkamıyor. Biz bunları konuşacağımız yere gelmişiz evet mi hayır mı dalatılan bir konuyu görüşüyoruz. Vatandaşımızı koruyup sorunlarını çözmemiz gerekirken iktidarın dayattığı bir konuyu konuşup.

TURİZMCİ BİTTİ

Antalya kan ağlıyor turizmciler rezervasyon iptalleri nedeniyle inanılmaz kötü günler yapıyorlar. Ama birileri Eyy Almanya ey Hollanda diyor. Bu sorunlar bu şekilde çözülmez. Turizmde bir önceki yıla göre 2016’de yüzde 25 turist sayısı kaybı var, gelirde ise yüzde 30 düşüş var. Rusya ile zaten düzelmedi ilişkiler. Bu durumda turizmci 2017’yi bırakın 2018’i bile karamsar görüyor. Türkiye’nin her yanı yangın yeri gibi cayır cayır yanıyor.

GELİŞMİŞ 20’NİN 18’İNDE PARLAMENTER SİSTEM VAR

Bu ortamda biz de dedik ki kişileri tartışmayalım ülkenin geleceğini konuşalım. Gelişmiş ilk 20 ülkenin 18’inde parlamenter sistem var tek başkanlık örneği ABD’de ama orada da sistemin nasıl işlediğin gördünüz. Trump geldi astı kesti ama hukuk durdu yapamazsın dedi. Öbürü de yarı başkanlık olan Fransa ki orası da demokrasinin beşiği. Bizim cumhuriyetçi parlamenter sistemimiz Atatürk’ün işaret ettiği muasır medeniyet çizgisidir, eksiklikleri olsa da buradan gitmemiz gerekiyor. En kötü durumdaki 20 ülkenin ise 19’u başkanlıkla yönetiliyor ve buralarda iç savaş var bölünme var. Allah bana akıl fikir vermiş yolumuz hangisi olmalı? Yönetim sistemimizdeki eksiklikleri gideriz düzeltiriz ama başkanlık olmaz, bizi geri götürür.

YÜZDE 10 SEÇİM BARAJI OLMAZ

Yüzde 10 seçim barajı olmaz. 2002’de oyların yüzde 44’ü baraj nedeniyle çöpe gitti. Şimdi de kalkmış iki parti olsun daha iyi diyorlar. Hayır doğru değil. Çoğulcu demokrasi daha iyidir. İstikrar yok diyorlar şimdi. Ben iktisatçıyım, geçmişte 11 hükümetle çalıştım, masanın her tarafında bulundum. Geçmiş cumhuriyet hükümetlerine bakınca büyüme, işsizlik, enflasyon her rakam geçmişten iyi değil. 15 yıldır tek parti var durum iyi değil, istikrar sürsün Türkiye büyüsün diyorlar ama böyle değil gerçekler.

GÜVENİLEN KİŞİDEN SONRA NE OLACAK?

OHAL’de seçim süreci olmaz, burada referandumunu konuşmamamız gerekiyordu. Emeklilerin sorunu esnafın sorunu gençlerin işsizliği bunlar nerede? 18 maddenin hiçbirinde bunlar yok. Bütün yetkiyi tek kişiye veriyor! 80 milyonun her yetkisini bir kişiye veriyor. Buün o kişiye güvenebilirsiniz ama o kişinin başına bir şey gelirse kim gelecek yerine? O kişi isterse yerine eşini getirebiliyor, ki Azerbaycan’da örneğini yaşadık, çocuğunu getirebilenler dahi var.

REJİM DEĞİŞİNCE AKAN SULAR DURUYOR

Anayasa mahkemesinin 15 üyesinin 12’sini atayacak, e bu kişiler bir durum olursa onu yargılayabilir mi? Başbakan yok o makamı yok ediyorlar. TBMM’nin içini yetkisini boşaltıyorlar. Rejimi değişiyor, rejim değişikliği dediğiniz zaman akan sular duruyor. 15 yıldır birçok şeyde beni yanılttılar aldattılar dedin. E şimdi ortalık cayır cayır yanarken yangına körükle gidip toplumu ayırmanın hayırcıları darbece hain olarak nitelemek kabul edemiyorum, üzülüyorum.

KARIŞ KARIŞ GEZİYORUM DAHA İYİ BİR TÜRKİYE MÜMKÜN

Daha iyi bir Türkiye mümkün, herkesin mutlu olduğu Türkiye’yi birlikte yaratacağız. İnşallah 16 nisanı cumhuriyetimizi koruyarak daha da yükselterek geçireceğiz. Ama hemen ertesi gün oturup parlamenter sistemi nasıl daha iyi çalıştırabiliriz oturup ona çalışmamız lazım. Çalışıyorum Anadolu’ya karış karış geziyorum gittiğim yerleri gördükçe de umut oranım artıyor.

malatya

13

Umut Oran Anadolu yollarında



 

CHP’li Umut Oran, “sadece referandum değil #Memleketmeselesi” demek için yarın Balıkesir’de

Sosyalist Enternasyonal Başkan Yardımcısı, CHP’li Umut Oran, referandum için Anadolu’yu karış karış gezmeye devam ediyor. “Bu sadece bir referandum değil #MemleketMeselesi “ diyen Umut Oran yarın Balıkesir’e giderek çalışmalarını sürdürecek.

Balıkesir Umut Oran’ın 12. ili olacak

CHP 24. Dönem Milletvekili Umut Oran, 16 Nisan referandumu için daha önce Adana, Antalya, Bolu, Burdur, Bursa, Denizli, Düzce, Isparta, Kastamonu (Cide), Mersin ve Niğde’ye giderek referandumun ‘hayır’la sonuçlanmasıyla birlikte daha iyi bir Türkiye’nin yaratılabileceğini vatandaşlara anlattı. Diğer illere gitmediği zamanlar İstanbul’un 39 ilçesinde ayrım yapmaksızın çalışan Umut Oran’ın yarınki (16.3.2017) Balıkesir programı şöyle:

12:00…..CHP İl Başkanlığı’nda Basın Açıklaması

14:00….. CHP Edremit İlçe Başkanlığı

14:30….. Edremit Belediye Başkanlığı

15:00….. Edremit Esnaf Ziyareti

Zenginlik İçinde Bir Türkiye İnşa Edebiliriz!



Umut Oran

Bırakın onlar “Ölüleri bile mezardan kaldırıp ‘evet’ dedirtmeye çalışsınlar”; biz, çocuklarımızın geleceği için sadece dirilerimize “hayır” dedirtelim. 

Bırakın onlar “durmadan şiddet çağrısı yapsınlar, toplantıları basıp kavga çıkartsınlar”; biz, hayırlı bir Türkiye için ele ele vermeyi seçelim. 

Bırakın onlar “dil sürçmelerinden” yola çıkıp itibar cellatlığına soyunsunlar; biz, İzzet Baysallar gibi, Türkan Saylanlar gibi, bir hayır duası için mücadele edelim. 

Sosyalist Enternasyonal Başkan Yardımcısı CHP’li Umut Oran, Türkiye’nin 15 yıldır aralıksız olarak “dedikodu siyasetine” mahkûm edildiğini, herkesi düşman olarak gören iktidar bloğunun her yerde vatan hainleri olduğunu öne sürdüğünü belirtti. Umut Oran, “Bırakın onlar ‘ölüleri bile mezardan kaldırıp ‘evet’ dedirtmeye çalışsınlar’; biz, çocuklarımızın geleceği için sadece dirilerimize ‘hayır’ dedirtelim. Bırakın onlar ‘durmadan şiddet çağrısı yapsınlar, toplantıları basıp kavga çıkartsınlar’; biz, hayırlı bir Türkiye için ele ele vermeyi seçelim. Bırakın onlar “dil sürçmelerinden” yola çıkıp itibar cellatlığına soyunsunlar; biz, İzzet Baysallar gibi, Türkan Saylanlar gibi, bir hayır duası için mücadele edelim” dedi.

Neden insanca ücret yok, neden işsizim?

CHP’li Umut Oran yaptığı yazılı açıklamada şunları kaydetti:

Dünyanın her yerinde sınıfsal eşitsizlikler, emek sömürüsü, kadına yönelik şiddet, yoksulluk ve ırkçılık salgın gibi yayılırken alternatif vadeden siyasilerin sesi kısılmak istenmektedir. Sabahtan akşama kadar çok ağır şartlar altında çalışan emekçilerin “Neden insanca yaşayacak ücret elde edemiyorum?” sorusuna popülist iktidarların herhangi bir cevabı yoktur. Yıllar boyunca üniversite amfilerinde dirsek çürüten gençlerin “Neden işsizim?” haykırışlarına verilen yanıtların tamamı insanı göz ardı eden, istatistik oyunlarını kitlelere dayatan cinstendir.

Emekliler, çiftçiler perişan

Emekliler perişanlık içinde yaşam mücadelesi verirken çiftçiler sadece mazot parasını çıkarabilmek için ter dökmektedir. Ancak bu düzenin egemenleri maaş yerine hamaseti, iş yerine şiddeti, dayanışma yerine ötekileştirmeyi tercih etmektedir.

15 yıldır dedikodu siyasetine mahkumuz 

Türkiye 15 yıldır aralıksız olarak “dedikodu siyasetine” mahkûm edilmiştir. İktidar bloğuna bakılırsa herkes düşmandır, her yerde vatan haini vardır ve nerdeyse tüm sorunların cevabı “kaba güçle” açıklanmaktadır. Oysa Türkiye’nin temel sorunlarına ciddi cevaplar bulması gerekmektedir. Dünya büyük bir hızla gelişirken “herkese bağırarak”, toplumu sürekli “korkutarak”, herkesi birbirine “düşman ederek” ülkemiz gelişemez.

Daha iyi bir Türkiye mümkün

İktidar bloğunun iddialarının aksine “daha iyi bir Türkiye mümkündür!” Ele ele verip çalışarak, insanca üretip adaletlice paylaşarak ve hiç kimseyi arkada bırakmayarak yaşamak mümkündür. İngiliz, Alman, Fransız emeklisi Antalya’da aylarca tatil yapabiliyorsa Türk emeklilerinin yaşam standartlarını yükseltmek mümkündür. Sadece düşmanlık üreten bu düzene “hayır” deyip, Anadolu’nun binlerce yıllık kardeşlik ve dayanışma kültürüne sahip çıkabilmek de mümkündür. Bunun için ilk hedef 16 Nisan’dır!

Dil sürçmesinden itibar cellatlığına 

16 Nisan’da bırakın onlar “Ölüleri bile mezardan kaldırıp ‘evet’ dedirtmeye çalışsınlar”; biz, çocuklarımızın geleceği için sadece dirilerimize “hayır” dedirtelim.

Bırakın onlar “durmadan şiddet çağrısı yapsınlar, toplantıları basıp kavga çıkartsınlar”; biz, hayırlı bir Türkiye için ele ele vermeyi seçelim.

Bırakın onlar “dil sürçmelerinden” yola çıkıp itibar cellatlığına soyunsunlar; biz, İzzet Baysallar gibi, Türkan Saylanlar gibi, bir hayır duası için mücadele edelim.

Milletin ferasetine inancım tamdır ve halkımdan yana hiçbir şüphem yoktur! Bir kere hayır deyip 1001 hayır işleyebiliriz. Düşmanlık üreten bu düzeni değiştirip insana hizmet edecek yepyeni ve zenginlik içinde bir Türkiye inşa edebiliriz!

Basın Açıklaması:

Zenginlik İçinde Bir Türkiye İnşa Edebiliriz

Umut Oran Isparta’da



“Bahçeli bilerek provoke ediyor”

“Sinan Oğan’a yönelik sözleri, çöküşünü gösteriyor”

ISPARTA

CHP 24. Dönem Milletvekili Umut Oran, Sosyalist Enternasyonal toplantısı için gittiği Kolombiya’dan döner dönmez ayağının tozuyla Isparta’ya giderek referandum için Anadolu’yu karış karış gezmeye devam etti. Umut Oran, “Benim tespitlerimin aynısını hem hükümet üyeleri hem de Sn. Devlet Bahçeli tespit etmiş olacaklar ki sürekli olarak kitleleri provoke eden, şiddet ortamının yaratılması için ağır beyanatlarda bulunan, bir çeşit kaos ortamı doğsun ve hayır diyen yurtseverler çalışmaktan vazgeçsin diye tansiyonu yükselten açıklamalar yapıyorlar” dedi.

Gençlerle buluştu

Referandum için daha önce Adana, Bolu, Burdur, Denizli, Düzce, Kastamonu (Cide), Mersin, Niğde’ye giderek referandum değil #memleketmeselesi diyen Umut Oran, Isparta’da ilk olarak Süleyman Demirel Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Topluluğu üyesi gençlerle buluştu. Umut Oran, daha sonra CHP Isparta İl Başkanlığına geçerek İl Başkanı Eyüp Ersoy ile birlikte basın toplantısı düzenledi. Partililerin ilgisi nedeniyle izdiham yaşanan basın toplantısında Umut Oran, özetle şöyle konuştu:

Güçlü Hayır rüzgarı

Tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biri olan 16 Nisan “tek adamlık referandumuna” sayılı gün kala Isparta’dayım. Buraya gelirken güçlü bir “hayır” rüzgârıyla karşılaşacağımı düşünüyordum ve tahminlerimde yanılmadığımı gördüm. Parti ayrımı yapmadan, her partiden yurttaşımızın “Yüce Meclis’in işlevsizleştirilmesinin nasıl sonuçlar doğuracağını” gayet net bir şekilde gördüklerini müşahede ettim. Aslında bu durum Türk Milletinin ne büyük bir sağduyuya sahip olduğunun da göstergesi zira “hayır” kampanyası için gittiğim Anadolu’nun her ilinde ve ilçesinde aynı tabloyla karşılaştım.

Bahçeli bilerek provoke ediyor

Benim tespitlerimin aynısını hem hükümet üyeleri hem de Sn. Devlet Bahçeli tespit etmiş olacaklar ki sürekli olarak kitleleri provoke eden, şiddet ortamının yaratılması için ağır beyanatlarda bulunan, bir çeşit kaos ortamı doğsun ve hayır diyen yurtseverler çalışmaktan vazgeçsin diye tansiyonu yükselten açıklamalar yapıyorlar.

Oğan’a yönelik sözleri, çöküşünü gösteriyor

Hele hele Devlet Bahçeli’nin sırf kendi karşısına Genel Başkan Adayı çıktı diye bir ülkücüye, saygın bir milliyetçi olan Sinan Oğan’a yönelik yaklaşımını büyük bir talihsizlik ve siyaseten çöküşün son noktası olarak görüyorum. Saldırganı kınamak yerine adeta hedef göstererek “yapılan işin yarım bırakılmamasını” istemek en hafif ifadeyle “insanlıktan uzaklaşmak” demektir.

Bahçeli geleneksel MHP siyasetinden uzaklaşıyor

Görünen o ki Sayın Bahçeli, 17 Nisan sabahında siyaseten biteceğini gördüğü için “kayıtsız ve şartsız olarak” AKP’ye teslim olmuş, AKP politikalarının sözcülüğüne soyunmuş ve MHP tabanını “geleneksel MHP” siyasetinden tamamen uzaklaştırmayı hedeflemektedir. Başkanlık sistemine geçildiği anda MHP’nin siyaseten yok olacağını bilmesine rağmen Sayın Bahçeli’nin böyle bir tavır alması kendi koltuğunu milletin bekasının üstüne koyduğunu ortaya koymaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki her partiden yurtseverler vatanın birliği ve milletin bekası için “hayır” demeye hazırdır ve 16 Nisan akşamında açılacak ilk sandıklarla beraber 80 milyon kere hayır denecektir.

Türkiye’de yaşayan her bir yurttaş, bir İngilizin, Fransızın ya da Norveçlinin nerdeyse 1 yılda yaşadığı olayı 1 haftada yaşıyorlar. Bu anlamda son 15 yılda yaşadığımız sorunlar aslında yüzlerce yıllık bir hasar yarattı. Bu millet hiç olmadığı kadar kutuplaştırıldı. Bu coğrafya tarihte duyulmadığı kadar çok küfrü ve hakareti duydu. İnsanlar sırf demokrasiden ve Türkiye’nin geleceğinden yana tavır alıp “hayır” çalışması yürütüyorlar diye fişlendi, gençler tutuklandı. Geride kalan 15 yılda yaratılan “mağdurlar ordusu” AKP’li olmayan herkesi kapsar hale geldi. ÖSS sorularıyla beraber gençlerin emekleri, KPSS sorularıyla emekleri çalındı. Üniversitelerden yargıya kadar eşitsizlik, liyakatsizlik ve adam kayırma temel hale geldi. Bu anlamda ben Türkiye’yi “Dünyanın en çok mağdurunun yaşadığı ülke” olarak görüyorum. Ancak bu durum böyle devam edemez! Yeniden normalleşmek, yeniden demokrasimizi güçlendirmek, yeniden insanca, hakça yaşayacağımız bir düzen kurmak zorundayız.

Bunu tersine çevirebiliriz

Biz bunların hepsini tersine çevirebiliriz. Ancak öncelikle Türkiye’yi bataklığa sağlayan bu anlayışa bir dur dememiz gerekiyor. 16 Nisan bu anlamda bir milat. Ben 16 Nisan’da sandığa giden yurttaşların sadece tek adamlığa değil işsizliğe hayır, yoksulluğa hayır, adam kayırmacılığa hayır, kadınların aşağılanmasına hayır, çocuk işçiliğine hayır, düşmanlaştırmaya hayır, kavgaya ve gürültüye de hayır! diyeceğine inanıyorum.

Hep beraber bunu başarabiliriz. Önce hayır deyip hemen ardından insanca bir düzen kurabiliriz. Ben buna yürekten inanıyorum. Siz dostlarımla beraber sandıklardan hayır çıkaracağımıza ve gerçekten adil bir düzen kuracağımıza, Türkiye’nin zenginliğinden herkesin pay alacağı bir aydınlanma çağını başlatacağımızı biliyorum. Çünkü yolu doğruya, hakka ve adalete doğru olanlar için kaybetmek diye bir şey yoktur. Bu itibarla her birinizi hayırlı bir Türkiye için verdiğiniz mücadeleden dolayı tebrik ediyor. Yüce Türk milletinin bekası için omuz omuza “hayır” oyu için emek veren her partiden her bir yurttaşa teşekkür ediyorum.

Daha sonra esnaf ziyareti yapan Umut Oran, Isparta merkezin ardından Eğirdir’e giderek partililerle buluştu.

Umut Oran, Denizli’de CHP’ye Umut Oldu – Habercikuş



CHP Denizli Gençlik Örgütü’nün düzenlemiş olduğu Referandum Türkiye’si paneline katılan 24. Dönem CHP İstanbul Milletvekili Umut Oran, Denizlili CHP’lilere umut oldu. Sabah 09.00’da Denizli Çardak Havalimanı’ndan çıkarak çevre ilçelerde vatandaşlarla bir araya gelen Oran, vatandaşları dinledi onlara referandum sürecinde neden Hayır oyu kullanacakları hakkında bilgi verdi.

IMG_7926

Sosyalist Enternasyonel Genel Başkan Yardımcısı ve CHP’nin önceki dönem Milletvekili Umut Oran, CHP Gençlik Kolları’nın daveti üzerine Denizli’de düzenlenen Referandum Türkiye’si paneline katıldı. Oran’a CHP Denizli İl Başkanı Teoman Sancar, CHP Parti Meclis Üyesi Gülizar Biçer Karaca, CHP Gençlik Kolları Başkanı İbrahim Abuşaha, Merkezefendi İlçe Gençlik Kolları Başkanı Tugay Odabaşıoğlu, CHP Denizli Milletvekili Kazım Arslan’da eşlik etti.

1

Haberci Kuş TV’den Aslı Öztabak’ın sorularını yanıtlayan Sosyalist Enternasyonel Genel Başkan Yardımcısı ve CHP’nin önceki dönem Milletvekili Umut Oran, Denizli’nin sorunlarını ele aldı. Denizli’ye ilk defa gelmediğini kaydeden sevilen siyasetçi, Denizli son dönemlerde gelişmek yerine geriye gitmiş. Ekonomisiyle görüntüsüyle bir büyükşehir değil kasaba havasında, yolları köstebek yuvasına dönmüş, ekonomik olarak gerilemiş dedi. Aslı Öztabak’ın sorularını yanıtlayan Oran, sorularımıza tüm samimiyetiyle cevap verdi.

İŞTE O RÖPORTAJ:

CHP Gençlik Örgütü’nün davetiyle Denizli’ye gelen Umut Oran, Esnaf Sarayı Konferans Salonu’nda yeni anaya değişikliğine niçin hayır denilmesi gerektiğini hakkında konuşma yaptı. Konferansta konuşmacı olan Oran’dan önce CHP Denizli Milletvekili  Kazım Arslan, Parti Meclisi Üyesi Gülizar biçer karaca, İl başkanı Teoman Sancar kısa konuşmalar yaptı. Salona sığmayan bir kalabalık ile gerçekleşen konferansa katılım beklenilenin üstünde oldu. Konferansta konuşma öncesinde salonda bulunan herkes hayır yazılı pankart kaldırdı.

ori_manset-61-23-53

111111124.Dönem CHP İstanbul Milletvekili Sosyalist Enternasyonel Genel Başkan Yardımcısı Umut Oran Türkiye’nin bugün gereksiz bir tartışmanın içine sürüklendiğini kaydetti. CHP’li Umut Oran; “ Karış karış Anadolu’yu geziyorum. Anlatması zor bir durum. Ama anlatacağız, haklıyız, kazanacağız. 1 kişi  kuyuya 1 taş atıyor, 80 milyon o taşı çıkarmak için uğraşıyoruz.  Dünya  insanlar Mars’a gitmeye çalışırken, bilim ve teknoloji ile yeni 3 boyutlu yazıcılarla  insan organları  kopyalanabilirken, bilim yapay zeka ile uğraşırken biz nelerle uğraşıyoruz? Bizim yolumuz  Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi ‘ muasır medeniyetler seviyesidir’ ama biz bugün nelerle uğraşıyoruz” dedi. Umut oran daha sonra Anayasa değişikliğinin getireceği olumsuzlukları sıralayarak neden hayır denmesi gerektiğini anlattı.

Konferans soru cevaplarla son bulurken Oran ise Denizli’den gitmeden Çardak’ta son defa partilileriyle bir araya gelmek üzere harekete geçti.

16 Nisan Yol Haritası – OdaTV



oda

16.02.2017

Hayatta en hakiki yol gösterici olarak aklı ve bilimi kabul edenler için karşılaşılan zorlukları aşmanın en kestirme yolu: Özeleştiri yapmak, akla ve bilime dayalı çözüm önerileri ortaya koymaktır.

İçinde bulunduğumuz zaman diliminin ortaya koyduğu ve bizlerin aşmak zorunda olduğu en büyük zorluksa “Başkanlık Referandumu” süreci ve ardından Türkiye’yi aydınlık günlere ulaştıracak olan mekanizmaları inşa edebilmektir. Son 15 yıl içinde yaşanan olaylar göz önüne alındığında şartların uygun olmadığını, başarı şansının düşük olduğunu ya da bu kavganın kaybedildiğini düşünenler çıkacaktır ancak unutmamak gerekir ki “Umutsuz durum yoktur; umutsuz insan vardır!”

Türkiye Cumhuriyeti’nin şanlı geçmişi ve ondan ayrılamaz tarihiyle Cumhuriyet Halk Partisi, tüm olumsuzluklara rağmen, var olabilmenin ve yeniden doğmanın simgeleridir. Bu itibarla; özgürlükten, demokrasiden, Atatürk ilkelerinden ve doğrudan yana olan Türk Milleti için “başarısızlık” gibi bir olasılık yoktur. Tam aksine gelinen nokta, çok büyük bir dönüşüm için en uygun şartların var olduğu bir duruma işaret etmektedir.

AKP’nin 15 yıldır devam eden masallarının tüm yaldızları dökülmüştür; rant ve inşaat temelli, tüketime dayalı ekonomi politikaları iflas etmiştir ve çok açıktır ki hukuksuzlukların, korkuların, haksızlıkların tavan yaptığı bu dönem yepyeni bir Türkiye kurma iddiasındakiler için çok geniş bir hareket alanı yaratmaktadır.

AKP; liberallerle, PKK’yla ve FETÖ’yle yürüdüğü yollarda tüm kurucu kadrolarını ve iddialarını kaybetmiştir. AKP’nin elinde kalan tek ve en güçlü silahsa “alternatifsizlik” iddiasından başka bir şey değildir. Ancak “alternatifsizlik” söylemi bile AKP’nin çaresizliğine kanıt sayılmalıdır zira ne kadar propaganda yapılırsa yapılsın “iktidarı alabileceğini gösteren ilk hareket” AKP’nin devasa görülen ama içi boş olan tüm mekanizmalarının da yerle bir olmasını sağlayacaktır.

Bu anlamda tüm ipler AKP’nin karşısında mevzilenen geniş halk kesimlerinin elindedir. Türkiye’yi yönetebileceğini, alternatif politikalar üretebileceğini, huzuru, güvenliği, adaleti ve sağlıklı işleyen bir ekonomiyi kurabileceğini gösterenler 15 yıllık yıkım sürecini de tersine çevirenler olarak tarihe geçeceklerdir.

O halde, “Başkanlık Referandumu” sadece bir “evet-hayır” denklemi olarak ele alınmamalıdır. Zaten “hayır” üzerine kurulu bir kampanyanın da tek başına başarı şansı yoktur! Zira kitlelerin ihtiyaç duyduğu ve dört gözle beklediği şey; “kuru bir hayır kampanyası” değil güçlü bir meydan okumadır!

Tüm tartışmayı “Başkanlık Rejiminin Olumsuzlukları” üzerine hapsetmek aynı zamanda AKP’nin istediği tartışma zemininde olmayı kabul etmek demektir. Zira referandum ne kadar “evet-hayır” denklemine mahkûm edilirse AKP de o kadar rahat edecektir çünkü böyle bir tartışma durumun aciliyetini ve muhalif unsurların iktidar hedefini değil sadece “teknik bir itirazı” öne çıkarmak anlamına gelecektir.

HAYIR KAMPANYASI YERİNE İKTİDAR YÜRÜYÜŞÜ

İster spor müsabakalarında ister siyasette olsun en iyi takipçinin bile ulaşabileceği nokta ikinciliktir! İktidarı çok iyi takip eden partiyse en fazla ana muhalefet unvanına sahip olacaktır. Fakat Türkiye’nin mevcut sorunları ana muhalefet ya da muhalefet olunarak değil iktidara ulaşarak çözümlenebilir. Vatanın birliğini ve milletin huzurunu garanti altına almak için iktidar olmak zorunludur.

Başkanlık Referandumu özelinde “Evet’in karşısına Hayır’ı koymak”takipçilik anlamına gelecekken “Başkanlığın” karşısına “Yükselen Türkiye”idealini koymak ve tüm süreci “iktidar hedefiyle” yürütmek zafer anlamına gelecektir.

O halde soru şu olmalıdır: “Başkanlık Referandumu Nasıl İktidar Tartışmasına Çevrilebilir?”

Cevap basittir: “İktidar Yürüyüşüne Başlayarak!”

Bir hareketin sadece “hayır kampanyası” yürütmesiyle “İktidar Yürüyüşü” başlatması arasında derin farklar olduğu açıktır. İlkinde bir reklam şirketiyle anlaşıp aynı sözlerle, aynı tavırla ve aynı kadrolarla çalışma yürütülürken ikincisinde “topyekûn bir seferberlik hali” ve sonu gelmez bir “arayış” hâkimdir.

Hayır Kampanyası; rakibin iddialarını çürütmeye odaklıyken “İktidar Yürüyüşü” kendi iddialarına odaklanmak demektir.

Hayır Kampanyası; kısa vadeli hamleleri esas alırken “İktidar Yürüyüşü”uzun vadeli stratejik hedeflere ulaşmak için atılan taktik adımları esas alır.

Hayır Kampanyası; içinde bulunulan durumu kabul edip, eldeki imkanları harekete geçirirken “İktidar Yürüyüşü” atıl kalan tüm güçleri örgütler ve büyük hedefe uygun olarak harekete geçirir.

Hayır Kampanyası; denenmiş olanı “daha iyi sunma” iddiasındayken “iktidar yürüyüşü” denenmiş ve başarısız olmuşu tamamen reddedip denenmemiş ve başarı getireceğine inanılanı yaratma derdindedir.

O halde ikinci bir soru daha gündeme gelir! “Kitleler, bir hareketin iktidar olabileceğine nasıl inanır?”

Sorunun binlerce cevabı var gibi görünse de vazgeçilmez olan şart: “Yetkinliğin İspatıdır!”

Yani “İktidar Yürüyüşü” başlatan hareketin kitleleri ikna edebilmesinin ilk koşulu “iktidar yetkinliğine” sahip olduğunu gösterebilmektir.

Ancak iktidar yetkinliği sanılandan daha zor bir ispat sürecidir. Zira iktidarı hedefleyen herhangi bir hareket için “bahane bulma” özgürlüğü yoktur.

Örneğin, “AKP’nin medya tekeli var! Bize basında yer verilmiyor!” deme şansı yoktur. Medya yer vermiyorsa tek tek bireylere ulaşılmalıdır!

“AKP; devletin tüm gücünü kullanıyor!” deme şansı yoktur. AKP’nin devlet gücüne karşı milletin gücü harekete geçirilmelidir.

“AKP’nin yetişmiş kadroları, eski siyasetçileri var!” deme şansı yoktur. Onların kadrolarına karşı yepyeni kadrolar vitrine çıkarılmalıdır.

“AKP’nin rant üzerinden bir arada tuttuğu tarikatlar, cemaatler var!” deme şansı yoktur. Onların tarikat örgütlenmeleri varsa milletin de sessiz ama doğrudan yana milyonlarca evladı vardır; onlar bulunmalıdır.

Bir başka deyişle “iktidar yetkinliğini” ispat edecek olan hareket “tüm bahaneleri zihninden silmeli ve yenilgiyi çağrıştıran tüm söylemlerden kurtulmalıdır.

Bahaneler ortaya koymadan siyaset yapmak sanıldığı kadar kolay değildir. Bahaneleri bir kenara bırakmak demek her anlamda “çözüm ortaya koymak” da demektir. O halde bahane siyasetini terk eden her hareket için yoğun bir kadro değişimi zorunludur.

On yıllar boyunca “Ama onlar dini kullanıyor!”, “Ama onlar yalan söylüyor!”, “Ama onlar %70’lik sağ bloktan oy alıyor!” demeye alışan ve iktidar hedefiyle siyaset yapmayı unutan pek çok siyasinin bu yeni dönemde alıştıkları koltuklardan kaldırılmaları gerekmektedir. Aksi halde her aşamada iktidar yürüyüşünü baltalayacaklardır zira karşılaşılan ilk zorlukta “bahane bulmaya” ve kendi “inançsızlıklarını” yaymaya gayret edeceklerdir.

Ancak hatırlanmalıdır ki “kadro değişimi” demek yeni ihtiyaçların doğurduğu yapıları inşa etmek ve bu yapılara uygun kişileri bulup görevlendirmektir. Bir ilin milletvekillerinin bugün değişmesine ihtiyaç da olanak da yoktur ancak o ilin kanaat önderlerini alanlara sürecek yeni platformların yaratılmasına, yeni yöntemlerin denenmesine ve yeni arayışların canlı tutulmasına herhangi bir engel de yoktur. Tüm hayatını Cumhuriyet mücadelesine vakfetmiş ailelerin yeni kuşak üyeleri her yerde ve göreve hazır beklemektedir. Onların var olduklarını ve yetkin olduklarını yurdun dört bir yanındaki Gezi Direnişlerinde gördük. Öyleyse seferberlik ruhuna uygun olarak her birini saflarımıza çekmek sorun olmamalıdır.

Yetkinlik İspatı’nın bir başka yanıysa “Ne Yapılacağının ve Türkiye’nin Nasıl Yükseltileceğinin” ortaya konabilmesiyle ilgilidir. Bu konu iki yönlü olarak ele alınmalıdır. Bunlardan biri “Yeni Sözler” üzerinden ispat, diğeriyse “Yeni Figürler” üzerinden ispattır!

Bir önceki maddeyle de bağlantılı olan bu durumda örneğin Türkiye’nin ekonomik sorunlarının nasıl çözüleceğine dair hem yeni sözler bulunmalı hem de yepyeni figürlerin kişisel yetkinliklerinden faydalanılmalıdır. Örneğin kendi bölgesinde başarılı yatırımlar yapmış, bölge ekonomisine katkı sağlamış, istihdam yaratmış, namuslu bir iş adamının ekonomiye dair sözünün inandırıcılık açısından gücü tartışılmazdır. Zira sözün müstakil doğruluğu kadar sözün sahibinin kişisel itibarı da zirvededir ve bu durum en uygun kombinasyonu yaratmaktadır. Bu sayede sözle sözü eden arasındaki uyumsuzluk tamamen ortadan kaldırılmış olur. Müflis tacirin ağzından çıkan doğru söz nasıl kategorik olarak inandırıcı bulunmuyorsa dürüst ve yetkin rol modellerin ağzından çıkan doğru da kategorik olarak inandırıcı bulunacaktır. Bu sayede bugüne kadar yaşanan “iletişim kazalarının” yaşanma ihtimali de ortadan kalkmış olacaktır zira söz de yenidir sözün sahibi de yenidir. Söz de itibarlıdır, sözün sahibi de…

Yetkinlik İspatının olmazsa olmazların bir diğeri “yaratılan iklimdir!”

Kendi hayaline inanmayan lider, destekçilerini; başaracağına inanmayan destekçiler de potansiyel seçmenleri ikna edemezler. İnancın göstergesiyse hayatın her alanıdır. Bahsedilen inancın somut yansıması “arı kovanı” gibi olmaktır. Hareketin hayatın her alanında ve anında var olması, seferberlik ruhunu yansıtması ve başarıya duyulan inancın gözle görülür kılınması hayatidir. Eğer iddia “varlık-yokluk” kavgasında olduğumuzsa o halde bu iddiaya uygun örgütlenme ve çalışma yürütülmesi kaçınılmazdır.

Eğer iddia “uçurumdan önceki son çıkışsa” uçuruma doğru sürüklenenlerin can havliyle yapacağı kadar cesur ve kararlı olmak zorunludur.

Eğer iddia “son şansımız” olduğu savıysa “son şansı yeni bir başlangıç için kullanma” hevesini göstermek de gereklidir.

Yani ağızdan çıkan her kelimenin özgül ağırlığına uygun bir örgütlenme, mücadele ve irade ortaya konularak inandırıcılık elde edilmelidir. Aksi her durum “yalancı çobanlık” olarak adlandırılacak ve Cumhuriyetçi kitlelerin moral motivasyonunu sanılandan çok daha fazla düşürecektir.

O halde “varlık-yokluk” kavgası için bir “cephe” inşa etmekten daha doğal bir şey yoktur.

Her şeyin aynı ad altında yapılması gerekli değildir. Ancak her şeyin büyük stratejik hedefe uygun olarak ve geçmişten dersler alınarak yapılması gibi bir zorunluluk vardır; hem de yakıcı bir zorunluluktur bu!

Örneğin: Baroların temel görevlerinden biri “Hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak ve korumaktır.” Kanımızca bu görev pasif anlamda yorumlanamaz. Şayet “Başkanlık Rejimiyle” birlikte “Fiilen Denetlemez Bir Tek Adamlık” getirilmek isteniyorsa yurdun dört bir yanındaki Barolar’ın asli görevi aktif olarak sahada olmak ve halkı uyarmaktır.

Mevcut durumda bu görevin eksiksiz olarak yerine getirilmesini sağlama görevi de Cumhuriyetçi Cepheye ve doğal olarak Cumhuriyet Halk Partisi’ne düşmektedir. İktidar Yürüyüşü’ne odaklanan hareketin bir yandan da toplumun tüm örgütlü kesimlerini birleştirmesi ve doğru cepheye saf tutmalarını sağlaması ertelenemez bir görevdir.

Aynı durum sendikalar, demokratik kitle örgütleri ve meslek odaları için de geçerlidir. Bu kurumları ve benzerlerini alternatif yapılanmaların içine sokmak, ihtiyaç halinde onların öncülüğünü desteklemek ve her durumda mücadeleyi genişletmek mecburidir. Bu tutum aynı zamanda “Yükselen Türkiye’nin Nasıl Olacağının” göstergelerinden biri olacaktır.

Bu noktada “İktidar Yürüyüşüne” odaklanmış bir muhalefetin bazı noktalarda ön alması ve meseleyi tanımlarken ortak kavramlar kullanması açısından birkaç temel önerinin ele alınmasında fayda görülmüştür.

1) Bu Bir Parti Meselesi Değildir!

Bu bir memleket meselesidir. Söz konusu vatandır ve ulus devlettir. Türkiye’nin varlık-yokluk kavgasında gelinen nokta partileri aşan bir durumdur. Mücadelenin merkezinde sadece “bir parti” yoktur. Yine mücadelenin merkezinde tek bir “kişi” de olmamalıdır

O halde tüm siyasi partiler de bireyler de ancak kendilerinden daha büyük ve geniş cephenin örgütlü birer parçası olabilirler. CHP’ye düşen “ortak cepheyi” inşa etmek ve ülkenin birliğinden yana olan herkesi aynı cephede mücadele saflarına katmaktır. Bu noktada ilk adım “Milli Kuvvetler Merkezi’ni” yani tüm süreci yönetecek olan Merkezi inşa etmektir. Milli Kuvvetlerin ilk görevi mücadelenin eşgüdümünü sağlamak ikinci göreviyse bu ortak cephede yer alacak her toplum kesiminin temsilcilerini bir araya getirmektir. CHP’de Genel Başkanlık yapmış tüm Genel Başkanlar bu Merkez’in doğal üyeleri olarak kabul edilmeli ve aktif olarak sahada kullanılmalıdır. Aynı zamanda “Başkanlık Rejimine ve ülkenin bölünmesine HAYIR” diyen tüm siyasi parti liderleri ve örgütlü toplum kesimlerinin temsilcileri de bu ortak merkezin içinde yer almalıdır. Alınacak her karar, atılacak her adım Milli Kuvvetleri Merkezinden çıkarılarak gerekli olan mücadele ahengi oluşturulacaktır.

2) Ulusal Seferberlik İlan Edilmelidir!

Gün, her saniyenin değerli olduğu ve sorumlulukların asla ertelenemeyeceği bir gündür. “Ulusal seferberlik” ruhuna ve bu ruhun canlı tutulmasına ihtiyaç vardır. Yazana da çizene de konuşana da ilan dağıtana da ihtiyaç vardır. Her bir üyeye, her bir seçmene yapabileceği ne varsa o görevi vermek seferberlik ruhunun gereğidir. 18 yaşındaki üniversite öğrencileri de 75 yaşındaki emekliler de aynı ruhla harekete geçirilmeli ve Türkiye’nin birliği garanti altına alınana kadar asla durulmamalıdır. Kuruculuktan kurtarıcılığa giden yolun gereği de budur.

3) Gerçekleri Anlatma Heyetleri Oluşturulmalıdır

Türkiye’nin birliği sadece bir partinin sorunu olmadığına göre CHP dışında yer alan ancak aynı cephede bulunan tüm partilerden ve siyasi kimliği olmasa da tüm toplum kesimlerinden kanaat önderleri “7 Bölge” Esasına göre bir araya getirilmeli ve “Gerçekleri Anlatma Heyetleri” oluşturulmalıdır. Sanatçıların, Sporcuların, Demokratik Kitle Örgütü Temsilcilerinin oluşturacağı bu heyetler sorumlu oldukları bölgeleri il-il, ilçe ilçe dolaşarak gerçekleri halka anlatacaklardır. Medyanın bizlere yer vermesi beklenmeden doğrudan doğruya halka ulaşılacaktır.

4) Partinin Tüm İnsan Kaynağı Aktifleştirilmelidir

Bölünme riskiyle karşı karşıya olduğumuz bu dönemde mücadele dışında tutulabilecek tek bir kişi bile yoktur. Hangi iç çekişmenin tarafı olursa olsun, hangi kalp kırıklığını yaşadıysa yaşasın Cumhuriyet Halk Partisi’nde bugüne kadar görev almış her MYK üyesi, PM üyesi, Milletvekili, il ve ilçe başkanlarıyla, Belediye Başkanları ve Meclis Üyeleri bağlı bulundukları il ve ilçe başkanlıklarında kurulacak olan “Milli Dayanışma Komiteleri”nde görevlendirilmelidir. Oluşturulacak olan komitelerde görev alacak ilgili kişiler hedef ildeki tüm ilçelerde ve köylerde aktif saha çalışması yürüterek“Tek Adam Rejimine karşı” ülkenin birliği için çalışmalar yürüteceklerdir. Komiteler sadece CHP tabanını değil, MHP ve AKP tabanındaki sağduyu sahibi “hayırcıları” da birleştirecekler aynı zamanda da oy vermek için sandığı gitmeyen büyük kitleye ulaşacaklardır.

5) Partinin Tüm Gücü “Hayırcılar”la Birleştirilmelidir

Başkanlık adı altındaki bölünme sürecinde Türkiye’nin birliği için kararlılık gösteren her bir örgütlü gruba destek vermek partimizin ana hedeflerindendir. Özellikle Milliyetçi Hareket Partisi’nin Türkiye’den yana tavır almış tabanıyla ve onların temsilcileriyle iş birliği halinde olmak, onlar üzerinde kurulacak her türlü baskıya karşı dayanışma sergilemek vazgeçilmez görevler olarak görülmelidir. OHAL bahane edilerek “hayırcılara” izin verilmemesi, salon tahsis edilmemesi ya da fiziki tehdide maruz kalmaları halinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin örgütlü gücü her birimiyle “hayırcılara” destek olmalıdır.

6) YSK Mutlaka Denetlenmelidir

Son 15 yıldır devletin tüm önemli kurumlarını FETÖ’cülere açan iktidar bloğunun bu haksız uygulamasından YSK da nasibini almıştır. Bilgi Edinme Hakkı Kanunu çerçevesinde elde ettiğim ve hem kamuoyuyla hem de partimle paylaştığım belgelere göre bugüne kadar yapılan her seçimin “şaibeli” olduğu düşünülebilir. Zira FETÖ’nün YSK’da çok önemli bir varlığa ulaşmış olduğu ispatlanmıştır. Ancak FETÖ mensuplarının görevlerinden uzaklaştırılması yerlerine getirilenlerin liyakat esasına göre tespit edildiği anlamına gelmemektedir. Bu anlamda olası ilk referandumun da %100 adil ve şeffaf olduğuna inanmak mümkün değildir. Tüm seçim sürecinin ve YSK’nın; seçmen kütüklerinin hazırlanmasından kullanılan teknik altyapıya ve sandık görevlilerinden oyların sayımına kadar tek tek analize tabi tutulması, denetlenmesi ve alternatif önlemler alınması mecburidir. Özgür iradesiyle “hayır” oyu vererek Türkiye’nin bölünmesini engelleyecek olan Türk milletinin tercihinin “seçim hileleriyle” tersyüz edilmesine müsaade edilmemelidir. Oy ve Ötesi gibi sivil inisiyatiflerle iş birliğinin yanında tüm şaibeleri ortadan kaldıracak etkin bir modelin geliştirilmesi önemlidir ve asla ihmal edilmemelidir.

7) “Yalanlara Karşı Bilim Kurulu” Oluşturulmalıdır!

Bugüne kadar yaşanan deneyimler AKP zihniyetinin hiçbir seçimi sadece “seçim koşullarında” değerlendirmediğini ve eldeki tüm imkânların seçim sonuçlarını etkilemek için kullanıldığını defalarca göstermiştir. AKP’nin bu alışkanlığını Başkanlık Referandumu sürecinde de tekrarlayacağı bilinmelidir. Özellikle “milliyetçi” taban üzerinde etki yaratmak için, hiçbir stratejik anlamı olmayan ama kitlelere yönelik propaganda imkânı verecek birkaç göstermelik hamle gelebilir. Ege Denizinde, Yunanistan’ın Türk adalarını hukuksuz şekilde “işgal etmesine” seyirci kalan AKP’nin bugünlerde Kardak’ın Türkiye’ye ait olduğunu hatırlaması “referandum” yatırımı olarak görülebilir. Zira Türkiye’nin Ege’deki ve Kıbrıs’taki hakları ve çıkarları AKP’nin hiçbir zaman umurunda olmamıştır. Benzer bir durum yıllarca “pazarlık yapılan PKK” ve Türkiye’nin çıkarlarına ters olmasına rağmen desteklenen Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi üzerinden de gerçekleştirilebilinir. Bu anlamda, AKP, “sınırlı ve anlaşmalı bir askerî harekât” ya da “gerginlik politikasını” referandum sürecinde tercih edebilir. Aynı şekilde CHP’yi ve diğer “Hayırcıları” hedef alacak karalama kampanyalarına karşı da hazırlıklı olunmalıdır. Toplumda kısa süreli şok etkisi yaratacak hamlelere karşı iletişimcilerden, siyaset bilimcilerden ve askeri uzmanlardan oluşacak bir “Yalanlara Karşı Bilim Kurulu”na ihtiyaç vardır. AKP’nin manipülatif hamlesi gelmeden önce gidişatı yorumlayıp, gerekli önlemleri ve söylemleri de ortaya koyacak olan bu yapı “stratejik düşünme ve proaktif politika geliştirme” konularında mevcut olan eksiklikleri de ortadan kaldırmaya yardımcı olacaktır.

Elbette bu öneriler sadece “İktidar Yürüyüşü” perspektifinde olduğu müddetçe anlamlı sonuçlar doğuracak “Kuru Bir Hayır Kampanyası”temelindeyse başarı şansı azalacaktır. Zira kitleler alternatif bir yetkinlik görme ihtiyacı içindedir. İktidar yetkinliğini ispat edemeyen bir hareketin yapacağı hamlelerin hedefi bulması düşük bir ihtimaldir zira sorun “evet-hayır” değildir. Kitleler bir çıkış aramaktadır ve güvenilir bir rehberlik gösterilmediği sürece mevcut durumun yani statükonun korunmasından yana tavır alabileceklerdir.

Türkiye’nin bugünkü ihtiyacı her anlamda “İktidar Alternatifi” olabileceğini ispat edecek bir hareketin başlatılması ve her aşamada bu hedefin gerçekçi olduğunun ispatlanmasıdır. Bu noktada kuruluşun partisi olan Cumhuriyet Halk Partisinin “kurtarıcılığa” yeniden soyunması ertelenemez bir görevdir. CHP; daha adil, daha güvenli, daha zengin ve daha huzurlu bir Türkiye yaratılabileceğini ve bunu da ancak CHP öncülüğündeki Cumhuriyetçi kadroların gerçekleştirebileceğini göstermek zorundadır.

Geçmiş kötü deneyimlerden dersler alarak, yanlışta ısrar etmeyerek ve mutlaka “iktidarı hedefleyerek” bu karanlık dönem aşılabilir.

Aklın ve bilimin öncülüğü, Türk Milletinin doğrudan ve haktan yana tavır alma alışkanlığıyla birleştirildiğinde ortaya çıkacak tek sonuç “zaferdir.”

Zafere giden “İktidar Yürüyüşünün” ilk adımı en zor ama mutlaka atılması gereken adımdır.

Ön yargıları yıkacak ve bizleri yeniden “kutlu bir zafere” taşıyacak olan bu ilk adım bizlere “iktidar yolunu” açacaktır.

Başkanlık Referandumu da ancak iktidar yürüyüşünün bir aşaması olarak görülür ve büyük stratejik hedefin bir parçası olarak ele alınırsa anlam kazanacaktır.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin ve Mustafa Kemal Atatürk’ün kararlı bir neferi olarak benim yapacağım şey de gerçekleri tüm toplum kesimlerine anlatmak ve bu yolda yürüyen herkese omuz vermektir.

Bu anlayış içinde Anadolu’nun her karışını adımlamaya, her yurttaşımla “cumhuriyet” için bir arada mücadele etmeye kararlıyım. Değerli dava arkadaşlarımı da bu yolda yanımda göreceğime eminim.

En Derin Dayanışma Duygularımla,

Umut Oran – Sosyalist Enternasyonal Başkan Yardımcısı 24.Dönem CHP İstanbul Milletvekili

Odatv.com

Etkinlikler

Sonuç Bulunamadı

Üzgünüz, hiç bir gönderi kriterinizle eşleşmedi