Yazılar

Kriz var mı? Yok mu?



5T HASTALIK – VİRÜS / KRİZ
Yaşadığımız krize çok farklı teşhisler konuluyor, farklı değerlendirmeler yapılıyor. Ancak hemen hemen herkesin hem fikir olduğu nokta bunun finans-bankacılık sistemi kaynaklı bir finansla kriz olduğu yönünde… IMF de bu krizi Dünya’nın 1930’lardan bu yana karşılaştığı yüzyılın krizi olarak nitelendiriyor. Krizde finansal sistemin yeterli ölçüde denetleme ve düzenlenme mekanizmasının çalışmamasının ana nedenlerden biri olduğu öngörülüyor ( emlak ve finans sektörleri ).
Bir Koyun – On Post
Üçkâğıt Ekonomisi

TÜRKİYE’DE MALİ SEKTÖR ( BANKACILIK VE FİNANS SEKTÖRÜ ) YIKILMADI AYAKTA
Oysa Türkiye’de durum oldukça farklı… Bir türev ekonomi olması ve 2002 yılında -bir önceki hükümet döneminde- başlayan bankacık sisteminin düzenlenmesine yönelik yapısal reformlar sayesinde bankalarımız ve finans sistemimiz bu krize bir anlamda aşılı girdi. Dünyadaki finansal mikroptan çok az ölçüde etkilendi.  Adeta dünyadaki bankalar zatüre oldu bizin bankalarımız griple durumu kurtardık.
Türkiye’de kriz virüsü Reel Sektörü sarmış bulunmaktadır.
Pazar Daralması
Kredi Darboğazı ve Pahallı Finansman

TÜRKİYE’DE KRİZİN ADINI KOYMAK LAZIM
DÜNYADA BANKALAR BİZDE FABRİKALAR BATTI

Türkiye’de kriz Reel Sektörde ; yani Üretimde, İstihdamda, İhracatta ve Yatırımda.
Büyük küçük tüm işletmeler, fabrikalar tehdit altında.
Reel anlamda bir çöküşün göstergeleri = ( Yıllık izinler – Ücretsiz izinler – Üretime ara verme – Kısıtlı çalışma )
Buna ilave borçlu veya taahhüdü olan birçok fabrika %50 kapasite ile yaşam mücadelesi vermekte.
Son altı yıl boyunca izlenen yanlış politikalar sonucu direncini yitiren Türkiye Ekonomisi Küresel Kriz ile birlikte şiddetli bir kaosun içindedir.
Dünya ile Türkiye’deki durumu kıyaslamak adına şu noktanın bir kez daha altını çizmek gerekiyor. Dünyada yaşanan kriz finans bizde reel sektör krizi… Bu durumun kanıtı, dünyada bankaların bizde ise fabrikaların batıyor olması…

DOĞRU TEŞHİS KONMAZSA DOĞRU TEDAVİ UYGULANAMAZ
Bugün Türk sanayicisinin, ihracatçısının, emekçisinin geldiği nokta açısından en trajik nokta ise son 8 ayda hükümetin ekonomiye ilk müdahaleyi çok kötü yapması hatta yapmamış olmasıdır. Nasıl bir kaza sırasından en değerli evre kazayı izleyen bir saat içinde yapılacak olan ilk müdahale ise bir ekonomik kriz için de en hayati dönem krizi izleyen haftalar, aylardır. Krizin akut hale geldiği 8 ayda büyük bir sorumsuzluk ile karşı karşıya kaldık.
Krizin dünyada akut hale geldiği Amerikalı dev mortgage şirketleri Fannie Mae ve Freddie Mac`in battığı Eylül ayında Başbakan ‘Kriz Yok’  açıklaması yaptı. Türkiye’de işçi çıkarmaların başladığı Ekim ayında Başbakan ‘Bu kriz de inşallah bizi teğet geçecek’  derken Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Şimşek: ‘Kriz var ama bize bir şey olmayacak’ dedi.  İşçi çıkarmaların rekor düzeye ulaştığı, tezgâhların susmaya başladığı aralık ayında Başbakan ‘Kriz Psikolojik’ dedi.  Fabrikaların kapandığı, kepenklerin indiği Mart ayında Başbakan ‘Kriz yok, iş bilmediklerinden batıyorlar  !!!’ ( Beceriksizlikle suçlanan ve kapatırsan ya da işçi çıkartırsan hesabını sorarım diye tehdit edilen ).
Dünya’da kriz birinci öncelikli gündem konusu iken Türkiye Yerel Seçim, Medya – İktidar Savaşı, Davos ve Hukukun Siyasallaşması ile ilgili konularla uğraştı.

DİKKATE VE CİDDİYE ALINMAYAN KRİZ İLE İLK 9 AY
Bu süreçte Türkiye’nin ekonomik kaybına dair rekorlarla dolu birkaç rakam…
– 2009 Ocak itibarıyla İŞSİZLİK bir önceki yıla göre 1 milyondan fazla artarak 3,650 milyona ulaştı.
– 2009 Mart ayında SANAYİ ÜRETİMİ bir yıl öncesine göre %20.9 daraldı.
– Son  7 ayda İHRACAT %37 daraldı. Krizin akut hale geldiği 2008 Eylül’de 12,8 Milyar $ olan aylık ihracatımız  2009 Mart’ta 8,1 Milyar  $ a geriledi.
– Bu yılın Mart ayında KAPASİTE KULLANIM oranı %64 ile son 20 yılın en düşük oranına indi.

SORUN BUGÜNÜN YA DA SON DOKUZ AYIN DEĞİL SON ALTI YILIN SORUNU İDİ
Nadir de olsa bazı yorumlar duyuyorum. Bazıları diyorlar ki; hükümet 6 yıl ekonomiyi iyi idare etti. Ancak krizde ekonomi direksiyonunun kontrolünü kaybetti. Krizde direksiyonun kontrolünü kaybettiği doğru ancak 6 yıldır ekonomiyi iyi idare ettiği koca bir balon. Bu 6 yıl dünyadaki ekonomik konjoktürün onca avantajının Türkiye’de müflis bir tüccar gibi heba edildiği bir dönem oldu. Dünyadaki bahar havası nedeniyle pek fark etmedik. Son 6 yılda neredeyse bütün ekonomik trendler yıldan yıla aşağı doğru seyrediyordu.
2002 yılında 51 milyar dolar olan İTHALAT 2008 yılında 4 misli artışla 202 milyar dolara yükseldi. Bu dönemde DIŞ TİCARET AÇIĞI da 4.5 misli artarak 15 milyar dolardan 70 milyar dolara çıktı. Yine bu dönemde 130 milyar dolar büyüklüğündeki DIŞ BORÇ 247 milyar dolara  yükseldi ( Borç Stoğu 2 misli arttı ).  Son altı yılda 80 yılda yaptığımız 57 milyar dolar büyüklüğündeki CARİ AÇIK üç misli katlanarak 157 milyar dolara fırladı.
Son 6 yıl çok başarılı değildi. Trend aşağıya doğruydu. Yurtdışındaki olumlu dinamiklere paralel olarak Türkiye de büyüdü. Ancak bu dönemi Brezilya gibi yapısal dönüşüm için değerlendiremediği için krizde en fazla etkilenen gelişmekte olan ülke oldu.
Son 6 yılda nasıl bir balon ekonomisi haline geldiğimizi bu yılsonunda kişi başına düşen GSMH’daki büyük daralma ile daha da net göreceğiz. Hükümetin açıkladığı ekonomik programa göre 2009’da GSMH 579 milyar dolara gerileyecek. Bu da kişi başı GSMH’nın 8,100 dolar düzeyine gerileyeceğini işaret ediyor. Ancak TÜİK geçtiğimiz yıl milli gelir hesaplama yöntemini değiştirmesiyle birlikte oluşan %31.6 oranındaki balon da hesaba katıldığında 2009 sonunda kişi başı GSMH 5,590 dolar düzeyinde gerçekleşecek.
Özetle son 6 yılda sadece şirketlerimizin karlılığı, verimliliği erimedi, vatandaşımızın cebindeki para da daraldı. Büyümeye rağmen yüksek faiz düşük kur, öngörülenden %100 sapan bir Enflasyon hedefi, bir yıl için öngörülenin 2 ayda erişildiği Bütçe açığı, Ekonomi politikası, işsizlik, bölgesel ve sosyal sorunlar, göç ve terör-güvenlik sorunlarında artışa neden oldu.

ÇÖZÜM: İSTİHDAM ODAKLI İHRACAT HEDEFLİ, SEKTÖREL KÜMELENME İLE BÖLGESEL KALKINMA İÇEREN YENİ BİR EKONOMİ PROGRAMI

Türkiye’de tek sorun yok, sorunlar çok boyutlu, bu sorunları çözmek için TEK FORMÜL yerine, aynı anda peş peşe FARKLI FORMÜLLERLE çözüm gerekmektedir.
Bu noktada Türkiye’nin ivedilikle hızlı ve agresif bir kalkınma hamlesi başlatması gerekmektedir. Bu hamleyi gerçekleştirirken Türkiye’nin farklı nitelik gösteren çok fazla sorunu bulunduğu gerçeğini unutmamalıyız. Bu anlamda hedefi Türkiye’nin istihdam, ihracat ve katma değer sorunlarını çözecek farklı modelleri ivedilikle gündem almalıyız.
Ben bu bağlamda 6 yıldır, ihracat hedefli istihdam odaklı, sektörel kümelenme bölgesel kalkınma modelini öneriyorum. Asgari ücret uygulamasının kaldırılması, istihdam üzerindeki vergilerin kaldırılması, enerji maliyetlerinin diğer ülkeler seviyesine çekilmesini öneriyorum.
Sektörel kümelenme projesinin hayata geçirilmesi için bütün bilgi altyapısının hazır olması bu noktada önemli bir avantajdır. 2006 yılında her ilin potansiyel vadeden sektörleri ve gelişim planları ortaya kondu. Bu sektörlerin ilgili illerde gelişimi için hangi teşviklerin hangi koşullarda sağlanması gerektiğine dair bir yol haritası da bilinmektedir. Bu doğrultuda hükümetin biran önce harekete geçerek bu potansiyeli değerlendirmesi gerekmektedir.

İNSAN KALKINMADIKTAN SONRA EKONOMİK KALKINMA BİR İŞE YARAMAZ
Önce İnsan – Onurlu Yaşam Hakkı
Bu ekonomik kalkınma modelinin yanına eşgüdümlü bir şekilde sosyal kalkınma projesi yerleştirmeliyiz. Mardin’de geçtiğiz hafta 40’dan fazla vatandaşımızın vahşice katledildiği olay sorunun derinliğini ortaya koymaktadır. Bu azgelişmişlik portresini aslında temel evrensel verilere baksaydık çok önceden tespit edebilirdik.

OECD VERİLERİ MARDİN KATLİAMININ ÖNCÜ GÖSTERGESİ GİBİ

OECD’nin geçtiğimiz günlerde yayınladığı ve farklı ülkelerdeki temel toplumsal durumun fotoğrafını çekmemizi sağlayan çalışmaya göre, Türkiye neredeyse bütün temel toplumsal sorunda Meksika ile birlikte en kötü performans gösteren 2 ülkeden biri konumunda. OECD verilerine göre Türkiye;  “nüfusa oranla istihdam”, “gelir eşitsizliği”, “65 yaşında ömür beklentisi”, “bebek ölümleri”, “bilgi seviyesi yeterli olmayan öğrencilerin oranı”, “mutluluk algısı”, “kişi başına net milli gelir” başlıklı yedi göstergede “kırmızı ışık” uyarısı aldı. Yine göstergeler, çocukların en fazla zorbalıkla karşılaştığı ülkelerin Türkiye ve Yunanistan olduğunu ortaya koyuyor.
Rapor adeta Türkiye’nin sadece ekonomik anlamda değil sosyal anlamda da geri kalmışlığını belgeliyor. Ne kadar üzülsek de ancak böyle bir ülkede Mardin’deki benzer katliamlar yaşanabilir.

TÜRKİYENİN YENİ SİYASET ANLAYIŞI ZAMANI
ZİHNİYETTE VE EYLEMDE DEĞİŞİM ZAMANI

Evet hepimiz görüyoruz, yaşıyoruz. Türkiye’nin toplumsal, ekonomik ve siyasal sorunları o kadar köklü ve büyük ki, bu sorunlarla ancak yine büyük kapsayıcı bir bakış açısıyla baş edebiliriz. Öncelikle siyaset anlayışımızda, kültürümüzde köklü bir değişime gitmemiz gerekiyor. Maalesef bugün siyasetçilerimiz, parti liderlerimiz en temel konularda dahi sağlıklı bir diyalog kuramıyorlar. Yüz yüze görüşmek yerine medya üzerinden atışmayı tercih ediyorlar. Bu yaklaşım yerine sorun değil çözüm üreten bir siyaset kültürü geliştirmeliyiz.
1- Kutsala dayanmayan; inançlar üzerinden değil gerçekler üzerinden siyaset anlayışı.
2- Sahici üzerinden, şeffaf, samimi,  hesap verebilen bir siyaset anlayışı.
3- Kayırmacı olmaya, demokrasiyi benimseyen ve içselleştiren bir siyaset anlayışı.
4- Geçmiş üzerinden değil geleceğe dönük bir siyaset anlayışı.
5- Desantralize, yerele inanan, yerele güvenen, yerele proje ve düşünce üretme şansı veren bir siyaset anlayışı.
6- Yenilikçi ve karşılıklı öğrenmeye dayanan bir siyaset anlayışı.
7- Çatışmacı değil uzlaşımcı ve paylaşımcı bir siyaset anlayışı.
8- Farklılıklara olanak veren bir siyaset anlayışı.
Bu yeni siyaset kültüründen hareketle; katılımcı, çoğulcu, müzakereci, paylaşımcı, uzlaşmacı, projeci, şeffaf, performansa dayalı, farklılıklara olanak veren bir anlayışı siyasette hakim kılmalıyız. Ancak bu anlayış hakim olduğunda ülkemizde siyasetçiler bir araya gelerek ülke sorunlarına hep birlikte çözüm bulmak adına katkı sunacaklardır. Aslında bu yeni siyaset kültürüne dair umut verici örneklerle de zaman zaman karşılaşıyoruz.
Geçtiğimiz 1 Mayıs öncesinde DİSK Tekstil İşçileri Sendikası’nın, Türkiye’de tekstil sektörünün ve sanayicisinin sorunlarını ortaya koyan, sorunlara çözüm öneren ilanını bu bağlamda güzel bir örnek olarak değerlendirebiliriz. Bu ilan çatışma yerine dayanışmayı ön plana çıkaran örnek bir girişimdir.

SMART – AKILLI SİYASET İÇİN SOMUT PROJELER
Elbette bu kültürün ve anlayışın kendiliğinden gerçekleşmesini bekleyemeyiz. Siyaseti yapısal olarak değiştirecek adımlara imza atmalıyız. Bu doğrultuda, yeni bir siyasi partiler yasası, daha katılımcı, denetlenebilir seçim sistemi oluşturmalıyız. Parti içi demokrasinin, hesap verilebilirliğin siyasette yaşam bulması için gerekli yasal düzenlemeleri gerçekleştirmeliyiz.

SONUÇ :
Dünya’da Kriz vardır.
Türkiye’de Kriz vardır.
ÇÖZÜM : 5 T + Diyalog + Smart Siyaset

Kadın Emeği Davet Bekliyor, Hem de HEMEN!



Tarihsel gelişimi, insanlığın daha güzele daha iyiye doğru yürüyüşünü durdurabilir miyiz? Türkiye’yi dünyanın gelişmiş ülkelerindeki gelişim dinamiğinden koparabilir miyiz? Maalesef bu konuda birçok örnek verebilirim. Sadece kadın politikaları, kadınların işgücüne katılımına dair izlenen politikalar dahi bu bağlamda acı bir örnektir. Dünyanın ulaştığı nokta ile tezat oluşturan durumumuz ibret  vericidir.

İşte birkaç örnek…

* Dünyada ilk defa gelişmiş ülkelerde kadınların işgücünde aldığı pay erkekleri yakaladı. Örneğin, artık ABD’de iki çalışandan biri kadın… Türkiye’de ise ancak dört çalışandan biri kadın… AB ve OECD ülkelerinde çalışabilecek durumdaki kadınların %55-65’i çalışıyor. Bu oran her geçen gün de artıyor. Türkiye’de ise bu oran sadece %23. Üstelik her geçen gün daha da azalıyor.

* Türkiye’de gerçek işsizlik rakamını gösteren tarım dışı işsizlik oranı erkeklerde %14,7 iken kadınlarda %22 düzeyinde. Oysa gelişmiş ülkelerde kadın işsizlik oranı erkeklerden daha düşük. Örneğin, ABD’de resesyondan sonra işsiz kalan her 4 kişiden 3’ü erkek. Yine ABD’de kadın işsizlik oranı %8.6 iken erkek işsizlik oranı %11.2…

AVRUPA İLE KADIN EMEĞİNDE AYRIŞTIK

* Başta Norveç gibi Kuzey ülkeleri, özel sektörde de kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık uyguluyor. Norveç, 2002 yılında yaptığı yasal düzenleme ile kamu ve özel şirketlere, yönetimlerinde kadınların yüzde 40 oranında temsil edilme zorunluluğu getirdi. Aradan geçen 8 yılda Norveç’in 400 büyük şirketinde kadınlar yönetimde yüzde 40 oranında temsil ediliyor.

İspanya ve Hollanda da 2015 yılına kadar uygulanmak üzere benzer kanunları kabul etti. Kendimizi bir parçası olarak gördüğümüz Avrupa ülkeleri, artık kadınların üst yönetiminde temsil edilmesi gibi meselelerle uğraşırken Türkiye, Dünya Ekonomik Forumu 2009 Küresel Cinsiyet Eşitliği Raporu’na göre (The Global Gender Gap Report 2009) 134 ülke arasında sondan 6’ncı sırada yer alıyor. Arkamızda sadece Suudi Arabistan, Benin, Pakistan, Çad ve Yemen var. Yine aynı endeksin 2007 tarihli çalışmasında Türkiye, kadın istihdamında 128 ülke arasında 123. sırada yer alıyor. Daha da trajiği 2010 yılı Türkiye’sinde; çalışma çağındaki 25.8 milyon kadın nüfusun yüzde 27’sine denk gelen 7 milyon kadınımız okuma yazma bilmemekte veya hiç eğitim görmemiş durumdadır.

* Oysa araştırmalar, kadınların işgücüne katılmalarının genel ekonomi üzerinde de çok olumlu etkileri olacağını öngörüyor. Örneğin, dünyanın önde gelen finans kuruluşlarından Goldman Sachs’ın hazırladığı çalışmaya göre, işgücünde artan kadın çalışan sayısının GSYİH’yı İtalya’da %21, İspanya’da %19, Japonya’da %16, Amerika Fransa ve Almanya’da %9 ve İngiltere’de %8 oranında arttıracağını öngörüyor.

HÜKÜMET, KADINLARIMIZI 4 YILDA 24 SIRA GERİLETTİ

Evet, yukarıda aktardığımız sorunların birçoğunun uzun bir geçmişi var. Ancak bu durum Türk siyasetinin son 30 yılında tam hakim olan sağ iktidarların ve son 8 yılda ülkeyi yöneten AKP iktidarının sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor. Çünkü AKP iktidarında, dünyadaki bütün bu hızlı gelişmelere rağmen Türkiye’de kadınların durumları geriledi. Örneğin, Dünya Ekonomik Forumu’nun “Küresel Cinsiyet Eşitliği Raporu”nda 2006 yılında dünya ülkeleri arasında 105’inci sırada yer alan Türkiye aradan geçen 4 yılda 129’uncu sıraya geriledi.

AKP iktidarının istihdamda uyguladığı bıyıklı kriteri, bürokraside kadınların yönetimden dışlıyor.  The Washington Institute adlı Think Tank’ın bu kapsamda derlediği verilere bakalım:

* Bugün 26 bakanın sadece ikisi kadındır. 25 müsteşar arasında tek bir kadın yoktur. 85 müsteşar yardımcısı arasıdan sadece 3’ü kadındır. Kamuya bağlı kurumlarda 139 genel müdür arasında sadece 8’i kadındır.

* Türkiye’de öğretmenlerin %40’ı kadın olmasına rağmen, Milli Eğitim Bakanlığı’nın tepesinde yer alan 27 bürokrat arasında tek bir kadın yok. Türkiye’de mühendislerin %35’i; doktorların %30 kadın olmasına rağmen, yine Sağlık, Tarım, Enerji gibi farklı bakanlıkların tepe kadrolarında kadın bulunmuyor.

AKP, YÖNETİMDE ERKEK OLİGARŞİ TARAFTARI

* Aslında AKP’nin kadına bakışını en güzel özetleyen örneklerden biri Yüksek Yargı ve Adalet Bakanlığı’nda kadınların temsilidir. Türkiye’de avukatların yüzde 33’ü kadın olmasına rağmen siyasi iktidarın yönetimindeki Adalet Bakanlığı’nda tek bir üst düzey bürokrat yer almamaktadır. Diğer taraftan, siyasi iktidardan bağımsız özerk ve AKP iktidarının her fırsatta hedef aldığı Yüksek Yargı’da kadınlar, Türkiye ortalamasının çok üzerinde yer almaktadır. Danıştay üyelerinin %49’u, Yargıtay üyelerinin %20’si, Anayasa Mahkemesi’ndeki 13 üyeden 2’si kadın. Özetle, AKP’nin kadın karşıtı ideolojisi düşünüldüğünde Yüksek Yargı’yı hedef almaktaki gayesi anlaşılabiliyor.

KADIN İSTİHDAMINA SON TEHDİT

Kadının emek dışına itildiği bu ortamda gündeme gelen yeni bir yasla uygulama, 100 binlerce yeni kadını emek dışına itecektir. Buna göre, özellikle düşük eğitimli kadınların en kolay iş bulabildiği tekstil ve hazır giyim sektörü tehlikeli ve ağır işler kapsamına alınıyor. Böylece sektörde çalışan kadınlar ayda 5; yılda 60 gün ekstra özel günleri nedeniyle izin alabilecek. İlk başta kadın emeği adına olumlu görülen bu yasa çok daha büyük kadın kitlelerini emek dışına itecektir. Bu uygulama %44 ile Türkiye ortalamasının çok üzerinde kadın istihdam eden ve Türkiye şartlarında kesinlikle ‘ağır ve tehlikeli’ işler sınıfına yerleştirilemeyecek tekstil sektöründe kadın istihdamını dışlayacaktır.
Halihazırda yaşam savaşı vermekte olan tekstil ve hazır giyim sektörünü hızla kadın çalışan sayısını azaltmak mecburiyeti ile karşı karşıya bırakacaktır.

KADIN İŞÇİLERDEN ALINAN KESİNTİLER AZALTILSIN

Bu noktada Türkiye’de kadın istihdamının makul ölçülere gelmesi için acil bir eylem planı öneriyor. Bu kapsamda öncelikle şu adımlar atılmalıdır:
• Öncelikle bürokraside ve özel sektörde belirli bir kadın kotası konulmalıdır.
• Hem vatandaştan hem de şirketlerden dünyanın en ağır vergilerini alan devletimiz, kadınların işgücünde kalabilmesi için hamilelik, özel günler gibi dönemlerdeki işgücü kaybını karşılamalıdır.
• Kadın işgücünü teşvik için en pratik yöntemlerden biri kadın işçilerden kesilen SSK primi daha düşük tutulması olacaktır.
• Tekstil ve hazır giyim sektörünün ağır ve tehlikeli işler sınıfından çıkarılmalıdır.

Saygılarımla,
Umut Oran