Yazılar

Demokrasicilik Oyununun Parçası Olmayacağım



“Şipşak Kurultay Israrı Partiye Zarar Veriyor”

“Partinin eski bir yöneticisi, Enternasyonal’in eski yöneticisi olarak davet edilmediğim, konuşma hakkımın dahi olmadığı Kurultay’a katılmayı doğru bulmuyorum.”

“Kurultay’da herhangi bir göstermelik yarışın parçası olunmasını da yanlış bir tavır olarak değerlendiriyorum. Doğal olarak bu kurultayda hiçbir biçimde adaylığım da söz konusu olmayacaktır.”

CHP’li Umut Oran, dünyanın Covid-19 pandemisi yaşadığı, Türkiye’nin tarihin en büyük ekonomik krizlerinden birinin ortasında olduğu, iktidar bloğunun tüm gücüyle kendinden olmayana saldırdığı bir dönemde Cumhuriyet halk Partisi’nin tüm içeriği “açılış-seçimler-kapanış” olan bir “Şipşak Kurultay”a gitmesini eleştirdi. Kurultaya katılmama kararı aldığını da açıklayan Umut Oran, “Delegeleri de önemsizleştiren Şipşak Kurultay ısrarı partiye zarar veriyor. CHP’nin eski milletvekili olarak, Partinin eski bir yöneticisi, Enternasyonal’in eski yöneticisi olarak davet edilmediğim, konuşma hakkımın dahi olmadığı Kurultaya katılmayı doğru bulmuyorum. Demokrasicilik oyununun parçası olmayacağım. Kurultayda herhangi bir göstermelik yarışın parçası olunmasını da yanlış bir tavır olarak değerlendiriyorum. Doğal olarak bu kurultayda hiçbir biçimde adaylığım da söz konusu olmayacaktır. Mevcut CHP üst yönetimini kendi yanlışlarıyla baş başa bırakıp, tarihin herkes hakkında vereceği hükmü beklemeyi uygun görüyorum. Kimsenin kuşkusu olmasın daha iyi bir Türkiye için, daha güçlü bir CHP’yi yaratacağız. CHP içindeki bu değişimi de er ya da geç yapma azim ve kararlılığıyla çalışmalarımıza devam edeceğiz” diyerek kurultaya dair görüşlerini açıkladı.

CHP, 100 Yıllık Geleneği Temsil Etmektedir

Umut Oran, konuyla ilgili olarak bugün yaptığı yazılı açıklamada şunları ifade etti:

Cumhuriyet Halk Partisi, kurtuluş mücadelesi veren ve devlet kuran kadroların partisi olarak, yaklaşık 100 yıllık bir geleneği temsil etmektedir. Kurucu parti olması sebebiyle, aldığı oy oranlarından bağımsız olarak siyasal alanda büyük bir etkinliğe ve ağırlığa sahiptir. CHP, baraj altında da kalsa tek başına iktidar da olsa “denge oluşturucu” parti olma özelliği asla değişmeyecektir. Bu özgün durumu sebebiyle, her yaştan Cumhuriyet çocuğu için CHP, büyük Türk devriminin ve Türkiye Cumhuriyeti’ni gelecek kuşaklara geliştirerek taşıma görevinin de tek başına sahibidir. Bu görev, Genel Başkanlardan da parti yöneticilerinden de bağımsız olarak kuşaktan kuşağa aktarılan kutsal bir vazifedir. Doğaldır ki Cumhuriyetimizi ilelebet yaşatmak için CHP’nin “tek başına iktidar olması” ve “Cumhuriyet çocuklarının yüzünü güldürmesi gerekmektedir.

Ancak özellikle 18 yıllık AKP iktidarında, CHP geleneğine ve fedakâr seçmenlerinin taleplerine aykırı olarak “iktidar bloğu referans alınmış, parti içi demokrasi tüzük ve yönetmelikler eliyle zaafa uğratılmış, üyelerin ve seçmenlerin karar alma süreçlerine katılımları engellenmiş ve ittifak zorunluluğu bahane edilerek partinin kendi yol ve çizgisini oluşturması sürekli olarak engellenmiştir.

Gelinen noktada, 18 yıldır tek başına iktidar olmayı başaran AKP’ye karşı hiçbir mevzi kazanılamadığı gibi, rejim de değişmiş ve devlet tüm kurum ve kurallarıyla beraber “Yeni Türkiye” isimli bir anlayışın hâkimiyeti altına sokulmuştur.

İktidarın Hukuk Tanımazlığına Boyun Eğmek Siyaset Üretmek Değildir

İktidar bloğu, rejimi değiştirene kadar yargı, Türk ordusu ve örgütlü toplum kesimleri başta olmak üzere, tüm devlet kurumlarını ve muhalefet potansiyeline sahip kesimleri “düşman” olarak kodlamaktan geri durmamış; Anayasa Mahkemesi kararları başta olmak üzere yargının neredeyse tüm kararlarını “hukuksuz bir şekilde” tartışma konusu yapmıştır. Yasama, yürütme ve yargı üzerinde tam hâkimiyet sağlanmasının ardındansa gerek kumpas davalarıyla gerekse de “mühürsüz oyların geçerli sayılması gibi” hukuk dışı uygulamalarla tam bir baskıcı yapıya bürünmüştür. Tüm bunlar olurken muhalefet bloğunun “aman bizi suçlamasınlar” ana başlığı altındaki tepkisizliği, Cumhuriyet kurumlarının tasfiyesini hızlandırmak dışında bir sonuç doğurmamıştır. Samimi Cumhuriyet çocuklarının tüm uyarılarına rağmen her türlü yasa dışılığa “boyun eğme” davranışı kitlelere “büyük strateji” olarak pazarlanmıştır. Oysa tarihin hiçbir döneminde rakip partinin her türlü zorbalığını kabul ederek iktidar olabilen bir parti görülmemiştir.

CHP, Kendi Tabanına Rağmen İktidarın Yeni Düzenine Uyum Sağlamıştır

Parti tabanını genişletmek, üye sayısını arttırmak, örgütlenme faaliyetlerine ağırlık vermek, öz evlatlarıyla ve öz değerleriyle siyaset yapmak yerine CHP üst yönetimi, Ekmeleddin Faciasında, dokunulmazlıkların kaldırılmasına onay verme ve açık hukuk ihlallerini sineye çekme konularında iktidarla uyum içinde pozisyon almaktan asla çekinmemiştir. Yaşanan onca seçim yenilgisine rağmen “başarısızlıklar” göz ardı edilmiş ve her seçim sonrasında fatura il-ilçe başkanlıkları başta olmak üzere tüm örgüte kesilmiş, ancak üst yönetim kadrolarında “sorumluluk üstlenen” görülmemiştir. Ancak son yerel seçimde Büyükşehir Belediye Başkanlıklarının kazanılmasındaki tüm başarı ise “CHP üst yönetimi” tarafından sahiplenilmiştir. Oysa kazanılan belediye başkanlıklarının asıl mimarları başta CHP örgütleri ve seçmenleri olmak üzere, belediye başkan adaylarının bireysel çalışmalarıdır. Alınan belediye sayısının artmasının bir diğer sebebi de iktidar bloğunun kendi iç çelişkilerinin yükseldiği bir dönem yaşamış olmasıdır. Bu açık gerçek ortadayken parti üst yönetiminin tüm hikâyeyi “Genel Merkez odaklı bir zafer olarak yansıtması” tam anlamıyla haksızlıktır. Zira 18 yılda kaybedilen tüm seçimlerin sorumlusu ana kademe yönetimi değilse son yerel seçimdeki kısmi başarının sahibi de ana kademe yönetimi değildir.

CHP Üst Yönetimi Kitlelerin Taleplerini Göz Ardı Etmeye Devam Ediyor

Ancak her şeye rağmen, yerel seçimlerde bir başarı olduğu kabul edilse de bu başarının “köklü sonuçlar doğurabilmesi için” yapılması gereken pek çok yenilik vardır. Bu yeniliklerin ilki “özeleştiri mekanizmaları” oluşturmak ve geçmişten ders almaktır. Üzücüdür ki dünyanın Covid-19 pandemisi yaşadığı, Türkiye’nin tarihin en büyük ekonomik krizlerinden birinin ortasında olduğu,  iktidar bloğunun tüm gücüyle kendinden olmayana saldırdığı bir dönemde tüm içeriği “açılış-seçimler-kapanış” olan bir Kurultay’a gitmektedir. Partinin en yüksek karar alma organı olan Kurultay’ın ve Kurultay Delegelerinin bu derece “önemsizleştirilmesi” hem parti geleneğimize aykırıdır hem de yaşanan gerçeklikleri hiç anlamamak demektir. Her yaştan Cumhuriyet çocuğunun sonu gelmez kaygılar ve korkular içinde olduğu bir dönemde 1.370 kurultay delegesini bile sağlıklı bir ortamda bir araya getiremeyecek bir Kurultay’ın “yangından mal kaçırır gibi” yapılmak istenmesi anlaşılır bir durum değildir. Partiye ömrünü vermiş eski milletvekillerinin, yöneticilerin, parti üyelerinin ve halkın katılamayacağı bir Kurultay’dan beklenebilecek bir “yapısal çözüm” yoktur. Bu haliyle Kurultay, kitlelerin taleplerine cevap bulmaktan uzak olacaktır.

Kurultay Israrı Partiye Zarar Veriyor

O halde Korona salgınının ortasında, hiçbir önemli konuyu konuşmadan Kurultay yapma ısrarının sebebi ne olabilir? Bu sorunun “fırsattan istifade” etmek dışında bir sebebi görünmemektedir. Ancak anti-demokratik tüzük ve yönetmelik değişikliklerinin ardından Kurultay’ın da “anlamından” uzak bir şekilde ele alınması, parti tabanında mevcut olan rahatsızlıkları arttırmaktadır. CHP’nin fedakâr örgüt üyeleri ve seçmenleri kendilerini “yalnız, değersiz ve hırpalanmış” hissetmektedir. Yükselen bir “siyasi hesaplaşma” eğilimi Anadolu’yu dolaşan her partili için kolaylıkla görülebilecek bir tepkiye dönüşmüştür. Tüm hayatını CHP’ye adamış aileler ve çocukları, ciddi bir zihinsel kopuş yaşamaktadır. Bugüne kadar iktidar bloğuna yönelmiş olan öfke, artık parti içine ve yönetimine de kaymış durumdadır. Beklentilerle, yaşanan acı deneyimler, yarınlar için kaygı verici olmanın ötesinde “yıkıcı bir tepkinin” habercisidir. Ancak tüm bu sorunlara rağmen “şip şak” Kurultay ısrarı, partiye tahmin edilemeyecek kadar zarar verme kabiliyetindedir. Mevcut koşullarda neredeyse hiçbir üyenin kendisini delegelere tanıtamayacağı ve aday olmak için gereken imzaları asla toplayamayacağı bir Kurultay’ın bugüne kadar biriken sorunları arşa çıkaracağı bilinmelidir.

CHP İç Cephesini Birleştiremezse İktidar Alternatifi Olması Mümkün Değildir

İl ve ilçe kongrelerinde “tek aday dayatması” büyük kırgınlıklara sebep olmuştur. Kongrelerde görev alacak “divan başkanlarının dahi” Genel Merkez’den tespit edilmesi, parti örgütlerini yaralamıştır. Çarşaf liste yerine hemen her yerde “blok liste” uygulamasının yapılması parti tabanında “tek sesli, tek renkli, tek fikirli” bir yönetim oluşturulmak istendiğine dair büyük kuşkular yaratmıştır. Benzer şekilde “kavga görüntüsü vermemek bahanesiyle”, partinin yararına gördüğü fikirleri beyan eden herkese gösterilen “ihraç sopası” tabanın tüm enerjisini yok etmiştir. Gelinen noktada parça parça olmaya doğru giden bir taban oluşmuştur. Oysa rejimin değiştiği ve CHP’nin artan şekilde “hedef haline getirildiği” bir ortamda parti tabanının “birleştirilmesi yani seferberlik ruhuyla tüm Cumhuriyet çocuklarının ortak mücadeleye dâhil edilmesi” dışındaki her yol iktidar mücadelesinde geriye düşmek anlamına gelecektir. 

Bunca Yanlışın Bir Parçası Olmak İstemiyorum

Gelinen nokta, 100 yıllık şanlı tarihimize yakışmayan bir dayatmayla karşı karşıya olunduğunu göstermektedir. Bu nedenle;

-Tabansız, örgütsüz, halksız bir Kurultay’ın, hem de pandemi koşulları altında yapılmasını doğru bulmuyorum. 

-Kimsenin partinin geleceğine dair söz söyleme hakkına sahip olamayacağı bir “parti içi seçim Kurultayını” doğru bulmuyorum. 

-Partiye ömrünü vermiş sembol isimlerin davet edilmediği bir Kurultay ortamına katılmayı doğru bulmuyorum. 

-Ama en önemlisi “demokrasi görüntüsü altında” bir dayatmanın parçası olmayı da doğru bulmuyorum. 

-Bu anlamda eski bir milletvekili, eski bir Genel Sayman, eski bir Genel Başkan Yardımcısı, Sosyalist Enternasyonal Eski Başkan Yardımcısı olmama rağmen “davet edilmediğim ve konuşma hakkımın dahi olmadığı” bir Kurultay’a katılmayı da doğru bulmuyorum.

Kendisini sadece ve sadece Cumhuriyet Halk Partisi’ne, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve büyük Türk milletine karşı sorumlu hisseden bir parti neferi olarak, hiçbir önemli sorunu çözme amacı taşımayan 37.Olağan Kurultay’da herhangi bir “göstermelik yarışın” parçası olunmasını da yanlış bir tavır olarak değerlendiriyorum. Doğal olarak bu kurultayda hiçbir biçimde adaylığım da söz konusu olmayacaktır. 

Parti Yönetimini Yanlışlarıyla Baş Başa Bırakıyorum

Bu itibarla, mevcut CHP üst yönetimini kendi yanlışlarıyla baş başa bırakıp, tarihin herkes hakkında vereceği hükmü beklemeyi uygun görüyorum. Bu tavrımın da tek güç kaynağım olarak gördüğüm Cumhuriyet çocukları tarafından “her yönüyle anlayışla karşılanacağını biliyorum.” 

Ancak dava arkadaşlarımla aldığım bu karar, Türkiye Cumhuriyeti’ni ilelebet payidar kılmak ve Cumhuriyet Halk Partisi’ni tek başına iktidara taşımak iddiamın sonu değildir. Kimsenin kuşkusu olmasın daha iyi bir Türkiye için, daha güçlü bir CHP’yi yaratacağız. CHP içindeki bu değişimi de er ya da geç yapma azim ve kararlılığıyla çalışmalarımıza devam edeceğiz. Her gün güneşin doğduğunu gördüğüm gibi Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu karanlık günleri de mutlaka aşacağını görüyorum. Üyesinden seçmenine kadar her bir Cumhuriyet çocuğuna bir kez daha hatırlatmak istiyorum: Başaracağız! Haklı olduğumuz bu davayı bir gün mutlaka biz kazanacağız. Yılmayacağız, geri adım atmayacağız ve hem CHP’yi hem de Türkiye Cumhuriyet’ini hep birlikte “hak ettiği yere taşıyacağız.” O gün geldiğinde tarihin bu günlere dair verdiği hükmü de herkesin yüzüne karşı okuyacağız!

Demokrasicilik-Oyununun-Parçası-Olmayacağım-1

Muhalefet Toplumu Örgütlemezse İktidarlar Zulmü Sıradanlaştırır



CHP’li Umut Oran, son olarak onlarca baro başkanının yürüme hakkını dahi kullanamayarak Ankara girişinde aç-susuz bekletilmeleri üzerine Türkiye’de yaşanan temsili demokrasi krizinin artık zirveye çıktığı değerlendirmesini yaptı. Aileleriyle birlikte 10 milyonu bulan sınavı ertelenen öğrenciler, 13 milyon civarındaki emeklilikte yaşa takılanlar (EYT) bir milyon atanamayan öğretmen ve sayıları bir milyonu geçen İktisadi İdari Bilimler Fakültesi (İİBF) mezunlarının feryadının iktidar tarafından görmezden gelindiğini anımsatan Umut Oran, “Gelinen nokta vahimdir. Örneğin 85 milyonluk ülkede seçmenin yarısı bir araya gelse ve talepte bulunsa iktidar odakları umursamamaktadır. Her noktadaki muhaliflerin toplumu A’dan Z’ye kadar örgütlemesi, kitleleri inanacakları bir hayale ortak etmeleri ve değişime kendilerinden başlayarak tüm kokuşmuş yapıları dönüştürmesi zorunluluktur. Muhalefet toplumu örgütlemediği müddetçe iktidarlar zulmü sıradanlaştırmaya, bir gün öğrencileri, başka bir gün avukatları yerlerde sürüklemeye ve kendinden olmayan herkese düşmanca yaklaşmaya devam edecektir” dedi.

Konuyla ilgili olarak bugün yazılı basın açıklaması yapan Umut Oran şunları kaydetti:

Dünyanın dört bir yanında olduğu gibi Türkiye’de de “temsili demokrasi” krizi yaşandığı ve iktidarı eline geçiren küçük gruplara karşı halkın sesini hiçbir şekilde duyuramadığı ortadadır. Sadece ülke yönetiminde değil, siyasi partilerde, meslek odalarında ve hatta sivil toplum örgütlerinde dahi, yönetimde bulunan birkaç kişi ve onlara bağlı az sayıdaki insan yüzbinlerce ve bazen on milyonlarca insanın söz haklarını gasp ederek “demokrasi görünümlü” baskı düzenleri kurabilmektedir.

Teoride; örgütlenme, protesto etme, karar süreçlerine katılma, mücadele etme gibi haklar vardır, ancak pratik anlamda halkın, seçmenin ya da üyenin karar alma mekanizmalarını etkileme şansı çok düşüktür. Örneğin, sayıları 2,5 milyon civarında olan ve aileleriyle beraber 10 milyonu geçen öğrenciler, büyük bir mağduriyet yaratan “sınav tarihinin değiştirilmesini” sağlayamazlar, ancak tamamen keyfi olarak ataması yapılan bir unvan sahibi, milyonlarca insanın kaderini değiştirecek kararları fütursuzca alabilir.

Bu Düzende 13 Milyon İnsanın Talebine Kimse Kulak Asmaz

Benzer durumlar hayatın her alanında geçerlidir. Emeklilikte Yaşa Takılan yaklaşık 6,5 milyon insan yani sadece eşleriyle beraber düşünülürse 13 milyon yurttaş, ne kadar “adalet” talep etse de iktidar sahipleri kulaklarını kapattıysa artık çözüm yoktur. Ataması yapılmayan yaklaşık 1 milyon öğretmen, İİBF mezunu olup hayat boyu işsizliğe mahkûm edilmiş milyonlarca genç, hakkı her gün yenen işçiler, sesi duyulmayan işsizler, ne kadar kalabalık olurlarsa olsunlar, “seçtikleri başkanları, milletvekillerini, parti genel başkanlarını, sendika başkanlarını ve hatta dernek başkanlarını” bile etkileyememektedir. Kitleler ne zaman seslerini yükseltseler polis copuyla, medya baskısıyla ya da ayak oyunlarıyla susturulmakta, sesleri kesilmektedir.

Delegenin Ezici Çoğunluğunun İmzasını Almak Bile Bir Genel Başkanı Değiştirmeye Yetmez

2016 yılında MHP’de yaşanan kurultay krizi bu anlamda önemli bir örnektir. Delegenin ezici çoğunluğunun imzalarına ve ortak iradelerine rağmen muhalifler çeşitli ayak oyunlarıyla, baskıyla, iktidar partisinin desteğiyle ve türlü şiddet olaylarıyla engellenmiş ve yok sayılmıştır. Çeşitli dönemlerde CHP’de de benzer olaylar yaşanmış anti demokratik Siyasi Partiler Kanunu’ndan, parti içi demokrasiyi yok eden anti demokratik tüzük ve yönetmeliklerden güç alanlar parti içi muhalefetin ve onlarla beraber “değişim talebini yükselten” milyonlarca seçmenin demokratik taleplerini yok saymışlardır.

Gelinen nokta tam anlamıyla “temsili demokrasi” krizidir zira “gücü eline bir kez geçirenler” kendi ayrıcalıklı pozisyonlarını kaybetmemek için demokrasiyi araçsallaştırmakta ve kitleleri susturmakta hiçbir beis görmemektedir. Fransa’da hayat pahalılığına çözüm isteyen milyonlarca emekçinin feryadı polis copuyla, ABD’de ırkçılığa karşı sesini yükseltenler biber gazıyla, Türkiye’de adalet arayan avukatlar tekmelerle tokatlarla engellenmektedir. Daha utanç verici olan şey, dünyanın neresinde olursa olsun sesini yükseltmek isteyen herkes, kurulan medya tekelleri sayesinde “kriminalize edilmektedir”.

Geniş Toplum Kesimleri “Nefes Alamamaktadır”

Gelinen nokta vahimdir. Örneğin 85 milyonluk ülkede seçmenin yarısı bir araya gelse ve talepte bulunsa iktidar odakları umursamamaktadır. 15 milyon seçmen bir araya gelse ve bir hak istese seslerini duyuramamaktadır. Binlerce avukat yollara düşse ve en iyi bildikleri konularda bir söz söylemek istese umursanmamaktadır. Gazetecilerin kalemleri kırılmıştır, sendikaların gücü tırpanlanmıştır, muhalefetin sesi kesilmiştir. Yani artık geniş toplum kesimleri “nefes alamamaktadır”.

A’dan Z’ye Toplumu Yeniden Örgütlemek Dışında Bir Yol Yoktur

Gidişat her anlamda sorunludur ve temsili demokrasi, gelinen noktada geniş toplum kesimlerinin seslerini duyurmaya yaramamaktadır. Kitlelerin zihinleri, her türlü teknolojik imkanla adeta her gün silinip, her gün yeniden oluşturulmaya ve toplum en küçük birimlerine kadar birbirinden nefret eden yapılara bölünmektedir. Artık sıradan ezberlerle bu zulüm düzenini ortadan kaldırma imkânı yoktur. Bu düzen, zalimin zulmünü yaygınlaştırmak ve her defasında daha büyük zorbalıkları ortaya çıkarmak dışında bir sonuç üretmeyecektir. O halde hem ülke yönetiminde hem siyasi partilerde hem de tüm demokratik kitle örgütlerinde yeni bir söz söylemek, yeni yollar bulmak ve yeni kadrolarla yola devam etmek dışında bir çözüm yoktur. Her noktadaki muhaliflerin toplumu A’dan Z’ye kadar örgütlemesi, kitleleri inanacakları bir hayale ortak etmeleri ve değişime kendilerinden başlayarak tüm kokuşmuş yapıları dönüştürmesi zorunluluktur. Muhalefet toplumu örgütlemediği müddetçe iktidarlar zulmü sıradanlaştırmaya, bir gün öğrencileri, başka bir gün avukatları yerlerde sürüklemeye ve kendinden olmayan herkese düşmanca yaklaşmaya devam edecektir.

Muhalefet-Toplumu-Örgütlemezse-İktidarlar-Zulmü-Sıradanlaştırır-002

İstanbullu, Binalı Yıldırım’ı 23 Haziran’da emekli edecek. 



Bolu’dan Tüm Türkiye’yi uyardı: AKP 24 Haziran’da İstanbul’u Teslim Etmezse Ne Olacak?

CHP’li Umut Oran, Haziran 2015 seçimleri sonrasında hükümeti kurma görevinin CHP’ye verilmemesi, 16 Nisan 2017 referandumunda mühürsüz oyların da geçerli sayılması ve son olarak 31 Mart’ta İstanbul seçimlerinin iptal edilerek Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun mazbatasının elinden alınmasını anımsatarak 23 Haziran için uyardı. AKP İstanbul adayı Binali Yıldırım’ın “Büyükşehirde arıza çıktı” sözünü eleştiren Umut Oran, “Binali Yıldırım seçimden sonra 36 gün ortada yoktu ne zaman ki YSK 6 Mayıs’ta demokrasiye sivil darbe yaptı beyefendi ortaya çıkıverdi ‘yok çaldılar, yok büyükşehirde arıza çıktı’ diyerek, 16 milyon seçmenle dalga geçti. Ben 16 milyon İstanbullu’nun 23 Haziran’da bu arızalı anlayışa gereken dersi vereceğini ve Binali Yıldırım’ı siyasetten emekli edeceğini düşünüyorum” diye konuştu.

CHP Bolu İl Başkanlığında partililer ve basın mensuplarıyla buluşan Umut Oran, burada düzenlediği basın toplantısında Tanju Özcan’ın Bolu Belediye Başkanlığını kazanmış olmasından dolayı CHP İl Başkanı Kazım Karsu ve parti örgütünü kutladı. Tanju Özcan’ı makamında ziyaret edeceğini, Kıbrısçık ve Mengen’e de giderek seçilen CHP’li Belediye Başkanlarını da kutlayacağını belirten Umut Oran toplantıda şunları kaydetti:

İstanbullu, Binali Yıldırım’ı 23 Haziran’da emekli edecek.

Son söz olarak şunu da vurgulamadan geçmek istemiyorum. Binali Yıldırım seçimden sonra 36 gün ortada yoktu ne zaman ki YSK 6 Mayıs’ta demokrasiye sivil darbe yaptı beyefendi ortaya çıkıverdi “yok çaldılar, yok büyükşehirde arıza çıktı” diyerek, 16 milyon seçmenle dalga geçti. Ben 16 milyon İstanbullu’nun 23 Haziran’da bu arızalı anlayışa gereken dersi vereceğini ve Binali Yıldırım’ı siyasetten emekli edeceğini düşünüyorum.

İmamoğlu’nun hakkı gaspedildi

İstanbul’da yaşanan 31 Mart Yerel Seçim süreci, AKP’nin hukuku ve demokrasiyi ne hale düşürdüğünün görülmesi açısından son derece önemlidir. CHP, adayı Ekrem İmamoğlu, seçmenler tarafından tartışmasız şekilde Büyükşehir Belediye Başkanlığına seçilmiş, ancak iktidar elitleri YSK’ya yaptıkları baskıyla Sayın İmamoğlu’nun haklarını gasp etmiştir.

Ne yazık ki 31 Mart; hak ve hukuk gasplarının ilki değildir. Daha önce de örneğin 16 Nisan referandumunda “mühürsüz pusulalar” geçerli sayılmış ve “millet iradesinin” tecelli etmesi engellenmiştir. Benzer bir durum 2014 yılındaki Ankara Büyükşehir Belediyesi seçimlerinde de yaşanmıştır ve milletin kalbinde seçimi kazanmasına rağmen masa başı oyunlarıyla Mansur Yavaş’ın başkanlığı çalınmıştır.

Koltuğu devretmeme alışkanlığı!

Görüleceği üzere süreklilik arz eden bir “seçim sonuçlarını tanımama ve koltuğu devretmeme” alışkanlığı söz konusudur. O halde herkes kendine şu soruyu sormalıdır: 23 Haziran’da CHP bir kez daha İstanbul’u kazandığında mazbata verilecek midir? Yoksa türlü bahanelerle yine mi “hukuksuzluk” devam ettirilecektir.

İktidar 23 Haziran’a uyacağını ilan etmeli

Bu soru hayati öneme sahiptir zira demokrasilerin olmazsa olmazı sandıktır, ancak YSK’nın son dönemde aldığı kararlardan ve İstanbul seçimlerinin hukuksuzca iptalinden sonra “AKP’nin seçimle gelmesine rağmen seçimle gitmeyeceğine” dair inanç yaygınlaşmaktadır. Sadece İstanbul seçmeni değil yurdun her yanındaki milyonlarca seçmen mevcut sisteme dair “şüphe duymaktadır.” Devam eden ekonomik krizden sonra şimdi de “YSK krizi ya da hukuk ve meşruiyet krizi” ortaya çıkmıştır. Bu noktada, devleti 17 yıldır, bazı belediyeleriyse 25 yıldır yöneten iktidar bloğunun temsilcileri bir an evvel halkı ikna edecek açıklamalar yapmalı, “23 Haziran’da Ekrem İmamoğlu bir kez daha önde çıktığında” hukuka uyarak emaneti teslim edeceklerini ilan etmelidir.

YSK’nın 31 Mart Kararı Usul Açısından da Sorunludur

Tarihe kara bir leke olarak geçen YSK kararı, şekil (usul) açısından da sorunludur. YSK, hiçbir yazılı kurala uymadan “7 asıl ve 4 yedek” üyeye aynı anda oy kullandırmıştır. Oysa 7062 sayılı YSK’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun’a göre YSK üyeleri “asıl ve yedek” olmak üzere iki farklı sınıfa ayrılmıştır ve sadece bu ayrım bile “asıl ve yedek üyelerin” aynı anda oy kullanamayacağını göstermek için yeterlidir. Öyleyse büyük bir rahatlıkla söylenmesi gereken şudur: YSK’nın iptal kararı alan kurulunun oluşum şekli hatalıdır. Yani kanunlara, tüzük, yönetmelik ve teamüllere aykırı bir kurul oluşturulmuş ve bu kurul “hukuksuz bir karar almıştır.”

YSK’dan yanıt bekleyen 5 soru

Bu vesileyle basın mensupları aracılığıyla YSK’ya şu soruları yöneltmek istiyorum:

1.     YSK’nın 6 Mayıs 2019’da aldığı ve 31 Mart seçimlerine sivil darbe anlamı taşıyan 2019/4219 sayılı kararı için neden 11 üye (7 ASIL + 4 YEDEK ÜYE)  biraraya gelerek toplandı?

2.     YSK’nın asıl üyelerinde eksiklik yoksa sadece 7 asıl üye ile birlikte toplanıp karar alması gerekmiyor muydu? YSK’da kararların; toplantıya katılmış olan asıl üyeler ile hastalık gibi zorunlu nedenlerle toplantıya gelemeyen asıl üyenin yerine katılacak sınırlı sayıda yedek üye ile birlikte alınması gerekmiyor mu?

3.     YSK’nın karar alma yeter sayısı salt çoğunluk olarak belirtilmiş olmasına rağmen asıl üyelerin tamamı toplantıda hazır olsa bile  yedek üyeler karara katılabilir mi?

4.     Yasalarda YSK’nın toplanma sayısına ilişkin herhangi bir hüküm var mıdır, varsa hangi mevzuatta bunlar düzenlenmiştir?

5.     Sandık, ilçe ve il seçim kurullarında asıl üyeler gelmemişse ancak o zaman yedek üyelerle toplantıya katılıp kararda oy kullanabilmektedir. Alt kurullar için geçerli olan toplantı kuralları YSK’daki Üst Kurulu bağlamıyor mu? YSK Üst Kurulu, uygulama bütünlüğünün dışına çıkarak taşra teşkilatlarından bağımsız olarak farklı bir işleyişle karar alma yetkisi var mıdır?

CHP, Devam Edegelen Hukuksuzlukların Biteceğini Garanti Altına Almalıdır

Gelinen nokta itibariyle, “hukuksuzlukların” kurumsallaştırılmak istendiği görülmektedir. Siyasi iktidar, hayatın her alanını ve devletin her bir kurumunu “istediği gibi kullanmak” istemektedir. Ancak böyle bir niyetin demokrasiyle ilgisiz olduğu ve otoriter bir yönetim anlayışını yansıttığı da ortadadır. O halde, Türkiye’yi çağdaş uygarlıkların ötesine taşıma iddiasında olan CHP’nin, aklın ve bilimin ışığında Türkiye’nin yeniden “hukuk rotasına” girmesini sağlaması öncelikli görevdir.

CHP; bugünden geleceği planlamalı ve “iktidarın çizdiği muhalefet alanının dışına taşarak” hem yurttaşların oylarına sahip çıkmalı hem de demokratik yollardan iktidarın el değiştireceğinin garantisini oluşturmalıdır.

Elbette doğru olan, bariz hukuksuzluklar yaşanmadan ya da yaşanır yaşanmaz bu hukuksuzluğa boyun eğmemek ve her vasıtayla demokrasiye sahip çıkmaktır. Ne yazık ki CHP üst yönetimi bu tür hukuksuzluklara daha evvel de tepkisiz kalmış ve bunlara  karşı tutarlı, planlı bir politik mücadele hattı geliştirememiştir. Örnek olarak;

1-     7 Haziran 2015 hükümeti kurma yetkisi gasp edilmiştir,

2-     16 Nisan 2017 referandumunda iki buçuk milyon mühürsüz oy daha seçim yapılırken geçerli hale getirilmiştir.

Bu yapılan haksızlık ve hukuksuzluklara karşı geçerli tepkiler zamanında verilmiş olsaydı ve o tarihten itibaren parti içi kurumsal dönüşüm başlatılmış olsaydı, 31 Mart 2019 seçimlerinde YSK aracılığıyla yapılan hukuksuzluğa karşı ana muhalefet bloğu olarak sonucu kabullenmek yerine daha farklı senaryolar, B, C, D planları ile daha hazırlıklı olunabilirdi.

Fakat bilinmelidir ki bu yaşananlar “normal değildir.” Tam aksine büyük bir “anormallik dönemi” yaşanmaktadır. CHP üst yönetimi, bu gerçeği idrak ederek milyonlarca Türk gencini, Mustafa Kemal’in aydınlık ışığı etrafında “örgütlemelidir” ve “asimetrik mücadele” yöntemleri düşünülmelidir.  Örgütlenmeyi takiben yapılacak olanlar “tüzüğü baştan aşağıya demokratikleştirmek, karar alma süreçlerini yeniden tanımlamak, katılımcılığı arttırmak ve ideolojik netleşmeyi sağlamaktır.” Ancak bu sayede “hukuksuzluğun kurumsallaşması” engellenebilir ve ancak bu sayede otoriter rejim hayalleri kuran unsurlara “biz de buradayız” denilebilir.

24 Haziran’ın B-C Planını Yapmamak Demek Hukuk Tanımazları Teşviktir

Çok açık olarak görülmektedir ki iktidar bloğu parçalanma sürecine girmiştir. AKP’nin topluma söyleyecek tek bir sözü kalmamıştır. AKP, nitelikli kadrolarını kaybetmiştir ve yerlerine yenilerini üretememektedir.

Türk devriminin ve büyük Türk milletinin örgütlü gücü olan CHP için de şartlar zorlayıcıdır. Olaylar henüz ortaya çıkmadan planlama yapmak ve geleceğe hazırlanmak en doğrusudur. Bu itibarla 24 Haziran günü hak ettiğimiz makamı aldığımızda İstanbul’u dünyanın en gözde şehri yapmak için gerekli projelerin hazır olması gibi, hak ettiğimiz makamlar hileyle elimizden alınmak istenirse de yapılacak olanlar şimdiden planlanmalıdır. CHP’nin B-C, hatta D planına da ihtiyacı vardır. CHP’nin “tek başına iktidar olma” niyetini ortaya koyması ve bu niyetin gerektirdiği bilgi ve beceriyi sahaya sürmesi mecburidir.

Aksi halde her seçimden sonra Cumhuriyet çocuklarının hayalleri bir kez daha kırılacak, milletin mücadele azim ve kararlığı törpülenecektir.

Bolu-Basın-Açıklaması-13.05.2019_umutoran-m-002

Daha İyi Bir Türkiye Mümkün



 

uo-foto

“Başkanlığa Karşı Süper Demokrasi” 

Demokrasiyi Korumak İçin Seferberlik Gerekli

Uçurumdan Önceki Son Çıkış 

Gelişmiş 20 Ülkeden Sadece 2’sinde Başkanlık Var 

Muhalefet Hep ‘Hayır’ Deme Hatasına Düşüyor 

AKP En Zayıf Dönemini Yaşıyor

Sosyalist Enternasyonal Başkan Yardımcısı, CHP’li Umut Oran, AKP’nin dayattığı Cumhurbaşkanlığı görünümlü Başkanlık sistemine karşı muhalefet unsurlarının, CHP’nin nasıl bir demokrasiyi hayal ettiğini anlatması gerektiğini kaydetti. Umut Oran, “Ben, sistemin yeniden çalışmasını ve bir üst aşamaya geçmesini sağlayacak olan yasal değişikliklerden oluşan pakete ve gerekli düzenlemeler yapıldığı takdirde ortaya çıkacak yeni duruma ‘Süper Demokrasi’ diyorum. Sadece AKP’nin Başkanlık rüyasına “hayır” demektense Süper Demokrasiyi anlatmayı daha doğru buluyorum. Muhalefet unsurları için propaganda kolaylığı sağlayacak olan ve tabanı harekete geçirecek olanın da bu olduğuna inanıyorum. Biliyorum ki AKP yenilmez değildir ve hatta AKP, tarihinin belki en zayıf dönemindedir. İktidarını korumasının sebebi gücü değil alternatifsizliğidir. Muhalefet alternatif olmaya yani iktidarı almaya karar verdiği ve gereğini yaptığı anda gençlerin, kadınların, çocukların, işsizlerin, emekçilerin, kimsesizlerin huzur ve refah içinde yaşayacakları yepyeni bir dönem açılacaktır. Tarih bu iddiamın doğruluğunu mutlaka gösterecektir. Daha iyi bir Türkiye mümkündür.” 

TÜRK SİYASETİNİN KAYGI VERİCİ DURUMU

CHP’li Umut Oran, konuyla ilgili yaptığı yazılı açıklamada dayatılan Başkanlık sistemine karşı neler yapılması gerektiğini “Süper Demokrasi” başlığı altında şu şekilde ifade etti:

Başkanlık Rejimi tartışmalarının ele alınış biçimi ve MHP tabanının karşı tutumuna rağmen sn. Devlet Bahçeli’nin “bireysel ikbal” kaygısıyla AKP’ye verdiği destek; Türk siyasetinin geldiği kaygı verici durumu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Süreç baştan sona kadar değerlendirildiğinde görülecek olan tek şey, iktidar bloğunun “demokrasiye inanmadığı” gerçeği olacaktır.

DEMOKRASİYİ KORUMAK İÇİN SEFERBERLİK

Tarikatlar ve çıkar ittifakı şeklinde örgütlenen ve kendilerinden olmayan herkesi düşman olarak kodlayan bir zihniyetle karşı karşıya olduğumuz için gelinen nokta şaşırtıcı değildir. Tarihte demokrasinin nimetlerini kullanarak iktidara geldikleri halde demokrasiyi ayak bağı olarak gören otoriter anlayışların insanlık için ne büyük bir tehdit oluşturduğu da acı deneyimler sonucunda öğrenilmiştir. Bu anlamda her türlü demokrasi karşıtlığına karşı topyekûn bir mücadele vermek ve eldeki tüm imkânları demokrasiyi korumak ve geliştirmek için seferber etmek acil bir zorunluluktur.

UÇURUMDAN ÖNCEKİ SON ÇIKIŞ

Demokrasi mücadelesi vermeye kararlı muhalefet unsurları için ilk adımsa yaşanan durumun doğru tespit edilmesidir. Başkanlık tartışmaları özelinde doğru tespit: Uçurumdan önceki son çıkıştır! Türkiye hızla uçuruma doğru yol almaktadır ve Başkanlık Rejimi, her şeyin boyut değiştireceği bir düzeni ifade etmektedir. Dünyanın dört bir yanında yaşanan Başkanlık deneyimleri de Türkiye’yi bekleyen büyük tehlikelerin adeta uyarıcı levhalarıdır.

GELİŞMİŞ 20 ÜLKEDEN SADECE 2’SİNDE BAŞKANLIK VAR 

Birleşmiş Milletler İnsani Gelişmişlik Endeksi’nin zirvesinde yer alan 20 ülkenin sadece 2’sinde Başkanlık sistemi varken endeksin dibindeki 20 ülkenin 14’ünde Başkanlık, 5’indeyse Yarı Başkanlık sisteminin olması tesadüf değildir. Bir başka deyişle bu tablo Türkiye’nin aydınlıkla karanlık, özgürlükle tutsaklık ya da 21. yüzyılla Orta Çağ arasında bir tercih yapmak zorunda olduğunu göstermektedir. Bir yanda Başkanlık adı altında yoksulluğun, yolsuzluğun, yasakların kurumsallaşması diğer taraftaysa özgür bireyler olarak insanlığın aydınlık yarınlarında söz sahibi olacak bir iklim vardır.

MUHALEET HEP ‘HAYIR’ DEME HATASINA DÜŞÜYOR

Ancak bugüne kadar yaşananlar muhalefet unsurlarının söylem ve eylem olarak, yükselen büyük tehlikeye karşı doğru noktada olduğunu göstermemektedir. Muhalefet, 2002 yılından beri genel ve yerel seçimlerle referandumlarda yaşandığı gibi, sadece “hayır” diyerek ya da “reddin gerekçelerini anlatarak” yani iktidarın yapmak istediklerine karşı çıkarak bu tehlikeyi bertaraf edemez. Aynı şey yapılarak, farklı sonuç alınamaz” diyen Einstein’ı haksız çıkarma uğraşından artık vazgeçilmelidir. Zira gelinen durum çok daha kritiktir ve 15 yıldır söylenen sözlerle, 15 yıldır denenen yöntemlerle ve 15 yıldır sahaya sürülen kişilerle bu mücadele kazanılamaz.

ZAFER YOLUNUN KÖŞE TAŞLARI BELLİ

Oysa Cumhuriyet’in birikimi bizimledir. Cumhuriyetçilerin sarsılmaz kararlılığı bizimledir. Ve her şeyden önce doğru bizimledir. Yapılması gereken de durumu doğru tespit ettikten hemen sonra geçmişte denenmiş olan bütün yöntemleri reddederek oyunu yeniden kurmaktır.

Gelinen noktada zafere giden yolun köşe taşları bellidir:

-Takipçi olmak ve cevap yetiştirmek yerine “özgün bir büyük hikâye” yaratmak yani bir iddia ortaya koymak

-Başarısızlıklara kişisel değil kurumsal değişimle çözüm aramak.

-Mücadeleyi sadece parti binalarında yapmak yerine hayatın her alanına yaymak.

-Her aşamada ortak aklı egemen kılmak…

-Rakibi şaşırtmak, ezber bozmak.

-Ve değişimin gücüne inanmak…

Elbette zafere giden yolu en mükemmel hale getirecek olan muhalefetin eşsiz birikimidir. Milyonlarca Cumhuriyet aşığının bilgisi, deneyimi ve vatan sevgisi en büyük güvencemizdir. Ve feraset sahibi bu milletin son anda da olsa ülkenin uçurumdan aşağıya düşmesine müsaade etmeyeceğine olan inancımız tamdır.

O halde sadece “hayır” demek yerine bugüne kadar halkı mutlu edemeyen, sistemin tıkanmasına sebep olan ve AKP’nin 15 yıldır demokrasiyi baskıcı ve otoriter bir yapıya dönüştürmesine imkân veren yasaları halka anlatmakla başlamak gerekir.

BİLEREK TIKANAN SİSTEM AÇILIP İŞLETİLMELİ

Şüphesiz ki Türkiye’de sistem adalet üretememektedir. Sistem muktedirler tarafından bilerek, isteyerek tıkanmıştır ve AKP, büyük pay sahibi olduğu bu düzeni başkanlıkla aşacağını iddia etmektedir. Bize göreyse sistemi tıkayan şey parlamenter demokrasi değil 1980 askeri darbesinin ürünü olan Siyasi Partiler Kanunudur, Seçim Yasalarıdır, Adaletsiz %10 Barajıdır, Anti-Demokratik TBMM İçtüzüğüdür, bir türlü çıkarılmayan Siyasi Ahlak ve Etik Yasasıdır ve sürekli ötelenen Yerel Yönetimler Reformudur. Sistemi tıkayan şey hukukun uygulanmaması ve kuvvetler ayrılığının güçlendirilmemesidir. Bütün bu sorunlar sebebiyle Türkiye, “muasır medeniyetlerin” ötesine geçmek için gerekli olan değişimi yaratamamakta ve çözüm üretmesi gereken siyaset kurumunu çalıştıramamaktadır. Türkiye kısır kavgalar içinde adeta Orta Çağa doğru sürüklenmektedir

AKP EN ZAYIF DÖNEMİNİ YAŞIYOR, DAHA İYİ BİR TÜRKİYE MÜMKÜN

Ben, sistemin yeniden çalışmasını ve bir üst aşamaya geçmesini sağlayacak olan yukarıdaki maddelerden oluşan pakete ve gerekli düzenlemeler yapıldığı takdirde ortaya çıkacak yeni duruma “Süper Demokrasi” diyorum. Sadece AKP’nin Başkanlık rüyasına “hayır” demektense Süper Demokrasiyi anlatmayı daha doğru buluyorum. Muhalefet unsurları için propaganda kolaylığı sağlayacak olan ve tabanı harekete geçirecek olanın da bu olduğuna inanıyorum. Biliyorum ki AKP yenilmez değildir ve hatta AKP, tarihinin belki en zayıf dönemindedir. İktidarını korumasının sebebi gücü değil alternatifsizliğidir. Muhalefet alternatif olmaya yani iktidarı almaya karar verdiği ve gereğini yaptığı anda gençlerin, kadınların, çocukların, işsizlerin, emekçilerin, kimsesizlerin huzur ve refah içinde yaşayacakları yepyeni bir dönem açılacaktır. Tarih bu iddiamın doğruluğunu mutlaka gösterecektir. Daha iyi bir Türkiye mümkündür.