Yazılar

Barzani ateş ile oynuyor

Umut Oran: “Komşumuzda ve bölgede toprak bütünlüğü, ülke bütünlüğü ve sınır güvenliği tehdit altında. Hükümet ise gerekli tepkiyi vermiyor. TBMM’nin de bu gelişmelere seyirci kalmayarak acilen toplanması gerekmektedir”

Sosyalist Enternasyonal Başkan Yardımcısı, CHP’li Umut Oran, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) Irak Anayasasına aykırı biçimde 25 Eylül’de bağımsızlık referandumu yapma kararı almasını eleştirirken, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve TBMM’nin de bu gelişmelere seyirci kalmaması gerektiğini bildirdi. Umut Oran, “AKP’nin ve her anlamda AKP politikalarını benimseyen Devlet Bahçeli’nin, Türk Milletine karşı sorumluluklarını hatırlamaları ve bölgeyi kaosa sürükleyecek “hukuksuz referanduma” karşı somut adımlar atmaları gerekmektedir. Göstermelik tepkilerle olayın geçiştirilmesi mümkün olmadığı gibi bu pasif tutum Türkiye’ye de yakışmamaktadır. Sınırının hemen ötesindeki yıkıcı gelişmelere dahi taraf olamayan, kendisine rağmen sınır değişiklikleri yapılmasına göz yuman bir hükümetin “güçlü” olduğunu düşünmek mantığa aykırı olacaktır. Bugünün konusu, hiç vakit kaybetmeden Irak, İran ve Suriye başta olmak tüm bölge ülkeleriyle bir araya gelmek ve “toprak bütünlüğü” konusunda ortak hareket etmektir” dedi.
Umut Oran konuyla ilgili olarak yaptığı yazılı açıklamada şunları kaydetti:

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin, uluslararası hukuka ve Irak Anayasasına açıkça aykırı olarak 25 Eylül 2017’de “bağımsızlık için referandum” kararı alması bölgede halen yaşanan çatışma ve istikrarsızlıkların “yüzlerce yıl” daha devam etmesine yol açacak büyük bir sorumsuzluktur. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi, kendi verdikleri oylarla ve mevcut Irak Anayasasına göre kurulmuş olmasına rağmen anayasada yer almayan bir yöntemi herkese dayatmaya çalışmaktadır. Bu girişim hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde “hukuksuzdur”; “Irak Anayasası’na aykırıdır”, Irak’ın toprak bütünlüğüne karşıdır, Irak sınır güvenliğini tehdit etmektedir.

Konu BM açısından da tartışmalı değildir zira “Toprak Bütünlüğüne Saygı” ilkesinin dışında “kendi kaderini tayin hakkının” ayrılma ve bağımsız bir devlet kurma hakkını içerdiğine dair hiçbir örnek yoktur. BM’nin “ana ülkenin rızası” olmadan herhangi bir ayrılıkçı talebe destek vermesi mümkün değildir. BM Irak Yardım Misyonu’nun (UNAMI) referandum sürecini izlemeyeceğini, gözlemlemeyeceğini ve desteklemeyeceğini açıklaması da referandumun meşru olmadığının ispatı sayılmalıdır.

IŞİD’le mücadele bahanesiyle Irak Kürt Bölgesel Yönetiminin belirlenmiş sınırlarının dışına taşma ve yeni bölgelere bayrak çekme arzusu “yangından mal kaçırma” hevesinin göstergesi olduğu gibi, ne yazık ki, emperyalizmin koruyuculuğunda bölge halklarına egemen olma istediğinin de yansımasıdır.

Ancak bilinmelidir ki tarih boyunca sömürgeci güçler, girdikleri topraklardan bir şekilde ayrılmışlardır. Oysa Irak özelinde olduğu gibi Araplar, Türkmenler ve Kürtler bu bölgede yaşamaya devam edeceklerdir. Irak Bölgesel Yönetimi’nin yaptığı gibi, kısa vadeli çıkarlar için atılan “yanlış adımlarsa” halkların yüz yıllarca sürecek düşmanlıklarına zemin hazırlamak demek olacaktır.

Bu itibarla Irak Anayasasında olmayan bir hakkın “savaş ve ölüm tehdidiyle” kullanılmak istenmesi doğru değildir. Bağlamından koparılmış ve sloganlaştırılmış bir “halkların kendi kaderini tayin hakkı” anlayışı, emperyalizme paralı asker olma hakkı demek olmadığı gibi başka halkları yok etme pahasına kullanılabilecek bir “hak” da değildir.

Bir referandum yapılacaksa bu Irak Anayasasına uygun yapılmalı ve bu referanduma sadece Irak Kürt Bölgesel Yönetimi seçmenleri değil tüm Irak Devleti yurttaşları katılmalıdır.

Sadece Irak Bölgesel Yönetimi sınırları içinde yaşayanları değil, hiçbir bölgeye ait olmayan Kerkük’te, tüm Irak’ta ve Türkiye dâhil tüm Ortadoğu bölgesinde yaşayan emekçi kesimlerin çıkarlarına aykırı olan hukuksuz referandum girişimi derhal iptal edilmelidir. Irak’ın ve bölgedeki diğer tüm devletlerin, istisnasız olarak “toprak bütünlüğüne” saygı duyulmalıdır. Geçmişte “sınırlar cetvelle çizildiği” için bugünlerde sorunlar yaşandığını söyleyenlerin yeni cetvellerle ortada dolaşmasına izin verilmemelidir. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi ve Barzani “agresif yayılmacılık” politikasına derhal son vermeli ve tartışmalı bölgelere bayrak dikme alışkanlığını terk etmelidir. Tüm bölge halklarının çıkarı demokrasinin, özgürlüklerin ve adaletin mevcut ulusal sınırlar içinde inşa edilmesinde yatmaktadır.

Irak’tan Suriye’ye, İran’dan Türkiye’ye kadar bölgede yaşayan yüz milyonlarca insanı etkileyecek olan “referandum dayatmasına” karşı AKP hükümeti de gerçekçi ve kararlı politikalar uygulamak durumundadır. Barzani ailesiyle AKP arasında kurulduğu gözlenen “özel ilişkiler” ve belli gruplara sağlanan Kuzey Irak’la imtiyazlı ticaret ilişkileri için bölge halklarını birbirine düşürecek adımlara zemin yaratılmamalıdır.

AKP hükümetlerinin Irak Kürt Bölgesel Yönetimiyle ve Suriye’deki Kürt gruplarla geçmişte geliştirdikleri ilişki biçimlerinin sorunlu olduğu artık görülmüş olunmalıdır. İstanbul’da göndere ‘Kürdistan” bayrağı çekenlerin, Ankara’da “kırmızı halılarla” karşılananlar için söyledikleri sözler hala kulaklardadır. Mesele Türkiye dâhil tüm bölgenin geleceğini ilgilendirmektedir. Bu anlamda AKP’nin ve her anlamda AKP politikalarını benimseyen Devlet Bahçeli’nin, Türk Milletine karşı sorumluluklarını hatırlamaları ve bölgeyi kaosa sürükleyecek “hukuksuz referanduma” karşı somut adımlar atmaları gerekmektedir. Göstermelik tepkilerle olayın geçiştirilmesi mümkün olmadığı gibi bu pasif tutum Türkiye’ye de yakışmamaktadır. Sınırının hemen ötesindeki yıkıcı gelişmelere dahi taraf olamayan, kendisine rağmen sınır değişiklikleri yapılmasına göz yuman bir hükümetin “güçlü” olduğunu düşünmek mantığa aykırı olacaktır. Bugünün konusu, hiç vakit kaybetmeden Irak, İran ve Suriye başta olmak tüm bölge ülkeleriyle bir araya gelmek ve “toprak bütünlüğü” konusunda ortak hareket etmektir.   

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti bu gelişmelere seyirci kalmamalıdır ve bu konu acilen TBMM de olağanüstü gündemle görüşülmelidir hem de derhal.

Zenginlik İçinde Bir Türkiye İnşa Edebiliriz!

Umut Oran

Bırakın onlar “Ölüleri bile mezardan kaldırıp ‘evet’ dedirtmeye çalışsınlar”; biz, çocuklarımızın geleceği için sadece dirilerimize “hayır” dedirtelim. 

Bırakın onlar “durmadan şiddet çağrısı yapsınlar, toplantıları basıp kavga çıkartsınlar”; biz, hayırlı bir Türkiye için ele ele vermeyi seçelim. 

Bırakın onlar “dil sürçmelerinden” yola çıkıp itibar cellatlığına soyunsunlar; biz, İzzet Baysallar gibi, Türkan Saylanlar gibi, bir hayır duası için mücadele edelim. 

Sosyalist Enternasyonal Başkan Yardımcısı CHP’li Umut Oran, Türkiye’nin 15 yıldır aralıksız olarak “dedikodu siyasetine” mahkûm edildiğini, herkesi düşman olarak gören iktidar bloğunun her yerde vatan hainleri olduğunu öne sürdüğünü belirtti. Umut Oran, “Bırakın onlar ‘ölüleri bile mezardan kaldırıp ‘evet’ dedirtmeye çalışsınlar’; biz, çocuklarımızın geleceği için sadece dirilerimize ‘hayır’ dedirtelim. Bırakın onlar ‘durmadan şiddet çağrısı yapsınlar, toplantıları basıp kavga çıkartsınlar’; biz, hayırlı bir Türkiye için ele ele vermeyi seçelim. Bırakın onlar “dil sürçmelerinden” yola çıkıp itibar cellatlığına soyunsunlar; biz, İzzet Baysallar gibi, Türkan Saylanlar gibi, bir hayır duası için mücadele edelim” dedi.

Neden insanca ücret yok, neden işsizim?

CHP’li Umut Oran yaptığı yazılı açıklamada şunları kaydetti:

Dünyanın her yerinde sınıfsal eşitsizlikler, emek sömürüsü, kadına yönelik şiddet, yoksulluk ve ırkçılık salgın gibi yayılırken alternatif vadeden siyasilerin sesi kısılmak istenmektedir. Sabahtan akşama kadar çok ağır şartlar altında çalışan emekçilerin “Neden insanca yaşayacak ücret elde edemiyorum?” sorusuna popülist iktidarların herhangi bir cevabı yoktur. Yıllar boyunca üniversite amfilerinde dirsek çürüten gençlerin “Neden işsizim?” haykırışlarına verilen yanıtların tamamı insanı göz ardı eden, istatistik oyunlarını kitlelere dayatan cinstendir.

Emekliler, çiftçiler perişan

Emekliler perişanlık içinde yaşam mücadelesi verirken çiftçiler sadece mazot parasını çıkarabilmek için ter dökmektedir. Ancak bu düzenin egemenleri maaş yerine hamaseti, iş yerine şiddeti, dayanışma yerine ötekileştirmeyi tercih etmektedir.

15 yıldır dedikodu siyasetine mahkumuz 

Türkiye 15 yıldır aralıksız olarak “dedikodu siyasetine” mahkûm edilmiştir. İktidar bloğuna bakılırsa herkes düşmandır, her yerde vatan haini vardır ve nerdeyse tüm sorunların cevabı “kaba güçle” açıklanmaktadır. Oysa Türkiye’nin temel sorunlarına ciddi cevaplar bulması gerekmektedir. Dünya büyük bir hızla gelişirken “herkese bağırarak”, toplumu sürekli “korkutarak”, herkesi birbirine “düşman ederek” ülkemiz gelişemez.

Daha iyi bir Türkiye mümkün

İktidar bloğunun iddialarının aksine “daha iyi bir Türkiye mümkündür!” Ele ele verip çalışarak, insanca üretip adaletlice paylaşarak ve hiç kimseyi arkada bırakmayarak yaşamak mümkündür. İngiliz, Alman, Fransız emeklisi Antalya’da aylarca tatil yapabiliyorsa Türk emeklilerinin yaşam standartlarını yükseltmek mümkündür. Sadece düşmanlık üreten bu düzene “hayır” deyip, Anadolu’nun binlerce yıllık kardeşlik ve dayanışma kültürüne sahip çıkabilmek de mümkündür. Bunun için ilk hedef 16 Nisan’dır!

Dil sürçmesinden itibar cellatlığına 

16 Nisan’da bırakın onlar “Ölüleri bile mezardan kaldırıp ‘evet’ dedirtmeye çalışsınlar”; biz, çocuklarımızın geleceği için sadece dirilerimize “hayır” dedirtelim.

Bırakın onlar “durmadan şiddet çağrısı yapsınlar, toplantıları basıp kavga çıkartsınlar”; biz, hayırlı bir Türkiye için ele ele vermeyi seçelim.

Bırakın onlar “dil sürçmelerinden” yola çıkıp itibar cellatlığına soyunsunlar; biz, İzzet Baysallar gibi, Türkan Saylanlar gibi, bir hayır duası için mücadele edelim.

Milletin ferasetine inancım tamdır ve halkımdan yana hiçbir şüphem yoktur! Bir kere hayır deyip 1001 hayır işleyebiliriz. Düşmanlık üreten bu düzeni değiştirip insana hizmet edecek yepyeni ve zenginlik içinde bir Türkiye inşa edebiliriz!

Basın Açıklaması:

Zenginlik İçinde Bir Türkiye İnşa Edebiliriz

GAP eylem planına ilişkin değerlendirme ve görüşler

Bu çalışma, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, 28 Mayıs 2008 tarihinde Diyarbakır’da açıkladığı “GAP Eylem Planı”na istinaden görüş ve değerlendirmeleri içermektedir. Çalışmada, olumlu bulunan noktaların altı çizilirken, eksik ya da yanlış bulunan konular da işaret edilmiştir. Dileğim, bu eylem planının da 1989 yılında hazırlanan

ve 2002 yılında revize edilen GAP Master Planı gibi aradan geçen sürede kadük kalmaması; başta bölge insanı olmak üzere bütün vatandaşlarımızın yeşeren umutlarını hayal kırıklığına uğratmamasıdır.

GENEL GİRİŞ

Öncelikle, Başbakanın, 12 Bakanın katılımıyla Diyarbakır’da, geniş bir eylem planı açıklaması prensip olarak doğru buluyorum. Ancak, maalesef planın içeriği ve derinliğinin; planın genişliği ile paralel olduğunu söylemem maalesef mümkün değil. Diğer taraftan, planın Devlet Bakanı Sn.Nazım Ekren’e de sunulan, “GAP Kalkınma Platformu” nun 9 aydan uzun süren çalışmalarına atıfta bulunmaması ve platformun hazırladığı somut rapordan istifade etmemesini, özellikle bölgedeki yatırımcı açısından düşündürücü bir nokta olarak öne çıkmaktadır. Açıklanan birçok niyetin bundan önceki 17 paket gibi niyet düzeyinde kalmamasını umar, asıl farkın uygulamada ortaya konması gerektiğini belirtmek isterim. Yine açıklanan eylem planındaki hedeflerin birçoğunun 1989 yılında hazırlanan, 2002 yılında revize edilen GAP Master Planı’ndaki hedeflerle rakamsal anlamda dahi benzerlik göstermesi, Başbakanın açıkladığı eylem planına dair yeni bir beklenti yaratmamaktadır. Diğer bir ifade ile Başbakanın açıkladığı eylem planında yeni bir hedef bulunmamakla birlikte zamansal bir hedef eklenmiş olmakta ancak “ nasıl “ sorusu yanıtsız bırakılmaktadır.

Verilere bakıldığında toplam maliyeti 41.3 milyar YTL olan GAP’ta 2007 sonu itibarıyla nakdi gerçekleşme oranı yüzde 62 düzeyindedir. Tarım yatırımlarında gerçekleşme oranı yüzde 27, enerji yatırımlarında gerçekleşme oranı yüzde 84, ulaştırma/haberleşme yüzde 46, turizm yüzde 35 düzeyindedir. Görüldüğü üzere genel gerçekleşme oranı yeterli seviyede değildir. Projenin gerçekleşmesi için gerçekçi bir finansal planın ortaya konması gerekmektedir.

Bu çalışmada önce eylem planına dair olumlu bulduğum noktaları, ardından eleştirilerimi ve son olarak da önerilerimi aktaracağım.

OLUMLU ADIMLAR

Aşağıda sıraladığım noktaları, içeriklerine ve “ nasıl “ gerçekleştirileceklerine dair yeterli bilgi sunulmamasına rağmen niyet anlamında olumlu değerlendiriyorum.

– Öncelikle planın, ‘ekonomik kalkınma’, ‘sosyal gelişme’, ‘kurumsal kapasite’ ve ‘altyapı’ olmak üzere 4 eksen ve 73 alt başlık altında geniş bir bakış açısıyla sunulmasını olumlu değerlendirmekteyim.

– Ekonomik kalkınma başlığı altında açıklanan; yeni yatırım desteklerini, sübvansiyonlu kredi, mayınlı arazilerin temizlenmesini gibi vaatleri olumlu buluyorum.

– Altyapı geliştirme kapsamında açıklanan sulama projelerinin hızla realize edilmesi gerektiğine inanıyorum.

– Sosyal gelişme başlığı altında okullaşmaya dair önemli olduğunu ve hızlı gerçekleşmesini temenni ediyorum.

ELEŞTİRDİĞİM NOKTALAR

Öncelikle, bu eylem planına iyi niyetli bir bakış açısıyla yaklaşıyor; planı daha öncelik 17 eylem planının birçoğunda olduğu gibi vizyon bazında olumlu ancak strateji ve taktik anlamda yetersiz buluyorum.

– Öncelikle, kişisel olarak dahil olduğum, Devlet Bakanı Nazım Ekren aracılığıyla hükümete sunulan GAP Kalkınma Platformu’nun konuyla ilgili çalışmalarının dikkate alınmadığı görülmektedir. Hükümetin de temsil edildiği, uzun süredir konuyla ilgili somut çalışmalar yapan GAP Kalkınma Platformu’nun çalışmasını dikkate alınmamasının, hükümet adına bir yönetsel koordinasyon zaafına işaret ettiğini görmekteyim. Bu zaafiyet, eylem planının uygulanması aşamasında büyük zararlara yol açabileceği düşüncesindeyim, zira yapılan çalışma, özellikle bölgeye yatırım gelmesinin önünü açacak, devlet yardımı (vergi muafiyeti-teşvik) sisteminin hayata geçirilmesini sağlayacak bir mekanizmadır.

– GAP Rekabet Gündemi kapsamında hazırlatılan ve GAP Kalkınma Platformu tarafından kaynak olarak kullanılan plana göre, tarım dışında, bölgede 3 stratejik sektör belirlenmişti: Turizm, organik giysi ve yenilenebilir enerji. Başbakan’ın açıkladığı eylem planında ya bu sektörlere dair yeterli bir vurgu yapılmamış ya da bu sektörlerden hiç bahsedilmemiştir. Bölge organik pamuk üretiminde lider olmasına ve bölgede organik tekstil-hazır giyim üretiminde büyük potansiyel bulunmasına rağmen bu sektör dikkate alınmamıştır.

2002’de revize edilen GAP Master Planı ile düşündürücü benzerlikler…

– İddialı bir şekilde ortaya konan hedeflerin 1989 yılında açıklanan ve 2002 yılında revize edilen GAP Master Planı’ndaki hedeflerle rakam bazında dahi paralellik göstermesi bu eylem planın güvenilirliğini sarsmakta, hangi ölçüde güncel verilerle hazırlandığı konusunda soru işaretleri uyandırmaktadır. 1989 yılında hazırlanan ve 2002 yılında revize edilen GAP Master Planı’nda şu hedefler açıklanmıştır:

* 1.7 milyon hektar alanın sulanması

* Kişi başı gelirin %209 oranında artması

* 3.8 milyon kişiye istihdam sağlanması

Başbakan 6 yıl önce revize edilen planda yer alan bu hedefleri sanki yeni bir hedef gibi açıklamıştır.

– Eylem planında, tarımsal işletmelere destek verileceği kaydedilmekte bu tarımsal işletmelerin sanayi ile entegrasyonun nasıl gerçekleştirileceğine dair bir strateji ve taktik ortaya konmamaktadır.

– Diğer taraftan hükümet işletmelere, sanayiciye vaat ettiği kaynağı hangi kriterlere göre vereceğini belirtmemektedir. Bu da kaynakların yanlış noktalara yönelmesi tehlikesine yol açabilir.

– Hükümet gerçekleştirmeyi vaat ettiği eylem planı için 7.3 milyar YTL büyüklüğünde bir kaynak öngördü. GAP’taki projelerin finansmanı için halen 4.9 milyar YTL büyüklüğünde bir finansman açığı bulunuyor; bu rakamın da bütçe dışı finansman kaynaklarından sağlanacağı ifade ediliyor. Bu bütçe dışı kaynağın ne olduğunun açıklanması gerekmektedir.

– Hükümet 3 milyon 800 bin kişiye iş sağlayacağını açıklamıştır. Ancak, bununla ilgili olarak gerçekçi bir plan ve kaynak sunulmamaktadır. Burada sulanacak hektar başına 1.5 kişinin tarımda çalışma şansı bulacağı ve bunun diğer sektörlerde yaratacağı sinerji üzerinden hesaplanmaktadır. Bu hesaplama tarımın geldiği nokta ve rekabetçi tarımsal üretim için şart olan teknoloji kullanımı dikkate alındığında hektar başına 1.5 kişiye iş bulmayı öngörmek gerçekçi değildir. Yine Türkiye’de toplam işsiz sayısının 2.5 milyon dolayında olduğu düşünüldüğünde rakamın ulaşılabilirliği şüphe yaratmaktadır.

– Şu an bölgede “ 9 “ ilde mevcut sanayi istihdamının 85 bin kişi düzeyinde olduğu dikkate alındığında hükümetin ortaya koyduğu hedefin ne kadar gerçekçi olduğu konusunda soru işaretleri ortaya çıkmaktadır.

– Eylem planında cazibe merkezleri kurulacağı ifade edilmiştir. Halihazırda bölgede kalkınma ajanslarının faaliyet gösterdiği GAP İdaresi’nin yükümlülükleri dikkate alındığında kurulacak cazibe merkezlerinin katkıdan ziyade bir koordinasyon sorununa yol açma ihtimali bulunmaktadır. Çünkü 3 kurumun da yetki sorumluluk ve görevleri birçok noktada çakışmaktadır. (GAP İdaresi, Kalkınma Ajansları, Cazibe Merkezleri)

– Bölgede her ilde tüm kanaat önderlerinin katılımıyla, GAP konusundaki güncel planları yakından tanıyan ve takip eden Devlet Bakanı Sn. Nazım Ekren’in açıklanan eylem planının teknik içeriğine dair bilgilendirici bir açıklama yapmasının son derece yararlı olacağını düşünmekteyim.

ÖNERİLER

– Hükümet, bu eylem planının düzenli olarak izleneceğini ifade etmiştir. GAP ve bölgedeki kalkınma bir devlet meselesi olduğu için bu izlemenin şeffaf, siyaset üstü bir şekilde yapılması için gerekli kurumsal yapı oluşturulmalıdır. Sivil toplumun ve bürokrasinin de yer alacağı şeffaf bir mekanizmanı kurulmalıdır.

– GAP Bölgesi’nde Rekabet Odakları ile ilgili olarak gerek rekabetin sürdürülebilirliği gerek yerel yönetişimin sağlanması ve ayrıca merkezi hükümet ve yerel aktörler arasında yönetişimin temin edilmesine yönelik bölge kanaat önderlerinin dahil olduğu “ GAP Yürütme Kurulu “ nun teşkil edilmesinin faydalı olacağı düşüncesindeyim.

– Hükümetin öncelikle, GAP Kalkınma Platformu çerçevesinde tespit edilen öncelikli sektörleri ve yine platformun şubat ayında yaptığı toplantıda ortaya koyduğu devlet yardımlarında yeni yaklaşım önerilerinin dikkate alınması gerektiğine inanıyorum.

– GAP Rekabet Gündemi’nin 2007 yılı sonunda tamamladığı, dünya çapında tanınmış 11 yabancı kümelenme uzmanın katkıda bulunduğu ve Birleşmiş Milletlerin (BM) de desteklediği çalışma uyarınca bölgede stratejik sektörler belirlenmiş ve nasıl bir kalkınma stratejisi izleneceği belirtilmiştir. Bu kalkınma stratejisinin ihracatı destekleyecek bir perspektifle değerlendirilmesi gerektiği düşüncesindeyim. Bu çalışmanın dikkate alınarak mevcut eylem planının gözden geçirilmesi gerekmektedir.

– GAP İdaresi’nin aradan uzun bir süre geçmesine rağmen halen başkanı atanmamıştır. GAP Projesi’nden birinci derecede sorumlu bu kurumun daha etkin olması için bu atamanın yapılması gerekmektedir.

– GAP Kalkınma Platformu tarafından önerilen teşvik mekanizmasının dikkate alınması gerekmektedir. GAP Kalkınma Platformu’nun 2008 Şubat ayında gerçekleştirdiği toplantıda sunduğu, GAP bölgesinde kısa ve uzun vadeli şu tedbirlerin değerlendirilmesi gerekmektedir:

– GAP Bölgesi’nde asgari ücret uygulaması yerine her ilde Valilik ve ilin kanaat önderlerinden oluşan bir grubun belirleyeceği ücret politikası ile her yıl ücretlerin tespit edilmesi,

– Bölgede çalışanlar üzerinden SSK ya da gelir vergisi kesintisinin yapılmaması, ücretlerin vergiden muaf olması,

–  Bölgede ihracata yönelik üretim yapan şirketler arasında, ‘istihdam sayısı’, ‘ihracat miktarı’ ve ‘yerli ara malı kullanım oranları’ gibi ölçütler bazında istihdam odaklı ve net ihracat hedefli olanların belirlenmesi ve bunlara yönelik Eximbank kredi koşullarından farklı olarak daha uzun vadeli ve daha düşük faiz oranlı kredi temin edilmesi,

– Bölgede üretilen ürünlerin; liman, gümrük ya da hava alanlarına taşınmasında firmaların ihracat cirolarına göre kademeli olarak, nakliyelerinde kullanılmak üzere ÖTV vergisiz ya da düşük vergili akaryakıt desteğinin gerekli denetim mekanizmaları kurularak sağlanması,

– Bölgede üretim yapan şirketlere, istihdam ettikleri kişi sayısına göre kademeli enerji desteğinin sağlanması ve bu muafiyetin işletmelerin aylık kullandıkları enerjinin fatura bedellerinden mahsup sistemi ile karşılanması. Saygılarımla,

Umut Oran

Nitelikli Sanayi Bölgesi (QIZ)

OBAMA ZİYARETİ, ABD İLE ‘SMART’ İLİŞKİLERE KAPI AÇSIN…

Hem küresel ölçekte hem de bölgemizde yeni dengelerin, yeni yapıların oluştuğuna şahit oluyoruz. Böylesi bir değişim döneminde ABD Başkanı Obama’nın Türkiye’ye yapacağı ziyaret kuşkusuz Türkiye ve içinde bulunduğu coğrafya için büyük önem taşıyor. Obama’nın ABD olarak 2010 yılına kadar Irak’taki muharip güçlerini çekeceklerini ve bölgenin istikrarına büyük önem verdiklerini açıklamış olması bu noktada olumlu işaretler olarak değerlendirilmeli.

Diğer taraftan ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un, ABD olarak bundan sonra dünya genelinde ‘askeri güce karşılık gelen ‘hard power-sert güç’ politikası izlemek yerine, ekonomik ve diplomatik ilişkiler ile askeri gücün bir arada değerlendirildiği ‘Smart Power – Akıllı Güç’ stratejisi izleyeceklerini açıklamıştır.

Bu yaklaşım ABD’nin yeni dönemdeki uluslararası ilişkiler politikasının genel hatları konusunda değerli işaretler veriyor… Kısacası yeni ABD yönetimi, Bush dönemin kötü hatıralarını silmek noktasında oldukça istekli görünüyor. Bu durum, yeni dönemde Türkiye-ABD ilişkilerinde yapıcı bir siyaset oluşturulması fırsatı veriyor.

Yeni dönemde Türk-ABD ilişkilerinin yapıcı bir zemine oturması için Türkiye’nin proaktif davranarak siyasal insiyatifi eline alması gerektiği inancındayım. Bunun için iki ülkenin siyasal ilgi alanlarının kesişim noktalarına odaklanmalıyız. Bu bağlamda iki ülke arasındaki ilişkilerin stratejik hedefi olarak ‘ekonomiyi’, ilgili alanı olarak Kuzey Irak başta olmak üzere Ortadoğu bölgesini işaret etmeliyiz.

İlişkilerin kaldıracı NSB ve GAP olmalıdır

Bu stratejik hedefin iki kaldıracı ise Nitelikli Sanayi Bölgeleri (NSB) ve GAP projeleri olmalıdır. Öncelikle ABD ile Türkiye arasındaki ilişkilerin bugüne kadar askeri ve güvenlik odaklı ilerlediğini, ekonomik ayağının yetersiz olduğu ve bu anlamda ilişkilerin bir ayağının topal kaldığını kaydedelim. Sadece Türkiye’nin ABD’ye yaptığı ihracatın son 8 yıldaki değişim trendi dahi bu durumu somut bir şekilde ortaya koymaktadır. Aradan geçen 8 yılda Türkiye’nin toplam ihracatı içinde ABD’nin payı %9,9’dan %3.3’ye inmiştir.

Türkiye’nin ihracatında ABD’nin payı

ABD (bl$)

Toplam ($)

Pay (%)

2001

3,1 31,3 9,9
2002

3,4 36,1 9,4
2003

3,7 47,3 7,8
2004

4,8 63,2 7,6
2005

4,9 73,5 6,7
2006

5,1 85,5 5,9
2007

4,2 107,2 3,9
2008

4,3 131,9 3,3

İki ülke arasında her geçen gün irtifa kaybeden bu ekonomik ilişkinin güçlendirilerek ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un ifadesiyle ‘Smart-Akıllı’ bir yapıya kavuşturulması gerekiyor. ABD yönetimin yeni dış politikasının ‘Smart Diplomasi olarak belirlenmesi bize büyük avantaj sağlıyor.

Bu çerçevede ABD Başkanı Obama’nın Türkiye ziyareti kapsamında kendisine ekonomik ilişkilerin altının doldurulması adına bir ekonomik paket sunmalıyız. Bu pakette Nitelikli Sanayi Bölgeleri (NSB) ve Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) ana ayakları oluşturmalıdırlar.

Hatırlanacağı üzere, Türkiye ile ABD arasında gerçekleştirilecek bir NSB projesi ilk olarak 1999 yılında gündeme gelmişti. 2002 yılında ise, Ecevit’in başbakan olarak ABD’ye düzenlediği ziyaret esnasında Türk tarafı konuyu tekrar masaya taşımış ama olumlu bir sonuç alınamamıştı. İlerleyen dönemde de konu iki ülke arasındaki ilişkilerin gündeminden düştü.

Bugün, Türkiye ile ABD arasındaki ticaretin Türkiye’nin aleyhine geliştiği bir ortamda bu proje daha büyük önem taşımaktadır. Öte yandan bilindiği üzere Mısır, 2004 yılında ABD ile imzaladığı anlaşma uyarınca, kurulan nitelikli sanayi bölgelerinde (NSB) üretilen ürünleri ABD’ye gümrük vergisinden muaf ihraç edebilmektedir. Bugün Mısır’daki tekstil ve hazır giyim sanayinin dinamosu bu anlaşmadır. Benzer şekilde NSB uygulaması Ürdün’de de gerçekleştirmektedir. Bu iki ülkede gerçekleşen NSB projelerinin başarısı modelin doğruluğunu ispatlamıştır.

Benzer şekilde Türkiye ile ABD arasındaki NSB projesi yeniden gündeme getirilebilir. Böylece Türkiye’nin Güneydoğusu’ndaki terör merkezli istikrarsızlık zamanla ortadan kaldırılabilir.

Türkiye ABD ve Irak arasında bir barış projesi…

Hatta projeye Irak da dahil edilerek bu ülkenin savaşın yaralarını biran önce sarmasına katkı sağlanabilir. Böylece ABD’nin pazar imkanları, Türkiye’nin sanayi gücü ve bölgesel avantajı ile Irak’ta ekonomik temelli bir ‘barış ve kalkınma projesi’ hayata geçirilebilir.

Türkiye ile ABD arasındaki ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi noktasındaki ikinci kaldıraç Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) olacaktır. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) desteklediği, GAP İdaresi ve bölgedeki yerel yönetimlerin inisiyatifindeki GAP Rekabet Gündemi’nin 2007 sonunda tamamladığı çalışma, projenin gelişimine yeni bir ivme vermiştir. GAP projesi kapsamında bölgede, yenilenebilir enerji, organik tekstil ve tarım gibi sektörlerde kümelenme odaklı bir kalkınma stratejisi ortaya konmuştur.

GAP Rekabet Gündemi kapsamında edinilecek deneyimler ve ulaşılacak başarılar,  sadece Türkiye için değil başta Kuzey Irak olmak üzere bütün Ortadoğu ekonomisi için önemli bir kazanım olacaktır.

Yukarıda anlattığımız üzere NSB ve GAP projesi ekseninde Türkiye ve ABD arasındaki ekonomik ilişkiler zenginleştirilerek ‘Smart –Akıllı’ hale getirilmelidir. Bölgede Türkiye ve ABD marifeti ile oluşturulacak bu akıl zamanla Irak coğrafyasına da geliştirilerek bölgesel kapsamlı bir ‘barış ve kalkınma’ projesi kimliğine kavuşmalıdır.

Kriz var mı? Yok mu?

5T HASTALIK – VİRÜS / KRİZ
Yaşadığımız krize çok farklı teşhisler konuluyor, farklı değerlendirmeler yapılıyor. Ancak hemen hemen herkesin hem fikir olduğu nokta bunun finans-bankacılık sistemi kaynaklı bir finansla kriz olduğu yönünde… IMF de bu krizi Dünya’nın 1930’lardan bu yana karşılaştığı yüzyılın krizi olarak nitelendiriyor. Krizde finansal sistemin yeterli ölçüde denetleme ve düzenlenme mekanizmasının çalışmamasının ana nedenlerden biri olduğu öngörülüyor ( emlak ve finans sektörleri ).
Bir Koyun – On Post
Üçkâğıt Ekonomisi

TÜRKİYE’DE MALİ SEKTÖR ( BANKACILIK VE FİNANS SEKTÖRÜ ) YIKILMADI AYAKTA
Oysa Türkiye’de durum oldukça farklı… Bir türev ekonomi olması ve 2002 yılında -bir önceki hükümet döneminde- başlayan bankacık sisteminin düzenlenmesine yönelik yapısal reformlar sayesinde bankalarımız ve finans sistemimiz bu krize bir anlamda aşılı girdi. Dünyadaki finansal mikroptan çok az ölçüde etkilendi.  Adeta dünyadaki bankalar zatüre oldu bizin bankalarımız griple durumu kurtardık.
Türkiye’de kriz virüsü Reel Sektörü sarmış bulunmaktadır.
Pazar Daralması
Kredi Darboğazı ve Pahallı Finansman

TÜRKİYE’DE KRİZİN ADINI KOYMAK LAZIM
DÜNYADA BANKALAR BİZDE FABRİKALAR BATTI

Türkiye’de kriz Reel Sektörde ; yani Üretimde, İstihdamda, İhracatta ve Yatırımda.
Büyük küçük tüm işletmeler, fabrikalar tehdit altında.
Reel anlamda bir çöküşün göstergeleri = ( Yıllık izinler – Ücretsiz izinler – Üretime ara verme – Kısıtlı çalışma )
Buna ilave borçlu veya taahhüdü olan birçok fabrika %50 kapasite ile yaşam mücadelesi vermekte.
Son altı yıl boyunca izlenen yanlış politikalar sonucu direncini yitiren Türkiye Ekonomisi Küresel Kriz ile birlikte şiddetli bir kaosun içindedir.
Dünya ile Türkiye’deki durumu kıyaslamak adına şu noktanın bir kez daha altını çizmek gerekiyor. Dünyada yaşanan kriz finans bizde reel sektör krizi… Bu durumun kanıtı, dünyada bankaların bizde ise fabrikaların batıyor olması…

DOĞRU TEŞHİS KONMAZSA DOĞRU TEDAVİ UYGULANAMAZ
Bugün Türk sanayicisinin, ihracatçısının, emekçisinin geldiği nokta açısından en trajik nokta ise son 8 ayda hükümetin ekonomiye ilk müdahaleyi çok kötü yapması hatta yapmamış olmasıdır. Nasıl bir kaza sırasından en değerli evre kazayı izleyen bir saat içinde yapılacak olan ilk müdahale ise bir ekonomik kriz için de en hayati dönem krizi izleyen haftalar, aylardır. Krizin akut hale geldiği 8 ayda büyük bir sorumsuzluk ile karşı karşıya kaldık.
Krizin dünyada akut hale geldiği Amerikalı dev mortgage şirketleri Fannie Mae ve Freddie Mac`in battığı Eylül ayında Başbakan ‘Kriz Yok’  açıklaması yaptı. Türkiye’de işçi çıkarmaların başladığı Ekim ayında Başbakan ‘Bu kriz de inşallah bizi teğet geçecek’  derken Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Şimşek: ‘Kriz var ama bize bir şey olmayacak’ dedi.  İşçi çıkarmaların rekor düzeye ulaştığı, tezgâhların susmaya başladığı aralık ayında Başbakan ‘Kriz Psikolojik’ dedi.  Fabrikaların kapandığı, kepenklerin indiği Mart ayında Başbakan ‘Kriz yok, iş bilmediklerinden batıyorlar  !!!’ ( Beceriksizlikle suçlanan ve kapatırsan ya da işçi çıkartırsan hesabını sorarım diye tehdit edilen ).
Dünya’da kriz birinci öncelikli gündem konusu iken Türkiye Yerel Seçim, Medya – İktidar Savaşı, Davos ve Hukukun Siyasallaşması ile ilgili konularla uğraştı.

DİKKATE VE CİDDİYE ALINMAYAN KRİZ İLE İLK 9 AY
Bu süreçte Türkiye’nin ekonomik kaybına dair rekorlarla dolu birkaç rakam…
– 2009 Ocak itibarıyla İŞSİZLİK bir önceki yıla göre 1 milyondan fazla artarak 3,650 milyona ulaştı.
– 2009 Mart ayında SANAYİ ÜRETİMİ bir yıl öncesine göre %20.9 daraldı.
– Son  7 ayda İHRACAT %37 daraldı. Krizin akut hale geldiği 2008 Eylül’de 12,8 Milyar $ olan aylık ihracatımız  2009 Mart’ta 8,1 Milyar  $ a geriledi.
– Bu yılın Mart ayında KAPASİTE KULLANIM oranı %64 ile son 20 yılın en düşük oranına indi.

SORUN BUGÜNÜN YA DA SON DOKUZ AYIN DEĞİL SON ALTI YILIN SORUNU İDİ
Nadir de olsa bazı yorumlar duyuyorum. Bazıları diyorlar ki; hükümet 6 yıl ekonomiyi iyi idare etti. Ancak krizde ekonomi direksiyonunun kontrolünü kaybetti. Krizde direksiyonun kontrolünü kaybettiği doğru ancak 6 yıldır ekonomiyi iyi idare ettiği koca bir balon. Bu 6 yıl dünyadaki ekonomik konjoktürün onca avantajının Türkiye’de müflis bir tüccar gibi heba edildiği bir dönem oldu. Dünyadaki bahar havası nedeniyle pek fark etmedik. Son 6 yılda neredeyse bütün ekonomik trendler yıldan yıla aşağı doğru seyrediyordu.
2002 yılında 51 milyar dolar olan İTHALAT 2008 yılında 4 misli artışla 202 milyar dolara yükseldi. Bu dönemde DIŞ TİCARET AÇIĞI da 4.5 misli artarak 15 milyar dolardan 70 milyar dolara çıktı. Yine bu dönemde 130 milyar dolar büyüklüğündeki DIŞ BORÇ 247 milyar dolara  yükseldi ( Borç Stoğu 2 misli arttı ).  Son altı yılda 80 yılda yaptığımız 57 milyar dolar büyüklüğündeki CARİ AÇIK üç misli katlanarak 157 milyar dolara fırladı.
Son 6 yıl çok başarılı değildi. Trend aşağıya doğruydu. Yurtdışındaki olumlu dinamiklere paralel olarak Türkiye de büyüdü. Ancak bu dönemi Brezilya gibi yapısal dönüşüm için değerlendiremediği için krizde en fazla etkilenen gelişmekte olan ülke oldu.
Son 6 yılda nasıl bir balon ekonomisi haline geldiğimizi bu yılsonunda kişi başına düşen GSMH’daki büyük daralma ile daha da net göreceğiz. Hükümetin açıkladığı ekonomik programa göre 2009’da GSMH 579 milyar dolara gerileyecek. Bu da kişi başı GSMH’nın 8,100 dolar düzeyine gerileyeceğini işaret ediyor. Ancak TÜİK geçtiğimiz yıl milli gelir hesaplama yöntemini değiştirmesiyle birlikte oluşan %31.6 oranındaki balon da hesaba katıldığında 2009 sonunda kişi başı GSMH 5,590 dolar düzeyinde gerçekleşecek.
Özetle son 6 yılda sadece şirketlerimizin karlılığı, verimliliği erimedi, vatandaşımızın cebindeki para da daraldı. Büyümeye rağmen yüksek faiz düşük kur, öngörülenden %100 sapan bir Enflasyon hedefi, bir yıl için öngörülenin 2 ayda erişildiği Bütçe açığı, Ekonomi politikası, işsizlik, bölgesel ve sosyal sorunlar, göç ve terör-güvenlik sorunlarında artışa neden oldu.

ÇÖZÜM: İSTİHDAM ODAKLI İHRACAT HEDEFLİ, SEKTÖREL KÜMELENME İLE BÖLGESEL KALKINMA İÇEREN YENİ BİR EKONOMİ PROGRAMI

Türkiye’de tek sorun yok, sorunlar çok boyutlu, bu sorunları çözmek için TEK FORMÜL yerine, aynı anda peş peşe FARKLI FORMÜLLERLE çözüm gerekmektedir.
Bu noktada Türkiye’nin ivedilikle hızlı ve agresif bir kalkınma hamlesi başlatması gerekmektedir. Bu hamleyi gerçekleştirirken Türkiye’nin farklı nitelik gösteren çok fazla sorunu bulunduğu gerçeğini unutmamalıyız. Bu anlamda hedefi Türkiye’nin istihdam, ihracat ve katma değer sorunlarını çözecek farklı modelleri ivedilikle gündem almalıyız.
Ben bu bağlamda 6 yıldır, ihracat hedefli istihdam odaklı, sektörel kümelenme bölgesel kalkınma modelini öneriyorum. Asgari ücret uygulamasının kaldırılması, istihdam üzerindeki vergilerin kaldırılması, enerji maliyetlerinin diğer ülkeler seviyesine çekilmesini öneriyorum.
Sektörel kümelenme projesinin hayata geçirilmesi için bütün bilgi altyapısının hazır olması bu noktada önemli bir avantajdır. 2006 yılında her ilin potansiyel vadeden sektörleri ve gelişim planları ortaya kondu. Bu sektörlerin ilgili illerde gelişimi için hangi teşviklerin hangi koşullarda sağlanması gerektiğine dair bir yol haritası da bilinmektedir. Bu doğrultuda hükümetin biran önce harekete geçerek bu potansiyeli değerlendirmesi gerekmektedir.

İNSAN KALKINMADIKTAN SONRA EKONOMİK KALKINMA BİR İŞE YARAMAZ
Önce İnsan – Onurlu Yaşam Hakkı
Bu ekonomik kalkınma modelinin yanına eşgüdümlü bir şekilde sosyal kalkınma projesi yerleştirmeliyiz. Mardin’de geçtiğiz hafta 40’dan fazla vatandaşımızın vahşice katledildiği olay sorunun derinliğini ortaya koymaktadır. Bu azgelişmişlik portresini aslında temel evrensel verilere baksaydık çok önceden tespit edebilirdik.

OECD VERİLERİ MARDİN KATLİAMININ ÖNCÜ GÖSTERGESİ GİBİ

OECD’nin geçtiğimiz günlerde yayınladığı ve farklı ülkelerdeki temel toplumsal durumun fotoğrafını çekmemizi sağlayan çalışmaya göre, Türkiye neredeyse bütün temel toplumsal sorunda Meksika ile birlikte en kötü performans gösteren 2 ülkeden biri konumunda. OECD verilerine göre Türkiye;  “nüfusa oranla istihdam”, “gelir eşitsizliği”, “65 yaşında ömür beklentisi”, “bebek ölümleri”, “bilgi seviyesi yeterli olmayan öğrencilerin oranı”, “mutluluk algısı”, “kişi başına net milli gelir” başlıklı yedi göstergede “kırmızı ışık” uyarısı aldı. Yine göstergeler, çocukların en fazla zorbalıkla karşılaştığı ülkelerin Türkiye ve Yunanistan olduğunu ortaya koyuyor.
Rapor adeta Türkiye’nin sadece ekonomik anlamda değil sosyal anlamda da geri kalmışlığını belgeliyor. Ne kadar üzülsek de ancak böyle bir ülkede Mardin’deki benzer katliamlar yaşanabilir.

TÜRKİYENİN YENİ SİYASET ANLAYIŞI ZAMANI
ZİHNİYETTE VE EYLEMDE DEĞİŞİM ZAMANI

Evet hepimiz görüyoruz, yaşıyoruz. Türkiye’nin toplumsal, ekonomik ve siyasal sorunları o kadar köklü ve büyük ki, bu sorunlarla ancak yine büyük kapsayıcı bir bakış açısıyla baş edebiliriz. Öncelikle siyaset anlayışımızda, kültürümüzde köklü bir değişime gitmemiz gerekiyor. Maalesef bugün siyasetçilerimiz, parti liderlerimiz en temel konularda dahi sağlıklı bir diyalog kuramıyorlar. Yüz yüze görüşmek yerine medya üzerinden atışmayı tercih ediyorlar. Bu yaklaşım yerine sorun değil çözüm üreten bir siyaset kültürü geliştirmeliyiz.
1- Kutsala dayanmayan; inançlar üzerinden değil gerçekler üzerinden siyaset anlayışı.
2- Sahici üzerinden, şeffaf, samimi,  hesap verebilen bir siyaset anlayışı.
3- Kayırmacı olmaya, demokrasiyi benimseyen ve içselleştiren bir siyaset anlayışı.
4- Geçmiş üzerinden değil geleceğe dönük bir siyaset anlayışı.
5- Desantralize, yerele inanan, yerele güvenen, yerele proje ve düşünce üretme şansı veren bir siyaset anlayışı.
6- Yenilikçi ve karşılıklı öğrenmeye dayanan bir siyaset anlayışı.
7- Çatışmacı değil uzlaşımcı ve paylaşımcı bir siyaset anlayışı.
8- Farklılıklara olanak veren bir siyaset anlayışı.
Bu yeni siyaset kültüründen hareketle; katılımcı, çoğulcu, müzakereci, paylaşımcı, uzlaşmacı, projeci, şeffaf, performansa dayalı, farklılıklara olanak veren bir anlayışı siyasette hakim kılmalıyız. Ancak bu anlayış hakim olduğunda ülkemizde siyasetçiler bir araya gelerek ülke sorunlarına hep birlikte çözüm bulmak adına katkı sunacaklardır. Aslında bu yeni siyaset kültürüne dair umut verici örneklerle de zaman zaman karşılaşıyoruz.
Geçtiğimiz 1 Mayıs öncesinde DİSK Tekstil İşçileri Sendikası’nın, Türkiye’de tekstil sektörünün ve sanayicisinin sorunlarını ortaya koyan, sorunlara çözüm öneren ilanını bu bağlamda güzel bir örnek olarak değerlendirebiliriz. Bu ilan çatışma yerine dayanışmayı ön plana çıkaran örnek bir girişimdir.

SMART – AKILLI SİYASET İÇİN SOMUT PROJELER
Elbette bu kültürün ve anlayışın kendiliğinden gerçekleşmesini bekleyemeyiz. Siyaseti yapısal olarak değiştirecek adımlara imza atmalıyız. Bu doğrultuda, yeni bir siyasi partiler yasası, daha katılımcı, denetlenebilir seçim sistemi oluşturmalıyız. Parti içi demokrasinin, hesap verilebilirliğin siyasette yaşam bulması için gerekli yasal düzenlemeleri gerçekleştirmeliyiz.

SONUÇ :
Dünya’da Kriz vardır.
Türkiye’de Kriz vardır.
ÇÖZÜM : 5 T + Diyalog + Smart Siyaset

Türkiye ABD İlişkilerinde Yeni Hedefler

ABD dış politikasında Başkan Obama yönetiminin görev başına gelmesiyle birlikte önemli bir vizyondeğişimi yaşandığı gözleniyor. Bush döneminin hard power olarak tabir edilen askeri gücü ön planda tutan dış politika yaklaşımı yerine bu dönemde ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un ifadesiyle ‘‘Smart Power’’ hakim olacaktır. Smart Power, sadece askeri değil, diplomatik ilişkilerde ekonomik, politik, hukuki ve kültürel ögeleri içerisinde barındıran yeni bir anlayış olarak tanımlanmıştır. Bu değişimin Türkiye – ABD ilişkileri üzerinde de temel yansımalarını gözlemliyoruz. Başkan Barack Obama, Türkiye ziyareti sırasında ABD ve Türkiye arasındaki ilişkilerin Model Ortaklık çerçevesinde geliştirilebileceğini açıklamıştı.
“ Model ortaklık “ vizyonu idealleri ve değerleri temel olan bir dış politika vizyonudur. Bize düşen bu vizyonun altını somut projelerle doldurmaktır. Güneydoğu Anadolu Bölgemizde hayata geçecek Nitelikli Sanayi Projesi, bu vizyonun somut bir yansıması olacaktır. 31 Mayıs’ta Washington’da düzenlenen geleneksel ATC/AFOT/Türk-Amerikan İş Konseyi (TAİK) Yıllık Konferansının 28.sine katıldım. Bu toplantıda iki ülkeden de siyasi liderlerin, kamu yöneticilerinin katıldığı bir ortamda görüşlerimi paylaştım. ABD tarafının QIZ’ye ilgisinin olduğunu söyleyebilirim, ancak Türkiye olarak bu konuda bir hedefimiz ve planımız olmalıdır.

Stratejik Ortaklıktan “ Model Ortaklığa “ : Ortak Değerler ve İdealler…
Bu noktada Türkiye ABD ilişkilerinin geçmişine kısaca göz atalım. Soğuk Savaş döneminden bu yana özellikle askeri alanda oldukça önemli boyutta olan ABD Türkiye ilişkileri 1990’lı yıllarda daha da gelişmiş ve Başkan Clinton döneminde iki ülke arasındaki ilişkiler Stratejik Ortaklık olarak tanımlanmıştır. ABD’nin Irak’a müdahelesi sırasında iki ülke arasında ortaya çıkan görüş ayrılıkları ve gerilimler nedeniyle iki ülke arasındaki Stratejik Ortaklık oldukça yıprandı. 2008 yılında Barack Obama’nın başkanlığa gelmesi ile birlikte ABD dış politikası yaşanan değişimin bir yansıması olarak ABD Türkiye ilişkilerinde model ortaklık kavramı gündeme gelmiştir.

Obama’nın “ model ortaklık “  kavramı idealler ve değerler üzerine kurulan bir işbirliğini tarif ediyor. Bu yaklaşım ideal ve değerlerden hareketle ortak çıkarların ve işbirliği noktalarının tarifini işaret ediyor. Bu ortak değerler; laik, demokratik bir yönetim, hukukun üstünlüğü ve insan haklarıdır.

Bu ortak ideal ve değerlerin pratikte yaşam bulacağı bir dizi alan bulunmaktadır. Bunlardan biri Orta Doğu’da barışın sağlanması alanında Türkiye’nin bölgede arabulucu ve öncü rolüdür. Diğeri Türkiye’nin Güneydoğusu’nda kurulacak zamanla Irak’ı da kapsayacak Nitelikli Sanayi Bölgesi’dir. Bölgede 100 binlerce kişinin iş sahibi olmasını sağlayacak, bu anlamda bölge barışına ciddi katkı sunacaktır. Bu doğrultuda Smart Power olan ABD’nin bölgesel hedeflerine ulaşması için Türkiye gibi bir müttefiki ile model ortaklık üzerine ilişkilerini geliştirmesi büyük önem taşımaktadır.

İki ülke arasında ekonomik ilişkilerde ‘özel-privatization’ aşısı lazım
ABD ve Türkiye İlişkileri başta askeri olmak üzere enerji, politik, iktisadi olmak üzere birçok farklı boyuta sahip olmasına rağmen bu ilişkilerin ekonomik boyutunda niteliksel sorunlar vardır. İki ülke arasındaki ekonomik ilişkiler çok büyük ölçüde devletten devlete niteliktedir. Oysa bu ilişkiler şirketler arasında da olmalıdır. Bu vizyonumu paylaştığım toplantıda özellikle
ABD eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Marc Grossman ve ABD Ankara Büyükelçisi James Jeffrey bu görüşümü desteklemişler ve ekonomik ilişkilerde ‘privatization’ ihtiyacına dikkat çekmişlerdir.
Türkiye’nin 2008 yılı dış ticaret verileri ABD’nin toplam dış ticaretimiz içerisindeki payının %5’den daha az olduğunu göstermektedir. Son 10 yıl içerisinde Türkiye’nin ihracatı 30 Milyar $’dan 130 Milyar $’a çıkmasına rağmen, toplam ihracatımız içerisinde ABD’nin payı %10’lar seviyesinden %3’lere kadar gerilemiştir.  Bu veriler de bize  iki ülke arasında hayata geçirilmemiş bir iki yönlü bir ticaret ve yatırım potansiyeli olduğunu göstermektedir.
Benim görüşüme göre; Türkiye ABD’li firmaların Orta Doğu ve Avrasya ülkelerine açılmalarını sağlayabilecek bir sağlam bir liman konumunda olmasına rağmen, ABD  Türkiye arasındaki ilişkilerin ekonomik boyutu eksik kalmış gözükmektedir. Eksik kalan ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi alanında sahip olduğumuz fırsatlardan bir tanesi de de Nitelikli Sanayi Bölgeleri Projesidir.
Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi ile Kuzey Irak arasında kurulacak olan bir Nitelikli Sanayi Bölgesi’nin yaratacağı sosyal faydalar ekonomik faydalar kadar önemlidir. Her seyden önce bu proje bu bölgede barışın sağlanmasına katkıda bulunacaktır. Barış ile birlikte bölgede demokratikleşme, istikrar, güvenlik ve kalkınma da sağlanacaktır. Binlerce insana iş imkanı sağlayacak olan NSB bölgeleri aynı zamanda bölgedeki iş yapabilme ikliminin gelişmesine de katkıda bulunacaktır. Kuzey Irak ve Türkiye arasında kurulacak olan NSB ile bölgede güvenlik alanında önemli kazanımlar sağlanacağı gibi, sosyal ve bölgesel kalkınma alanında da önemli çıktılar elde edilecek olup bu çıktılar hem Türkiye’nin hem de ABD’nin bölgedeki ortak çıkarlarını desteklemektedir.

ROZ’lar ve NSB’ler Ortak İdeale Hizmet Ediyor
2008 yılında ABD senatosu Pakistan ile Afganistan sınırında  Yeniden Yapılandırma Fırsat Bölgeleri (Reconstruction Opportunity Zones) ismini verdiği bir projeyi uygulamaya koymuştur. Bu proje Güneydoğu’dan Irak’a da uzanacak bir NSB projesi açısından umut vermiştir. ROZ’larda üretilecek mallar gümrüksüz olarak ABD’ye ihraç edilebilecektir. Bu proje ile bölgede yeni iş imkanlarının yaratılacak olup, binlerce insana iş imkanı sağlanacak ve bölgede sağlanacak ekonomik kazanımlar ile terörle mücadelede önemli bir aşama sağlanacaktır. Türkiye ile Kuzey Irak arasında yatırım imkanlarının doğmasına yardımcı olacak ve yeni iş imkanları sağlayacak NSB projesi de Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Irak’ta istikrarın sağlanması açısından ROZ projesi ile aynı doğrultuda faydalar sağlayacaktır. İki proje de büyük ölçüde benzer sosyoekonomik hedeflere ulaşmayı hedeflemektedir.
Bu noktada Türkiye ile ABD arasındaki NSB bölgeleri projesinin temelleri 1999 yılına kadar gittiğini anımsayalım. NSB bölgesi kurulması için Türkiye İle ABD arasında Başkan Clinton döneminde başlayan görüşmeler; ABD tarafından Temsilciler Meclisi’nden geçirilip senatoya sunulan yasa tasarısındaki hassas sektörler olan, emek yoğun sektörlerin anlaşma dışında bırakılması sebebiyle Türk tarafından kabul edilmemiş ve yeniden müzakereler açılmış fakat 1 Mart tezkere krizi  ve çuval krizi sebebiyle  sonuçlandırılamamıştır.
Öte yandan Ürdün’deki NSB projesi bütün üretim alanlarını kapsamasına rağmen, Türkiye için önerilen projede Türkiye’nin ABD’ye ana ihraç kalemleri olan tekstil, hazır giyim ve deri ürünleri kapsam dışında bırakılmıştır. Fakat Ürdün ve Mısır’daki NSB bölgesi projeleri üretim alanında hiç bir kısıtlama olmadan hayata geçirilmiş ve oldukça başarılı olmuşlardır.

Smart Power için Smart Projeler: NSB…
Ürdün ve Mısır’da kurulan NSB bölgelerinde İsrail, Mısır ve Ürdün tarafından ortak üretilen üretilen ürünler ABD’ye gümrüksüz girebilmektedir. Ürdün’de ilk NSB’si 1998 yılında açılmış olup Ürdün’ün 100 milyon dolar seviyesinde olan ABD’ye ihracatı bu proje’nin hayata geçirilmesi ile 2008 yılında 1.3 milyar dolara yükselmiştir. Bu ülkede yer alan NSB bölgeleri aynı zamanda 50 binden fazla istihdam yaratmıştır. Mısırda ise ilk NSB’si 2005 yılında kurulmuş olup, geçtiğimiz 3 yıl içerisinde Mısır’ın ABD’ye ihracatı neredeyse ikiye katlanarak 2008 yılında 2.3 milyar dolar olmuştur.
Bugün ABD ve Türkiye’nin önünde iki ülkenin ilişkilerinin geliştirilmesi alanında birçok fırsatla birlikte zorluklarda bulunmaktadır. Bu zorluklardan birisi Irak’ın normalleştirilmesi sürecinde karşılaşılan problemlerdir. ABD ve Türkiye’nin başlatacağı ve Kuzey Irak’ı da içine alabilecek olan bir NSB bölgesi projesi, yeni iş sahaları yaratacak, bölgede istikrarın yerleşmesine yardımcı olacak ve böylelikle Türkiye’nin terör örgütü PKK ile mücadelesine katkıda bulunacaktır. Bu proje aynı zamanda Irak’ta özel sektörün gelişmesi ve bölgede istikrarın sağlanması alanlarında da önemli faydalar sağlarken Türkiye ile ABD arasındaki ekonomik ilişkilerin güçlenmesine de yardımcı olacaktır.
ABD’nin yeni dış politika perspektifi olan Smart Power NSB bölgeleri gibi  Smart  Projeler ile hayata geçebilecek ve iki tarafında kazanan olduğu bu proje ise ABD bölgedeki Smart Power vizyonu ile kesişecektir.
ABD ve Türkiye’nin model ortaklık kurma yönünde önemli adımlar attıkları bu dönemde ekonomik bir bakış açısından yoksun olan bir ortaklık, model ortaklık haline ne yazıkki gelemiyecektir. Bu nedenle NSB projesi hayata geçirilmesi iki ülke arasında ilişkilerin karşılıklı olarak  daha ileri bir boyuta geçirilmesinin arzulandığı günümüzde oldukça büyük  öneme sahiptir. Bize ve sorumluluk sahibi siyasilere, kamu görevlilerine düşen NSB projesini, ısrarla Türkiye ABD ilişkilerinde üst gündem maddelerine taşımak olacaktır. Yine benzer şekilde ortak değer ve ideallere katkı sağlayacak projeler geliştirmeliyiz.
Hükümetin Güneydoğu ile ilgili sorunların çözümünde büyük fırsat olasılığından bahsettiği bu proje gerçekten sorunun çözümü açısından önemli bir fırsattır. Ancak, son açıkladığı Teşvik programında az gelişmiş bölgeler olan, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri ile Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi’nin illerinin aynı teşvik paketinde değerlendirilmesi sorunun çözümünde ciddi bir çelişki yaratmıştır.
Yine Mayıs 2008 tarihinde Hükümetin iddialı “ GAP Eylem Planı ” hedefleri doğrultusunda açıklanan yeni teşvik paketinde GAP illerinden Adıyaman ve Gaziantep’in 3. Bölgede, diğer 7 ilin de 4. Bölgede olması ve GAP’ı bölmesi de sorunun çözümü konusunda ciddi bir tereddüt yaratmıştır.
Türkiye’nin resmin bütününü görebilen ve resmin arkasına bakabilen, vizyoner – akıllı (smart) politikalara ve yeni bir siyaset anlayışına sahip politikacılara ihtiyacı vardır.

Saygılarımla,
Umut Oran

Osman Arolat’ın köşesi…

Dünya Gazetesi 06.04.2009