Yazılar

Türkiye’nin Yeni Bir Liderliğe İhtiyacı Var!

Umut Oran Rize’de

“Türkiye’nin Yeni Bir Liderliğe İhtiyacı Var!”

CHP’li Umut Oran, artık mızrağın çuvala sığmadığını,  AKP’nin 16 Nisan ve 24 Haziran’dan önce vaat ettiği hiçbir sözü tutmadığını belirterek, “Bu zihniyet 31 Mart için vereceği sözleri de tutamayacaktır zira deniz bitmiştir. Denizin bittiğini Rize’de görmek mümkündür. Rize’de 16 yılda açılan fabrika yoktur ama iflas eden ve dükkanını kapatan çoktur. İstihdam yaratan işyerleri azdır ama iş bulmak için büyükşehirlere göçen çoktur. İnancımız odur ki Rizeliler ve Türk milleti 31 Mart’ı “Türkiye’yi yeniden kalkınma rotasına sokmak için” bir fırsat olarak görmektedir. Türk milleti, boş laf dışında hiçbir şey üretmeyen ve gençleri işsiz bırakan bu zihniyetin zincirlerinden kurtulacaktır. Bu düzeni değiştirmek için Türk milletinin en yetenekli evlatlarının ocu, bucu denmeden hak ettikleri mevkilere taşınmaları gerekmektedir. Rize, bu konuda öncülük yapmak durumundadır. Türkiye’nin Atatürk’ün aydınlık mirasına sahip çıkacak yeni bir liderliğe ihtiyacı vardır” dedi.

Dünya Değişiyor ama Türkiye İlerlemiyor!

Bu sabah Trabzon’dan Rize’ye geçen Umut Oran, CHP Rize İl Başkanlığında partililerle buluştu. CHP İl Başkanı Saltuk Deniz ile birlikte basın toplantısı da düzenleyen Umut Oran toplantıda şunları kaydetti:

On yıllardır yaşanan hiçbir olay tesadüf değildir. Soğuk savaşın sona ermesiyle beraber dünya yeni bir “yol aramaktadır”, tüm dünyada yeni bir “düzen kurulmaya çalışılmaktadır.” Ancak bu düzenin ne zaman kurulacağı ve insanlığın ne zaman yeniden huzura kavuşacağı belirsizdir. Ne yazık ki Türkiye, tüm bu kaos dönemine hazırlıksız yakalanmış ve iktidar partisinin gerçeklerle ilgisi olmayan hayallerine teslim olmuştur.

Eğitim sistemi çöktü

Dünya hızla değişmektedir, ancak Türkiye ileri gidememektedir. Hangi kriteri esas alırsanız alın Türkiye, dünyanın gelişmiş ülkelerinin gerisinde kalmaktadır. Eğitim sistemi çökmüştür, üniversitelerden mezun olan gençleri işsizlik sarmalı beklemektedir. Özellikle eğitim fakültesi mezunları, iktisadi idari bilimler fakültesi mezunları, fen-edebiyat fakültesi mezunları “hayat boyu işsiz” kalma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Örneğin ataması yapılmayan öğretmenlerin sayısı yaklaşık yarım milyondur. Bu sayı sadece 3 yıl sonra yani 2022’de 1.000.000’u aşacaktır. Yani 3 yıl sonra 1.000.000 öğretmen ailesi açlığa, mutsuzluğa, yuvasızlığa ve umutsuzluğa mahkûm edilmiş olacaktır. Ve çok açıktır ki bu sorunları mevcut iktidarın çözme ihtimali yoktur zira sorunları yaratan 16 yıllık AKP iktidarıdır. 

AKP Sadece Zenginleri Düşünüyor!

Dünyada da durum benzerdir. Soğuk savaşın bitimiyle birlikte vahşi kapitalizm zincirlerini kopararak tüm dünyaya eşitsizlik vaat etmektedir. Bugün dünyanın %1’i dünyanın tüm servetinin yaklaşık %80’ine sahiptir. Geri kalan %99’un payına düşense sadece %20’dir. Türkiye’de de AKP’nin temsil ettiği zihniyetin yarattığı sonuç da aynıdır. Türk-İş verilerine göre 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 1893 TL’dir; yoksulluk sınırıysa 6.167 liradır. Yani nerdeyse Türkiye’de herkes yoksuldur. Zaten Avrupa ülkelerinden gelen turistlerin profili de bu bilgileri doğrulamaktadır. Zira örneğin Almanya’dan, İngiltere’den Türkiye’ye gelen turistlerin önemli bir kısmı işçi ya da emekliyken Türkiye’deyse yurt dışında tatil yapabilen işçi ya da emekli nerdeyse yoktur. Ama AKP Türkiye’sinde 36 adet dolar milyarderi vardır. Yani AKP politikaları zengini daha zengin ederken fakiri açlığa mahkûm etmektedir. 

31 Mart Türkiye’nin Zincirlerinden Kurtulması İçin Fırsattır!

Ancak şartlar ne olursa olsun Türk milletinden umut kesilmemelidir. Artık mızrak çuvala sığmamaktadır. AKP, 16 Nisan referandumundan önce vaat ettiği hiçbir sözü tutmamıştır. AKP, 24 Haziran’da verdiği hiçbir sözü de tutmamıştır. Ve bu zihniyet 31 Mart için vereceği sözleri de tutamayacaktır zira deniz bitmiştir. Denizin bittiğini Rize’de görmek mümkündür. Rize’de 16 yılda açılan fabrika yoktur ama iflas eden ve dükkanını kapatan çoktur. İstihdam yaratan işyerleri azdır ama iş bulmak için büyükşehirlere göçen çoktur. İnancımız odur ki Rizeliler ve Türk milleti 31 Mart’ı “Türkiye’yi yeniden kalkınma rotasına sokmak için” bir fırsat olarak görmektedir. Türk milleti, boş laf dışında hiçbir şey üretmeyen ve gençleri işsiz bırakan bu zihniyetin zincirlerinden kurtulacaktır. Zira bu düzenin umut yaratması mümkün değildir. Yandaşlıkla mevki-makam sahibi yapılanların beceriksizlikleri yüzünden Türkiye potansiyelinin altında kalmaktadır. Bu düzeni değiştirmek için Türk milletinin en yetenekli evlatlarının ocu, bucu denmeden hak ettikleri mevkilere taşınmaları gerekmektedir. Rize, bu konuda öncülük yapmak durumundadır. Türkiye’nin Atatürk’ün aydınlık mirasına sahip çıkacak yeni bir liderliğe ihtiyacı vardır. Ben Rize’ye de Rizelilere de haktan ve doğrudan yana tavır alacakları konusunda güveniyorum. Daha güzel bir Türkiye’yi hep beraber kuracağımıza da inanıyorum.

 

İktidarın Yolu İttifaktan Değil İlkeli Olmaktan Geçer

Umut Oran’dan Muhalefet Partilerine:

İktidarın Yolu İttifaktan Değil İlkeli Olmaktan Geçer

Umut Oran

Basın Açıklaması

30 Kasım 2018

İktidar bloğunun Meclis’te bulunan tüm siyasi partilere karşı en büyük üstünlükleri, “Herkesi kendine benzetmesi ve siyasetin gündemini kendi gündemiyle paralel hale getirmesidir.” Kendisini sağda ya da solda tanımlasın; milliyetçi, muhafazakâr ya da sosyal demokrat olduğunu iddia etsin Meclis’teki tüm siyasi partiler hayata ve siyasete iktidar partisi gibi bakmaya başladıklarının farkında değiller gibi görünmektedir. Örneğin; geçmiş yıllarda koalisyonların istikrarın önündeki en büyük engel olduğunu anlatarak herkesin “koalisyon karşıtı” olması gerektiğini dayatan zihniyet, 24 Haziran seçimlerinden hemen sonraysa gündeme 31 Mart Yerel Seçimlerini getirmiş ve aynı anda da yoğun bir “ittifak ya da koalisyon tartışması” başlatmıştır. Ancak iktidar bloğunun dayattığı “ittifak gündemi” tıpkı koalisyon şeytanlaştırması gibi her anlamda sığ, her anlamda ucuz ve her anlamda yıkıcıdır zira sadece “kaba bir pazarlığı” içermektedir. Son dört ayın nerdeyse tamamında “Sen şu ilde aday çıkarma; ben de sana şu ilde destek vereyim!” cümlesinin üzerine siyaset inşa edilmek istenmektedir.

Elbette 16 yıldır girdiği her seçimi şu ya da bu şekilde kazanmayı bilen, gerektiğinde atları Üsküdar’a geçirebilen bir zihniyet için siyasetin kaba bir pazarlığa indirgenmesi yadırganmayabilir. Zira bu tarz bir siyaset anlayışının iktidarı zorlamayacağı tecrübelerle sabittir. Halihazırda yaşanan da budur. İktidar bloğu; ilke, dava, ideoloji ya da ideal olarak adlandırılabilecek olan her düşünceyi yok ederek sadece “pazarlık kültürünü” yaygınlaştırırken tüm muhalefet bloğu da benzer bir yaklaşımı kabul etme eğilimine girmektedir.

Oysa kötülükle mücadele, başka bir kötülükle başarılamayacağı gibi yaygın pazarlık kültürü de başka bir pazarlık anlayışıyla alaşağı edilemez. İdealsizlikte, ilkesizlikte buluşmak da iktidarın işine gelse de muhalefet unsurlarına fayda sağlamaz. Muhalefeti iktidara taşıyacak olan şeyler “doğrudan ve haktan” yana tavır almak, şipşak çözümler yerine kurumsal değişime odaklanmak ve her aşamada tutarlı olmaktır.

Siyaset İlkeli Olmak Demektir!

Bilinmelidir ki “madem onlar pazarlık yapıyor biz de yapalım” anlayışı “yanlışa meşruiyet kazandırmak” dışında sonuç üretmeyecektir. Böyle bir yolun tercih edilmesiyse çürümeyi hızlandırmakla eş anlamlı olacaktır. Oysa Türkiye’nin acilen yeni sözlere, yeni yöntemlere, yeni kadrolara ve yeni hayallere ihtiyacı vardır. Siyaset; sadece seçim kazanmak için “popüler aday avcılığı” demek olmadığı gibi “seçmenleri hiçe sayarak aday pazarlığı yapmak” da değildir. Tam aksine siyaset; umut yaratmak ve daha güzel günlerin somut hedeflerine seçmenlerle beraber yürümektir. Siyaset: ilkeli olmak, koltuk için her şeyi yapmayı reddetmek de demektir.

Ne yazık ki 24 Haziran seçimlerinden buyana geçen sürede muhalefet unsurlarının iktidar bloğunun yöntemlerine fazlasıyla odaklandığı ve hatta iktidarın adaylarına göre aday belirleneceği gündeme getirilmiştir. Oysa Türkiye’nin dört bir tarafında iyi yetişmiş, dürüst, liyakat sahibi, vatansever gençler ve kadınlar vardır. Türkiye’nin dört bir yanında iktidara alternatif yaratma cesaretine sahip akademisyenler, doktorlar, işçiler, köylüler de vardır. Ve her biri yeni umutlar yaratmak için “bir fırsat beklemektedir.” Bir kez şans bulurlarsa on yıllarca muhalefet bloğuna “öncülük yapabilecek” güçlü siyasetçiler her yerdedir.

16 yıldır Hiç Vakit Olmadı mı? 

Bilindiği üzere her dönemde “Vakit yok!” diyenler olacaktır. Yüzlerce kez duyduğumuz gibi “Şu seçim geçsin de bakalım!” diye akıl verenler de vardır. Ancak hepsine verilecek cevap aynı olmalıdır: “16 yıldır vakit hiç olmadı mı? 16 yıl boyunca seçim dışında konuşulacak bir şey hiç bulunmadı mı?

Şimdiye kadar bu sorulara anlamlı cevaplar verilememiş olsa da her şeye rağmen umutsuz olmak da doğru değildir.  Şartlar ne kadar zorlu olursa olsun Büyük Türk Milletinden başka sığınacak yer yoktur. Hiç şüphe yoktur ki muhalefet partileri biraz olsun ilkelerden bahsetmeye başlarsa Türk milleti de onlara iktidarı değiştirecek gücü verecektir. Özellikle Mustafa Kemal’in yolunu rehber olarak görenler için “Vakit; tek başına iktidar olma iddiasını ortaya koyma ve ilkeleri konuşma vaktidir.”

 

Sanayi 4.0 Çağı’nda Siyaset

Dünya; 18.yüzyılda buhar makinasının icadıyla başlayan I.Sanayi Devrimi’nden beri her 100 yılda yeni bir endüstri devrimiyle karşılaştı. 19.yüzyılda elektrik enerjisinin kullanımı ve seri üretime geçilmesi II.Sanayi Devriminin işareti sayılmışken, 20.Yüzyılda üretim süreçlerinin otomasyonu ve bilgisayar kullanımının başlaması III.Sanayi Devrimi olarak tanımlandı. Şimdilerdeyse yepyeni bir dönemden yani IV.Sanayi Devriminden bahsediliyor. Bu yeni dönemin temel özelliği; insanlar, makinalar ve ürünler arasında gerçek zamanlı iletişim, bağlantı ve etkileşim öngörmesi. Bir başka deyişle, Endüstri 4.0, tıpkı kendinden önce gelişen Sanayi Devrimleri gibi, tüm toplumsal ilişkileri değiştirecek şekilde kendi kavramlarını ve modellerini yaratacak gibi görünüyor.

Ancak ortada büyük de bir sorun var! İletişim teknolojilerinin inanılmaz boyutlarda gelişmesine ve yaygınlaşmasına rağmen geri kalmış ülkeler, ilk 3 sanayi devrimini kaçırdıkları gibi Endüstri 4.0’ı da büyük olasılıkla kaçıracaklarını görüyorlar. Oysa aynı anda gelişmiş ülkeler, başta Almanya, ABD, Çin olmak üzere eğitimden sağlığa, istihdamdan yatırım-teşvik politikalarına kadar her şeyi yeni dönemin kavramlarına göre yeniden düzenliyorlar. Örneğin Almanya’da büyük şirketler cirolarının yaklaşık %3.5’ini Endüstri 4.0 odaklı projelere ayırırken Alman hükümeti de 2020 yılına kadar her yıl 40 milyar Euro yatırım desteği sağlıyor.

Dünyanın dört bir yanında toplumlar “devlet eliyle bu yeni döneme hazırlanırken” anahtar kavramlar olarak ortaya çıkan Siber-Fiziksel Sistemler, Öğrenen Robotlar, Nesnelerin İnterneti, Bulut Bilişim, Büyük Veri, Katmanlı Üretim, Sanal Gerçeklik, Siber Güvenlik,… yeni rekabet alanları ve vazgeçilmezler olarak ortaya çıkıyor.

Belki de bu devasa değişimin en yıkıcı sonucu, tüm ortamın ve kavramların yarattığı asimetri. Gerçekten dünya her anlamda asimetrik bir hal alıyor. Devletler, ordular, şirketler, teknolojiler, imkân ve kabiliyetler arasında asimetrik bir ilişki var. Örneğin, yüzlerce milyon dolarlık uçakları birkaç bin dolarlık uçan teknoloji; dronelar vuruyor. Tam anlamıyla drone çağı! Birkaç yıllık teknoloji şirketleri, yarattıkları ürünlerle orta büyüklükteki devletlerin bütçeleri kadar ciroya ulaşıyor. Sanayileşmesini tamamlamış ülkeler, yeni teknolojileri ve kavramları üretme tekeline sahip oldukları için gelişmemiş ülkelerle olan gelişmişlik farkını her yıl kat be kat arttıracak kadar gücü biriktiriyorlar. Bir başka deyişle “aynı yolu takip ederek yetişmenin mümkün olmadığı bir yarış” alanına dönüşüyor devletler arası mücadele.

İşte tam da böyle bir dünyada değişen ortama ısrarla “uyum sağlamayacağım” diyen bir kurum ortaya çıkıyor: Siyaset kurumu! Sadece Türkiye’de değil, dünyada da tüm değişimlerin en uzağında olanların siyasi partiler olduğunu görmek şaşırtıcı olmamalı. Zira siyaset en temelde “kural koymak” için yapılan bir faaliyet. Oysa büyük kırılma dönemlerinde gelecek vizyonuna sahip olmayan, gerekli araştırma ve inceleme çalışmalarını yapmamış olan siyasi partilerin ve siyasetçilerin yapabileceği tek şey: Rüzgarla birlikte savrulmak.

Bu yüzden dünyanın dört bir yanında göçmen karşıtlığı yükseliyor, ırkçılık artıyor, ötekinden nefret ederek, sınırlara duvar örerek ve sadece şiddeti yükselterek ellerinde olanı koruyabileceklerine inandırılıyor insanlar.  Ancak bunu yaparken aslında zamanın gerisine düşüp, tarih öncesi yaratıklara dönüşüyor siyasi partiler. Siyaset kurumu topyekûn şunu söylemiş oluyor: Piyasa kendi yolunu bulsun, iyi-kötü yeni bir paradigma ortaya çıksın, biz de ona göre yeniden yapılanırız!

Oysa siyasi partilerin aynı zamanda öncü olmak, temsilciliğine soyundukları geniş toplum kesimlerinin geleceğini düşünmek ve insanları çıkar gruplarının insafına terk etmemek gibi görevleri de olmalı! Daha yaşanabilir, adaletin hâkim olduğu, eşitliğin her anlamda tesis edildiği bir ortamı yaratmak da siyasilerin görevi olmalı. Bunu başarabilmek içinse tek kural: Değişim, değişmek ve değiştirmek!

Geleceği tahmin etmek kahinlerin işi elbet ancak Endüstri 4.0’ın her şeyi olduğu gibi siyaseti de siyasi partileri de tamamen değiştireceği bilinmeli. Örneğin siyasetin gençleşmeden yol alabilmesi mümkün değil! Çok değil birkaç yıl içinde tüm yönetim kadrolarında gençleşmeye gitmeyen partilerin yaşama şansı yok! Aynı durum katılım konusunda da geçerli. Herkesin cebinde akıllı telefonların olduğu bir zaman diliminde siyasetin hala birkaç bin delegeyle ya da birkaç yüz milletvekiliyle kontrol edilebileceğini, tüm kararların dar gruplar içinde alınacağına inananlar kaybedecekler. Artık her konuda en geniş katılım esas olacak. Demokrasinin, birkaç yılda bir “oy verip evde oturmak” olmadığı kabul edilecek. Kadınlar, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar görünür olacaklar. Kadını yok sayan ve onları kotalara mahkûm eden her parti kapanacak.

Siyasetçi profili de değişecek. Siyaset sadece birkaç kişinin değil “toplumun saygısını kazanmış” herkesin işi haline gelecek. Muhtemelen birkaç yıl içinde youtube fenomenlerinden biri ya da birkaçı siyasete soyunacak. Onlar da “benim de bir sözüm var” diyecekler. Artık asık suratlı akademisyen-siyasetçi formatı da geride kalacak. Daha çok “mühendis fenomen” siyasette olacak. Örneğin genç Aziz Sancarlar kitleleri arkalarından sürükleyecekler. Siyasi partiler de “üretim” esasına göre sıralanacak. Söz üretemeyen, gelecek vizyonu üretemeyen, katılım yolları üretemeyen, adalet ve özgürlük üretemeyen her yapı yok olacak. Hatta siyasi partilerin en önemli birimi Ar-Ge haline gelmek zorunda kalacak. Üyelik kavramı köklü şekilde değişecek. Kâğıt üzerinde 100 üyesi olan siyasi partilerin iktidar olabileceği zamanları göreceğiz muhtemelen.

Kısaca, Endüstri 4.0 sağlıktan-eğitime, güvenlikten-yargıya, ulaşımdan hizmet sektörüne tüm dünyayı değiştirirken, mecburen siyaset kurumu da değişecek. Bugün siyaset deyince aklımıza gelen şeylerden geriye sadece “siyaset” kelimesi kalacak. Ondan gayrı her şey parçalanıp yeniden anlam kazanacak. Bakalım o günler geldiğinde bugünlerin muktedir siyasileri nasıl ve hangi kelimelerle anılacak!

Yabancı Düşmanlığını Yükselten Siyaset Dili Reddedilmelidir!

Fransa’nın Mulhouse kentinde 2 Ekim’de gerçekleştirilen bir kundaklama sonucu çocuk yaştaki 3 yurttaşımızın da aralarında olduğu 5 kişinin hayatını kaybetmesi, sorumsuz siyasetçilerin sürekli yükselttiği yabancı düşmanlığının acı bir sonucudur.

Başta Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa olmak üzere, dünyanın dört bir yanındaki sağ ve popülist politikacılar tarafından kullanılan nefret dili, geniş halk kesimleri için artan tehlikeler barındırmaktadır. Seçim kazanmak uğruna göçmenleri ya da farklı etnik/dini kökene sahip olanları hedef gösteren siyaset anlayışı geçmişte olduğu gibi gelecekte de masum insanların acı çekmesi dışında sonuç doğurmayacaktır.

Ne yazık ki ırkçılığın ve yabancı düşmanlığının sürekli yükseldiği bu dönemde özellikle Avrupa’da yaşayan gurbetçilerimiz için durum çok daha tehlikeli bir hal almaktadır. Zira Avrupa’nın her yanında oylarını arttıran ırkçı partilerin “öteki” olarak tanımladıkları arasında Türkler de vardır.

Bu noktada hükümetin ve dışişlerinin hiç vakit kaybetmeden tüm olayların takipçisi olmak ve yaşanan bu tip saldırıları dünya gündeminde tutmak gibi bir zorunluluğu bulunmaktadır. Gurbetçilerimiz, Türkiye Cumhuriyeti’nin gücünü her an yanlarında hissetmeli ve haklarının en üst seviyede korunacağına dair güven duygusu hissetmelidir. Kundaklama gibi vahşi eylemlerden sorumlu olanlar ve arkalarındaki odaklar cezalandırılıncaya kadar tüm süreç takip edilmelidir. Ancak en az bunlar kadar önemli olmak üzere ırkçılığı ve yabancı düşmanlığını yükselten siyaset dili tamamen reddedilmeli ve geçmişte yapıldığı gibi, seçim uğruna düşmanlaştırma söylemlerine girişilmemelidir.

Hatırlanmalıdır ki şiddet şiddeti, yabancı düşmanlığı da benzer düşmanlıkları doğuracaktır. Dünyanın her türlü yıkımla, çatışmayla ve savaşla yüzleştiği bu dönemde geniş halk kesimlerinin ihtiyacı olan şey düşmanlık değil adalet, barış, kardeşlik ve dayanışmadır. Siyasilerin göreviyse seçim uğruna gericiliğe prim vermek değil şartlar ne olursa olsun barışı ve kardeşliği tesis etmeye uğraşmaktır. Sorumluluk makamında olan hükümetler için de ana görev budur.

Üç masum evladımızı kaybettiğimiz bu üzücü olay sebebiyle Türk milletine baş sağlığı diliyor, hükümet edenlerin sorumluluklarını hatırlayarak üstlerine düşen görevleri yapmalarını diliyorum. Bir daha benzer olayların yaşanmaması için tüm siyasileri de yabancı düşmanlığına ve ırkçılığa karşı barışı, kardeşliği ve dayanışmayı ön plana çıkarmaya davet ediyorum.

Saygılarımla,

Umut Oran: “Siyaset sistemi değiştirilmeli”

CHP eski Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Umut Oran, Türkiye’nin içinde bulunduğu durumdan kurtulması ve ileri gitmesi için siyaset sisteminin değişmesi gerektiğini söyledi.
yeni-ekonomi-izmir

Yeni Ekonomi -İzmir

Ortak Akıl Üretmeyen Öfke Hedefi Bulmaz !

AKP ŞİDDETİNE KARŞ KOYMAK İÇİN NE YAPMALI?

Sosyalist Enternasyonal Başkan Yardımcısı, CHP’li Umut Oran 7 Haziran 2015 seçimlerinden bu yana şiddetin siyasetin ana gündemi haline getirilerek, sıradanlaştırıldığını ve hemen herkesin AKP iktidarının bu şiddetten beslendiğini kabul ettiğini, çözüm konusunda ise sürekli olarak aynı yanlışlara düşüldüğünü vurguladı. Umut Oran, “Ancak yapılan bunca analize rağmen AKP’nin yükselen şiddetine “sözel” anlamda “ağır” cevaplar verilmek dışında muhalefet unsurlarınca üretilebilmiş her hangi bir kurumsal çözüm yoktur.  Bu durum karşısında CHP’liler için direnmek, irade ortaya koymak ve asla vazgeçmemek nefes almak kadar doğal eylemlerdir. Bu itibarla baskıcı iktidar bloğuna karşı dayanışma ve direniş kararlılığında olan tüm yurttaşlarımla omuz omuza olduğumu ilan ediyor ancak ortak akıl için bir araya gelemeyen, ortak akıldan yeni akıl üretemeyen, kurumsal dönüşümü ve gelişimi sağlamayan bir tavrın iktidar hedefine ulaşamayacağını da hatırlatmak istiyorum. Unutulmamalıdır ki CHP; sistemli, örgüte dayalı, tepkisel olmayan ve sonuç odaklı stratejik planlar yapmaya ve taktik seviyede bunları hayata geçirmeye yetecek deneyime, kadrolara ve entelektüel kapasiteye sahiptir. Türkiye’nin kurtuluşu ve iktidarın yolu da ortak akla dayanan direnişten, dayanışmadan ve devrimci duruştan  geçecektir” diye konuştu. 

İktidarın yürüttüğü algı operasyonunun sonucunda CHP’ye yönelik olarak giderek artan haksız şiddet olayları nedeniyle bugün yazılı açıklama yapan Umut Oran şunları kaydetti: 

AĞIR SÖZEL CEVAPLAR 

7 Haziran seçimlerinden bu yana “şiddet, siyasetin ana gündemi” haline getirilerek sıradanlaştırılmıştır. Şiddete maruz kalan kişilerin, grupların ya da yapıların verdiği tepkiler farklı olabilse de hemen herkes AKP’nin temsil ettiği iktidar bloğunun şiddetten beslendiğini ifade etmektedir.

Ancak yapılan bunca analize rağmen AKP’nin yükselen şiddetine “sözel” anlamda “ağır” cevaplar verilmek dışında muhalefet unsurlarınca üretilebilmiş her hangi bir kurumsal çözüm yoktur.  Gelinen durumun özeti: “Şiddeti körükleyen AKP”,  “şiddetten beslenen AKP”, “şiddet sayesinde oylarını arttıran AKP” ve türev cümlelerdir. 

OYSA BU YÖNTEM İŞE YARAMIYOR 

Mevcut durum gerçekten buysa o halde yapılması gereken şey her alandaki şiddetin azaltılmasını sağlamak ya da AKP şiddetinin neden bu kadar etkili olduğunu analiz edip,  alternatif yöntemler geliştirmektir. Ancak görünen o ki “şiddet” konusu da sebep-sonuç ilişkisi içinde ele alınmak yerine sadece AKP’ye “sözel yanıtlar” verilerek aşılmaya çalışılmaktadır.

Oysa bu yöntemin işe yaramadığı görülmüştür. Geçmişte de aynen bugün olduğu gibi siyasi parti genel başkanları, partiler ve belli gruplar ahlaksızca hedef alınmış ve yaşanan olayların iktidar bloğunun teşviki ya da belli ölçülerde “göz yumması” sonucu gerçekleştiği ortaya çıkmıştır. 

AKP RÜZGARINA GÖRE DALGALANAN MUHALEFET 

O halde yanıtlanması gereken acil soru ortadadır: “Eğer iktidar bloğu ‘şiddete dayalı’ bir büyüme modeline sahipse geçmişte yaşanan benzer olaylardan hangi dersler alınarak, hem bu planı bozacak hem de muhalefet unsurlarını öne çıkaracak hangi kurumsal, taktik ve stratejik adımlar atılmıştır?” Bu soruya yanıt üretilmediği sürece ulaşılacak sonuç: “AKP’nin estirdiği rüzgârın yönüne göre dalgalanan muhalefet” gerçeği olacaktır. Böyle bir analizse tam anlamıyla “taktik seviyede boğulmak” yani gidişatın kontrolünü mutlak suretle kaybetmek, plansız, tepkisel karşılıklar vermek ama süreci yönetememek anlamına gelecektir. 

CHP’LİLER DİRENİR! 

Gelinen aşamada organize olduğu tartışılmayacak bunca provokatif olaydan sonra hem siyasi parti temsilcilerinin hem de parti tabanlarının öfkeli açıklamaları anlaşılabilir noktadadır ve hiç şüphe yok ki her bir partili saldırıya maruz kalan partisinin ve parti temsilcilerinin yanında durmaktan çekinmeyecektir. Bu anlamda hiçbir muhalefet partisinin kararlılığı ve mücadele azmi tartışma konusu edilmemelidir. Özellikle kurtuluşun ve kuruluşun mücadele geleneğinden gelen CHP’liler için direnmek, irade ortaya koymak ve asla vazgeçmemek nefes almak kadar doğal eylemlerdir. 

ORTAK AKIL YOKSA ÖFKENİN HEDEFİ OLMAZ 

Ancak yaşanan olaylardan sonra yapılması gereken şey sadece şiddete karşı direnileceğinin beyan edilmesi değil aynı zamanda “ortak aklın üretilmesi” de olmalıdır. Bir başka deyişle şiddete karşı koymak elbette doğrudur ve haktır, ancak şiddeti yükselten iktidar bloğunun oyununu bozmak için “örgütlenmek, kurumsal değişimlere gitmek, sorunların temeline inmek, çözüm bulmak yani ortak aklı üretmek” de zorunludur. Hatırlanmalıdır ki “ortak aklı üretmeyen öfke hedefi bulmaz!” Böyle bir durumsa hem şiddetten zarar gören hem de haklılığını kitlelere anlatamayan bir muhalefet sonucunu doğuracak ve mevcut durumun devam etmesini sağlayacaktır. 

CHP HER TÜRLÜ BİRİKİME SAHİP 

Bu itibarla baskıcı iktidar bloğuna karşı dayanışma ve direniş kararlılığında olan tüm yurttaşlarımla omuz omuza olduğumu ilan ediyor ancak ortak akıl için bir araya gelemeyen, ortak akıldan yeni akıl üretemeyen, kurumsal dönüşümü ve gelişimi sağlamayan bir tavrın iktidar hedefine ulaşamayacağını da hatırlatmak istiyorum. Unutulmamalıdır ki CHP; sistemli, örgüte dayalı, tepkisel olmayan ve sonuç odaklı stratejik planlar yapmaya ve taktik seviyede bunları hayata geçirmeye yetecek deneyime, kadrolara ve entelektüel kapasiteye sahiptir. Türkiye’nin kurtuluşu ve iktidarın yolu da ortak akla dayanan direnişten, dayanışmadan ve devrimci duruştan  geçecektir.

Basın Açıklaması: