Yazılar

CHP Örgütünü Yok Sayan İttifak Başarı Getirmez

Umut Oran

Basın Açıklaması

14.12.2018

Türk siyasi hayatının son 16 yıldır devam eden “zulüm dönemine” bakıldığında iktidar bloğunun sürekli oyun kuran, muhalefet bloğununsa “kısa vadeli adımlarla” kurulan oyunu oynayan rolünde olduğu tespit edilecektir. Gideceği limanı bilmek anlamına da gelen oyun kuruculuk rolü, iktidar bloğunu sürekli “bir adım önde tutarken”, stratejik kararlar almak ve uygulamak yerine günübirlik adımları tercih eden muhalefet bloğuysa “sürekli takipçilik” pozisyonuna düşmektedir. Böylesi bir “kısırdöngüyü” aşmanın yoluysa basittir: “Şipşak çözümlerin büyüsüne kapılmadan stratejik kararlar almak!” Örneğin her yerel seçim öncesinde “meşhur bir çatı aday arama” yöntemi, siyaseti “kısa vadeli adımlar atmak” olarak görmenin bir sonucudur. Defalarca denenmiştir ve işe yaramadığı görülmüştür. Benzer bir durum bir önceki seçimlerde farklı partilerin aldığı oyları alt alta toplayıp “kısa yoldan zafere ulaşılacağını” düşünme alışkanlığında da vardır. Oysa bu yöntem de denemiş ve siyasette “2+2’nin her koşulda 4 etmediği” ispatlanmıştır. O halde sadece son 16 yıla dahi bakılmış olsa ulaşılacak sonuç net olmalıdır: “Siyasette şipşak çözümler yoktur; ilmek ilmek örülen ve emek verilen süreçler vardır!” 

CHP Yönetimi Örgüt Hassasiyetini Ciddiye Almalıdır 

Ancak ne yazık ki muhalefet bloğu 31 Mart Yerel Seçimlerine de “stratejik bakış açısından uzak” olarak hazırlanmaktadır. İttifak yapılan iller hangi ölçütlere göre belirlenmiştir, o ildeki parti yöneticilerimizin görüşleri alınmış mıdır, örgüt ve il başkanları sürece dahil edilerek ittifaka hazırlanmadan Genel Merkezin kararını TV’lerden mi öğrenmiştir soruları halen yanıtsızdır. Bu yanıtsız soruların CHP tabanına vereceği zararın telafisi için uzun zaman gerekecektir. Ayrıca özellikle bu ortaklığın büyük kanadı olan CHP’nin “ittifaktan ne elde ettiği” belli değildir. Sürekli “emanet oy, stratejik oy, ödünç oy, bir kerelik oy” gibi adlarla CHP tabanı “kısa vadeli çözümlere” alıştırılmaya çalışılmaktadır. Geçen yıllar boyunca MHP, HDP, İYİ Parti ve Saadet Partisi “ittifak ya da dayanışma” adı altında CHP’lilerin oylarıyla milletvekilliği, belediye başkanlığı kazanmış ya da siyasette “söz söyleyebilecekleri” bir varlığa kavuşmuştur, ancak bu ilişkiden CHP’ye ne düştüğü bir türlü anlaşılamamıştır. Görünen odur ki CHP örgütlerinin ve fedakâr CHP seçmeninin “vatanın birliği ve Cumhuriyetin geleceği” konusundaki “hassasiyetleri” her parti tarafından sömürülmektedir. CHP tabanının vatan ve Cumhuriyet sevgisi elbette tartışılamayacak bir gerçektir, ancak bu onurlu tavrın her seçim öncesinde “kullanılarak” CHP örgütlerinin yok sayılması, örgüt emekçilerine bu derece hoyrat davranılması da kabul edilebilir noktada değildir. Zira adı geçen partiler olsa da olmasa da Cumhuriyet Halk Partililerin Atatürk’ün emaneti olan Türkiye Cumhuriyeti için sonsuza kadar mücadele edecekleri ortadadır. Stratejik olarak değerlendirdiğimizde de en önemli nokta budur: “CHP’yi Mustafa Kemal’in Askerlerinin öz otağı olarak yaşatmak!” 

CHP Örgütleri Her Seçimde İddialı Olacak Kadar Güçlüdür! 

O halde sürekli gündeme getirilen ve CHP örgütlerinin ve emekçilerinin “alın terini” yok sayan, AKP karşıtlığı üzerinden inşa edilen, ancak hiçbir ilke ve programa dayanmayan her türlü ittifak söyleminin ve birlikteliğinin kaybedeni CHP olarak görülmelidir. 16 yıldır devam eden “zulüm döneminde” CHP tabanı, her şeye rağmen direnebildiğine göre, hâlâ her ilde ve ilçede altı oklu devrim bayrakları göklerdeyse ve hâlâ analar-babalar evlatlarına Atatürk’ün eserlerini emanet ediyorsa CHP için korkulacak bir şey yoktur. Mücadele etmeye değer ilkelerin ve hedeflerin varlığı CHP’yi her daim “tek başına iktidarın” en büyük adayı yapar. CHP’lilerin ödediği bunca bedele rağmen hâlâ iktidar olunamıyorsa sorumluluk tabanda değil “ortak akla, kurumsal değişime ve liyakate” dayalı, katılımcı, demokratik bir işleyişi kuramayanlardadır. Zira CHP örgütleri her seçimde iddialı olacak kadar güçlüdür; CHP’liler Cumhuriyetimizi geri alacak kadar da mücadelecidir.

 

İktidar Partisine Benzeyerek İktidar Olunmaz!

Umut Oran

Basın Açıklaması

24.5.2018

Siyasetin değişmez kuralıdır: Her parti “iktidar” olmak için kurulur ve iktidar olamadığı her zaman biriminde “sürekli bir arayış” içinde bulunarak “kuruluş hedeflerini” gerçekleştirmeye çalışır. Bu durum, on milyonlarca oy alan partiler için geçerli olduğu kadar birkaç bin kişinin oyunu alan partiler için de geçerlidir. İsimler değişir, oy oranları değişir ama “iktidar arayışı” asla değişmez.

Türkiye’de de durum farklı değildir. Özellikle “rejim tartışmalarının” aralıksız cereyan ettiği bir atmosferde, muhalefet unsurları için “iktidarı hedeflemek” aynı zamanda varlık-yokluk mücadelesinde “ben de varım ve yok olmayacağım” demek anlamına gelecektir. Ancak iktidarlar da asla boş durmayacaklardır. Ellerindeki her türlü araçla “kendilerinin mutlak iktidar” olduğunu ve ne yapılırsa yapılsın diğer partilerin “iktidar” olamayacağını söyleyeceklerdir.

Aslında bu durum iktidarın ana propagandasıdır ve herkesin “çıkış yok” ortak paydasında birleşerek “itaat etmesini” sağlama amacına yöneliktir. “Umuttan” bahseden herkese vebalı muamelesi yapılması, “başarabiliriz” diyen herkesin ötekileştirilmesi ve “alternatif yollar” önerenlerin hızla siyaset sahnesinden “sürülmesi” iktidar bloğunun ilk hedefi haline gelir. Böylece her türlü muhalif meydan okuma, daha düşünce aşamasındayken yok edilir ve iktidarın iktidar olma hali sürekli kılınmış olur.

Ne yazık ki belli dönemlerde muhalefet partilerinin “yönetici elitleri de” iktidarın söylemlerine kendilerini kaptırabilirler. Ne yapılırsa yapılsın asla iktidar olunamayacağına dair yüzlerce gerekçe üretmeye başlayanlar işte böyle ortamlarda görülür. “İktidar, devlet imkanlarını kullanıyor! Onlar, dini siyasete alet ediyor! Siyasette harcayacak çok paraları var!” gibi yüzlerce cümleyle konuşma alışkanlığına erişen muhalefet unsurlarının bir sonraki durağı “onlara benzemezsek oy alamayız” fikrine kadar ulaşır. Bu dönemin tipik uygulamasıysa “karşı mahalleden kamyonla transfer yapıp, paraşütle en üst makamlara getirip icap ederse kadın kontenjanlarına bile ‘bıyıklıları’ doldurmaktır.” Partiye, partililere ve seçmenlere “iktidar bloğunun ağzıyla” yaklaşmak da aynı dönemde görülür. “Tıpış tıpış” talimatlarıyla parti yönetmeye soyunmak, her toplantıda “parmak sallamak”, partiye gönül vermiş olanları “kapının önüne koymakla” tehdit etmek de “iktidardaki partiye benzeyerek iktidar olabileceğini” düşünme hastalığının sonuçlarıdır. Benzer şekilde muhalefet bloğunun herhangi bir konuda yükselen itirazlara cevaben dile getirdiği “partimize zarar vermeyin”, “şimdi konuşmanın zamanı değil”, “basın önünde partiyi tartıştırmayın” sözleriyle iktidarın her türlü hukuksuzluğu yapıp “ülkemizi yurtdışında zor durumda bırakmayın”, “sakın hükümeti eleştirmeyin” sözleri arasında bir fark yoktur. Her iki söz grubunun da temel amacı: seçmenlerin partilerine ya da ülkelerine olan sevgilerini “sömürmek” ve onları “sonsuz sessizliğe” gömmektir.

Çelişki odur ki “iktidara benzeyerek iktidar olan bir siyasi parti” dünya tarihinde yoktur! Birbirinin tamamen aynı olan 2 üründen birinin diğeriyle değiştirilmesi mantıksız olduğuna göre iktidara “tıpatıp” benzeyerek iktidar olunabileceğini düşünmek de mantıksızdır. Öyleyse aslında ortada olan şey “iktidar olmak arzusu değil” sadece iktidarın gücü karşısında “direnmekten vazgeçmektir.” Geriye kalan her şey de bu vazgeçişin ifadesi olmak dışında bir anlam ifade etmeyecektir.

İktidara benzemeye çalışarak, aslında iktidar olmaktan vazgeçen muhalefet partilerinde sıkça görülen bir diğer davranış şekliyse “her koşulda ötekini suçlamaktır.” Örneğin, “hiçbir objektif kriter göstermeden milletvekili, belediye başkanı ya da belediye meclis üyesi belirlerken” söylenen “siyaset sadece unvanla yapılmaz”, “bu bir bayrak yarışı”, “parlamento dışında da çalışılabilir” gibi cümleler monolog tadında tekrarlanır. Ancak bu sözleri edenlerin “neden sürekli unvanla” siyaset yaptıkları, “neden kendilerinin ellerindeki bayrağı hiçbir zaman başkasına vermedikleri”, “neden kendilerinin sürekli parlamentoda oldukları” gibi sorulara asla cevap verilmez. Çünkü gücü elinde bulunduranlar için önemli olan “gücü korumaya” devam etmektir ve koltuklarını kaybetmemek için yapamayacakları şey yoktur.

Ancak görüleceği üzere tüm bu iktidarı taklit etme sürecinde siyasi partilerin ana hedefi olan “iktidara gelmek” amacına yönelik hiçbir adım bulunmamaktadır. Zaten böylesi bir yaklaşımın ulaşabileceği en üst seviye de Bahçeli örneğinde olduğu gibi, iktidar bloğuna “yamanmaktır.”

Mensubu olmaktan büyük onur duyduğum ve kimsenin benden koparamayacağı partimin, üst yönetiminde de ne yazık ki, “iktidara benzeyerek iktidar olunabileceği” fikri egemen görünmektedir. Tüm hayatlarını CHP karşıtı siyaset odaklarında geçirmiş “tescilli sağcıların” ısrarla “milletvekili” yapılmaya çalışılması bile başlı başına bu bakışın işaretidir. Sadece bu ısrar bile “ben iktidar olmak istemiyorum” demenin bir başka yoludur.

Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak, 16 yıllık otoriter iktidar deneyimine rağmen CHP üst yönetimi bir türlü “özeleştiri” yaparak “iktidar hedefini” ortaya koymamıştır. İktidar olma arzusunu dile getiren herkese karşıysa kibir diliyle karşılık verilmektedir. Örneğin YSK seçim takviminde adaylarını “önseçimle” belirleyecek partiler için tarihler verilmesine rağmen “CHP üst yönetimi” “zamansızlığı” bahane ederek tüm kararları “sübjektif şekilde kendileri almıştır.” Üstelik bugün geriye dönüp bakıldığında, ortada henüz erken baskın seçim yok iken aceleyle tüzük kurultayı toplanması ve ittifak yapılırsa önseçim uygulanmayacağı değişikliğindeki ısrar çok daha manidar görünmektedir!

Evet, “Siyaset sadece unvanla yapılmaz!” bu ifade doğrudur ancak “inanılır olması için bu sözleri söyleyenlerin de tüm kararlarını “unvana göre değil”, “ilkelere göre” almış olmaları beklenir. Bu durumda bana düşen görev elbette kişileri tartışmak ya da ‘o neden oldu, bu neden olmadı’ demek değildir. Zira ilkelerin olmadığı, iktidar hedefinin bulunmadığı, sadece iktidara benzeyerek yol alınabileceğinin kabul gördüğü bir iklimde kim aday gösterilirse bir diğerine “haksızlık” yapılmış olacağını teorik olarak kabul edebilirim. Ancak CHP üst yönetiminin herkesi aynı torbaya koyarak ve kibir diliyle Cumhuriyet Halk Partilileri yaftalamalarına izin veremem.

Bu itibarla kendileri için “dikensiz gül bahçesi” yaratma hevesi içinde olduğunu gördüğüm CHP üst yönetiminin partimi kamuoyu önünde “şahıslar üzerinden tartıştırmasını” doğru bulmadığımın da bilinmesini istiyorum. CHP üst yönetiminin bu tavırla aslında en çok Cumhurbaşkanı adayımıza ve Cumhuriyetçilere zarar verdiğini düşünüyorum. Bu noktada tüm aday tartışmalarını aşmak ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerine odaklanmak için, iktidar vizyonundan uzak gördüğüm parti üst yönetimine dair eleştirilerimi 24 Haziran sonrasına ertelediğimi ve kısır ‘sen-ben’ tartışmalarının içinde olmayacağımı ilan ediyorum.

Cumhuriyet Halk Partisini, iktidar partisine benzeterek ve sürekli seçim kaybederek yönetebileceğini sananlar varsa hangi unvana sahip olursa olsun yanılmaktadır. Hiç kimse, Anadolu’nun ve Rumeli’nin dağlarında, kanla ve gözyaşıyla kurulan Cumhuriyet Halk Partisinden daha büyük değildir! Bu partiye hiçbir karşılık beklemeden tüm ömrünü veren on milyonlarca insanı yok sayan, partide görev almak isteyen adaylarla görüşmeye bile tenezzül etmeyen, Genel Merkez kapılarını fedakâr Cumhuriyet Halk Partililerin suratına kapatanlarla demokratik zeminde mücadele etmek boynumun borcudur. 

O halde, tüm Cumhuriyet Halk Partililere açık çağrımdır: Bize yakışan, Cumhurbaşkanı adayımız ve gözbebeğimiz Cumhuriyet Halk Partisi için “seferberlik ruhuyla” çalışmaktır! “Dikensiz gül bahçesi!” isteyenlerle mücadele günü zaten gelecektir. İşte o gün; haksızlığa uğrayan gençlerle, kadınlarla ve her toplum kesiminden Cumhuriyet sevdalısıyla ele ele vereceğiz. Ve asla şüphe duymayın: Bu adaletsiz düzeni mutlaka değiştireceğiz!