Yazılar

GAP eylem planına ilişkin değerlendirme ve görüşler



Bu çalışma, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, 28 Mayıs 2008 tarihinde Diyarbakır’da açıkladığı “GAP Eylem Planı”na istinaden görüş ve değerlendirmeleri içermektedir. Çalışmada, olumlu bulunan noktaların altı çizilirken, eksik ya da yanlış bulunan konular da işaret edilmiştir. Dileğim, bu eylem planının da 1989 yılında hazırlanan

ve 2002 yılında revize edilen GAP Master Planı gibi aradan geçen sürede kadük kalmaması; başta bölge insanı olmak üzere bütün vatandaşlarımızın yeşeren umutlarını hayal kırıklığına uğratmamasıdır.

GENEL GİRİŞ

Öncelikle, Başbakanın, 12 Bakanın katılımıyla Diyarbakır’da, geniş bir eylem planı açıklaması prensip olarak doğru buluyorum. Ancak, maalesef planın içeriği ve derinliğinin; planın genişliği ile paralel olduğunu söylemem maalesef mümkün değil. Diğer taraftan, planın Devlet Bakanı Sn.Nazım Ekren’e de sunulan, “GAP Kalkınma Platformu” nun 9 aydan uzun süren çalışmalarına atıfta bulunmaması ve platformun hazırladığı somut rapordan istifade etmemesini, özellikle bölgedeki yatırımcı açısından düşündürücü bir nokta olarak öne çıkmaktadır. Açıklanan birçok niyetin bundan önceki 17 paket gibi niyet düzeyinde kalmamasını umar, asıl farkın uygulamada ortaya konması gerektiğini belirtmek isterim. Yine açıklanan eylem planındaki hedeflerin birçoğunun 1989 yılında hazırlanan, 2002 yılında revize edilen GAP Master Planı’ndaki hedeflerle rakamsal anlamda dahi benzerlik göstermesi, Başbakanın açıkladığı eylem planına dair yeni bir beklenti yaratmamaktadır. Diğer bir ifade ile Başbakanın açıkladığı eylem planında yeni bir hedef bulunmamakla birlikte zamansal bir hedef eklenmiş olmakta ancak “ nasıl “ sorusu yanıtsız bırakılmaktadır.

Verilere bakıldığında toplam maliyeti 41.3 milyar YTL olan GAP’ta 2007 sonu itibarıyla nakdi gerçekleşme oranı yüzde 62 düzeyindedir. Tarım yatırımlarında gerçekleşme oranı yüzde 27, enerji yatırımlarında gerçekleşme oranı yüzde 84, ulaştırma/haberleşme yüzde 46, turizm yüzde 35 düzeyindedir. Görüldüğü üzere genel gerçekleşme oranı yeterli seviyede değildir. Projenin gerçekleşmesi için gerçekçi bir finansal planın ortaya konması gerekmektedir.

Bu çalışmada önce eylem planına dair olumlu bulduğum noktaları, ardından eleştirilerimi ve son olarak da önerilerimi aktaracağım.

OLUMLU ADIMLAR

Aşağıda sıraladığım noktaları, içeriklerine ve “ nasıl “ gerçekleştirileceklerine dair yeterli bilgi sunulmamasına rağmen niyet anlamında olumlu değerlendiriyorum.

– Öncelikle planın, ‘ekonomik kalkınma’, ‘sosyal gelişme’, ‘kurumsal kapasite’ ve ‘altyapı’ olmak üzere 4 eksen ve 73 alt başlık altında geniş bir bakış açısıyla sunulmasını olumlu değerlendirmekteyim.

– Ekonomik kalkınma başlığı altında açıklanan; yeni yatırım desteklerini, sübvansiyonlu kredi, mayınlı arazilerin temizlenmesini gibi vaatleri olumlu buluyorum.

– Altyapı geliştirme kapsamında açıklanan sulama projelerinin hızla realize edilmesi gerektiğine inanıyorum.

– Sosyal gelişme başlığı altında okullaşmaya dair önemli olduğunu ve hızlı gerçekleşmesini temenni ediyorum.

ELEŞTİRDİĞİM NOKTALAR

Öncelikle, bu eylem planına iyi niyetli bir bakış açısıyla yaklaşıyor; planı daha öncelik 17 eylem planının birçoğunda olduğu gibi vizyon bazında olumlu ancak strateji ve taktik anlamda yetersiz buluyorum.

– Öncelikle, kişisel olarak dahil olduğum, Devlet Bakanı Nazım Ekren aracılığıyla hükümete sunulan GAP Kalkınma Platformu’nun konuyla ilgili çalışmalarının dikkate alınmadığı görülmektedir. Hükümetin de temsil edildiği, uzun süredir konuyla ilgili somut çalışmalar yapan GAP Kalkınma Platformu’nun çalışmasını dikkate alınmamasının, hükümet adına bir yönetsel koordinasyon zaafına işaret ettiğini görmekteyim. Bu zaafiyet, eylem planının uygulanması aşamasında büyük zararlara yol açabileceği düşüncesindeyim, zira yapılan çalışma, özellikle bölgeye yatırım gelmesinin önünü açacak, devlet yardımı (vergi muafiyeti-teşvik) sisteminin hayata geçirilmesini sağlayacak bir mekanizmadır.

– GAP Rekabet Gündemi kapsamında hazırlatılan ve GAP Kalkınma Platformu tarafından kaynak olarak kullanılan plana göre, tarım dışında, bölgede 3 stratejik sektör belirlenmişti: Turizm, organik giysi ve yenilenebilir enerji. Başbakan’ın açıkladığı eylem planında ya bu sektörlere dair yeterli bir vurgu yapılmamış ya da bu sektörlerden hiç bahsedilmemiştir. Bölge organik pamuk üretiminde lider olmasına ve bölgede organik tekstil-hazır giyim üretiminde büyük potansiyel bulunmasına rağmen bu sektör dikkate alınmamıştır.

2002’de revize edilen GAP Master Planı ile düşündürücü benzerlikler…

– İddialı bir şekilde ortaya konan hedeflerin 1989 yılında açıklanan ve 2002 yılında revize edilen GAP Master Planı’ndaki hedeflerle rakam bazında dahi paralellik göstermesi bu eylem planın güvenilirliğini sarsmakta, hangi ölçüde güncel verilerle hazırlandığı konusunda soru işaretleri uyandırmaktadır. 1989 yılında hazırlanan ve 2002 yılında revize edilen GAP Master Planı’nda şu hedefler açıklanmıştır:

* 1.7 milyon hektar alanın sulanması

* Kişi başı gelirin %209 oranında artması

* 3.8 milyon kişiye istihdam sağlanması

Başbakan 6 yıl önce revize edilen planda yer alan bu hedefleri sanki yeni bir hedef gibi açıklamıştır.

– Eylem planında, tarımsal işletmelere destek verileceği kaydedilmekte bu tarımsal işletmelerin sanayi ile entegrasyonun nasıl gerçekleştirileceğine dair bir strateji ve taktik ortaya konmamaktadır.

– Diğer taraftan hükümet işletmelere, sanayiciye vaat ettiği kaynağı hangi kriterlere göre vereceğini belirtmemektedir. Bu da kaynakların yanlış noktalara yönelmesi tehlikesine yol açabilir.

– Hükümet gerçekleştirmeyi vaat ettiği eylem planı için 7.3 milyar YTL büyüklüğünde bir kaynak öngördü. GAP’taki projelerin finansmanı için halen 4.9 milyar YTL büyüklüğünde bir finansman açığı bulunuyor; bu rakamın da bütçe dışı finansman kaynaklarından sağlanacağı ifade ediliyor. Bu bütçe dışı kaynağın ne olduğunun açıklanması gerekmektedir.

– Hükümet 3 milyon 800 bin kişiye iş sağlayacağını açıklamıştır. Ancak, bununla ilgili olarak gerçekçi bir plan ve kaynak sunulmamaktadır. Burada sulanacak hektar başına 1.5 kişinin tarımda çalışma şansı bulacağı ve bunun diğer sektörlerde yaratacağı sinerji üzerinden hesaplanmaktadır. Bu hesaplama tarımın geldiği nokta ve rekabetçi tarımsal üretim için şart olan teknoloji kullanımı dikkate alındığında hektar başına 1.5 kişiye iş bulmayı öngörmek gerçekçi değildir. Yine Türkiye’de toplam işsiz sayısının 2.5 milyon dolayında olduğu düşünüldüğünde rakamın ulaşılabilirliği şüphe yaratmaktadır.

– Şu an bölgede “ 9 “ ilde mevcut sanayi istihdamının 85 bin kişi düzeyinde olduğu dikkate alındığında hükümetin ortaya koyduğu hedefin ne kadar gerçekçi olduğu konusunda soru işaretleri ortaya çıkmaktadır.

– Eylem planında cazibe merkezleri kurulacağı ifade edilmiştir. Halihazırda bölgede kalkınma ajanslarının faaliyet gösterdiği GAP İdaresi’nin yükümlülükleri dikkate alındığında kurulacak cazibe merkezlerinin katkıdan ziyade bir koordinasyon sorununa yol açma ihtimali bulunmaktadır. Çünkü 3 kurumun da yetki sorumluluk ve görevleri birçok noktada çakışmaktadır. (GAP İdaresi, Kalkınma Ajansları, Cazibe Merkezleri)

– Bölgede her ilde tüm kanaat önderlerinin katılımıyla, GAP konusundaki güncel planları yakından tanıyan ve takip eden Devlet Bakanı Sn. Nazım Ekren’in açıklanan eylem planının teknik içeriğine dair bilgilendirici bir açıklama yapmasının son derece yararlı olacağını düşünmekteyim.

ÖNERİLER

– Hükümet, bu eylem planının düzenli olarak izleneceğini ifade etmiştir. GAP ve bölgedeki kalkınma bir devlet meselesi olduğu için bu izlemenin şeffaf, siyaset üstü bir şekilde yapılması için gerekli kurumsal yapı oluşturulmalıdır. Sivil toplumun ve bürokrasinin de yer alacağı şeffaf bir mekanizmanı kurulmalıdır.

– GAP Bölgesi’nde Rekabet Odakları ile ilgili olarak gerek rekabetin sürdürülebilirliği gerek yerel yönetişimin sağlanması ve ayrıca merkezi hükümet ve yerel aktörler arasında yönetişimin temin edilmesine yönelik bölge kanaat önderlerinin dahil olduğu “ GAP Yürütme Kurulu “ nun teşkil edilmesinin faydalı olacağı düşüncesindeyim.

– Hükümetin öncelikle, GAP Kalkınma Platformu çerçevesinde tespit edilen öncelikli sektörleri ve yine platformun şubat ayında yaptığı toplantıda ortaya koyduğu devlet yardımlarında yeni yaklaşım önerilerinin dikkate alınması gerektiğine inanıyorum.

– GAP Rekabet Gündemi’nin 2007 yılı sonunda tamamladığı, dünya çapında tanınmış 11 yabancı kümelenme uzmanın katkıda bulunduğu ve Birleşmiş Milletlerin (BM) de desteklediği çalışma uyarınca bölgede stratejik sektörler belirlenmiş ve nasıl bir kalkınma stratejisi izleneceği belirtilmiştir. Bu kalkınma stratejisinin ihracatı destekleyecek bir perspektifle değerlendirilmesi gerektiği düşüncesindeyim. Bu çalışmanın dikkate alınarak mevcut eylem planının gözden geçirilmesi gerekmektedir.

– GAP İdaresi’nin aradan uzun bir süre geçmesine rağmen halen başkanı atanmamıştır. GAP Projesi’nden birinci derecede sorumlu bu kurumun daha etkin olması için bu atamanın yapılması gerekmektedir.

– GAP Kalkınma Platformu tarafından önerilen teşvik mekanizmasının dikkate alınması gerekmektedir. GAP Kalkınma Platformu’nun 2008 Şubat ayında gerçekleştirdiği toplantıda sunduğu, GAP bölgesinde kısa ve uzun vadeli şu tedbirlerin değerlendirilmesi gerekmektedir:

– GAP Bölgesi’nde asgari ücret uygulaması yerine her ilde Valilik ve ilin kanaat önderlerinden oluşan bir grubun belirleyeceği ücret politikası ile her yıl ücretlerin tespit edilmesi,

– Bölgede çalışanlar üzerinden SSK ya da gelir vergisi kesintisinin yapılmaması, ücretlerin vergiden muaf olması,

–  Bölgede ihracata yönelik üretim yapan şirketler arasında, ‘istihdam sayısı’, ‘ihracat miktarı’ ve ‘yerli ara malı kullanım oranları’ gibi ölçütler bazında istihdam odaklı ve net ihracat hedefli olanların belirlenmesi ve bunlara yönelik Eximbank kredi koşullarından farklı olarak daha uzun vadeli ve daha düşük faiz oranlı kredi temin edilmesi,

– Bölgede üretilen ürünlerin; liman, gümrük ya da hava alanlarına taşınmasında firmaların ihracat cirolarına göre kademeli olarak, nakliyelerinde kullanılmak üzere ÖTV vergisiz ya da düşük vergili akaryakıt desteğinin gerekli denetim mekanizmaları kurularak sağlanması,

– Bölgede üretim yapan şirketlere, istihdam ettikleri kişi sayısına göre kademeli enerji desteğinin sağlanması ve bu muafiyetin işletmelerin aylık kullandıkları enerjinin fatura bedellerinden mahsup sistemi ile karşılanması. Saygılarımla,

Umut Oran

Nitelikli Sanayi Bölgesi (QIZ)



OBAMA ZİYARETİ, ABD İLE ‘SMART’ İLİŞKİLERE KAPI AÇSIN…

Hem küresel ölçekte hem de bölgemizde yeni dengelerin, yeni yapıların oluştuğuna şahit oluyoruz. Böylesi bir değişim döneminde ABD Başkanı Obama’nın Türkiye’ye yapacağı ziyaret kuşkusuz Türkiye ve içinde bulunduğu coğrafya için büyük önem taşıyor. Obama’nın ABD olarak 2010 yılına kadar Irak’taki muharip güçlerini çekeceklerini ve bölgenin istikrarına büyük önem verdiklerini açıklamış olması bu noktada olumlu işaretler olarak değerlendirilmeli.

Diğer taraftan ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un, ABD olarak bundan sonra dünya genelinde ‘askeri güce karşılık gelen ‘hard power-sert güç’ politikası izlemek yerine, ekonomik ve diplomatik ilişkiler ile askeri gücün bir arada değerlendirildiği ‘Smart Power – Akıllı Güç’ stratejisi izleyeceklerini açıklamıştır.

Bu yaklaşım ABD’nin yeni dönemdeki uluslararası ilişkiler politikasının genel hatları konusunda değerli işaretler veriyor… Kısacası yeni ABD yönetimi, Bush dönemin kötü hatıralarını silmek noktasında oldukça istekli görünüyor. Bu durum, yeni dönemde Türkiye-ABD ilişkilerinde yapıcı bir siyaset oluşturulması fırsatı veriyor.

Yeni dönemde Türk-ABD ilişkilerinin yapıcı bir zemine oturması için Türkiye’nin proaktif davranarak siyasal insiyatifi eline alması gerektiği inancındayım. Bunun için iki ülkenin siyasal ilgi alanlarının kesişim noktalarına odaklanmalıyız. Bu bağlamda iki ülke arasındaki ilişkilerin stratejik hedefi olarak ‘ekonomiyi’, ilgili alanı olarak Kuzey Irak başta olmak üzere Ortadoğu bölgesini işaret etmeliyiz.

İlişkilerin kaldıracı NSB ve GAP olmalıdır

Bu stratejik hedefin iki kaldıracı ise Nitelikli Sanayi Bölgeleri (NSB) ve GAP projeleri olmalıdır. Öncelikle ABD ile Türkiye arasındaki ilişkilerin bugüne kadar askeri ve güvenlik odaklı ilerlediğini, ekonomik ayağının yetersiz olduğu ve bu anlamda ilişkilerin bir ayağının topal kaldığını kaydedelim. Sadece Türkiye’nin ABD’ye yaptığı ihracatın son 8 yıldaki değişim trendi dahi bu durumu somut bir şekilde ortaya koymaktadır. Aradan geçen 8 yılda Türkiye’nin toplam ihracatı içinde ABD’nin payı %9,9’dan %3.3’ye inmiştir.

Türkiye’nin ihracatında ABD’nin payı

ABD (bl$)

Toplam ($)

Pay (%)

2001

3,131,39,9
2002

3,436,19,4
2003

3,747,37,8
2004

4,863,27,6
2005

4,973,56,7
2006

5,185,55,9
2007

4,2107,23,9
2008

4,3131,93,3

İki ülke arasında her geçen gün irtifa kaybeden bu ekonomik ilişkinin güçlendirilerek ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un ifadesiyle ‘Smart-Akıllı’ bir yapıya kavuşturulması gerekiyor. ABD yönetimin yeni dış politikasının ‘Smart Diplomasi olarak belirlenmesi bize büyük avantaj sağlıyor.

Bu çerçevede ABD Başkanı Obama’nın Türkiye ziyareti kapsamında kendisine ekonomik ilişkilerin altının doldurulması adına bir ekonomik paket sunmalıyız. Bu pakette Nitelikli Sanayi Bölgeleri (NSB) ve Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) ana ayakları oluşturmalıdırlar.

Hatırlanacağı üzere, Türkiye ile ABD arasında gerçekleştirilecek bir NSB projesi ilk olarak 1999 yılında gündeme gelmişti. 2002 yılında ise, Ecevit’in başbakan olarak ABD’ye düzenlediği ziyaret esnasında Türk tarafı konuyu tekrar masaya taşımış ama olumlu bir sonuç alınamamıştı. İlerleyen dönemde de konu iki ülke arasındaki ilişkilerin gündeminden düştü.

Bugün, Türkiye ile ABD arasındaki ticaretin Türkiye’nin aleyhine geliştiği bir ortamda bu proje daha büyük önem taşımaktadır. Öte yandan bilindiği üzere Mısır, 2004 yılında ABD ile imzaladığı anlaşma uyarınca, kurulan nitelikli sanayi bölgelerinde (NSB) üretilen ürünleri ABD’ye gümrük vergisinden muaf ihraç edebilmektedir. Bugün Mısır’daki tekstil ve hazır giyim sanayinin dinamosu bu anlaşmadır. Benzer şekilde NSB uygulaması Ürdün’de de gerçekleştirmektedir. Bu iki ülkede gerçekleşen NSB projelerinin başarısı modelin doğruluğunu ispatlamıştır.

Benzer şekilde Türkiye ile ABD arasındaki NSB projesi yeniden gündeme getirilebilir. Böylece Türkiye’nin Güneydoğusu’ndaki terör merkezli istikrarsızlık zamanla ortadan kaldırılabilir.

Türkiye ABD ve Irak arasında bir barış projesi…

Hatta projeye Irak da dahil edilerek bu ülkenin savaşın yaralarını biran önce sarmasına katkı sağlanabilir. Böylece ABD’nin pazar imkanları, Türkiye’nin sanayi gücü ve bölgesel avantajı ile Irak’ta ekonomik temelli bir ‘barış ve kalkınma projesi’ hayata geçirilebilir.

Türkiye ile ABD arasındaki ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi noktasındaki ikinci kaldıraç Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) olacaktır. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) desteklediği, GAP İdaresi ve bölgedeki yerel yönetimlerin inisiyatifindeki GAP Rekabet Gündemi’nin 2007 sonunda tamamladığı çalışma, projenin gelişimine yeni bir ivme vermiştir. GAP projesi kapsamında bölgede, yenilenebilir enerji, organik tekstil ve tarım gibi sektörlerde kümelenme odaklı bir kalkınma stratejisi ortaya konmuştur.

GAP Rekabet Gündemi kapsamında edinilecek deneyimler ve ulaşılacak başarılar,  sadece Türkiye için değil başta Kuzey Irak olmak üzere bütün Ortadoğu ekonomisi için önemli bir kazanım olacaktır.

Yukarıda anlattığımız üzere NSB ve GAP projesi ekseninde Türkiye ve ABD arasındaki ekonomik ilişkiler zenginleştirilerek ‘Smart –Akıllı’ hale getirilmelidir. Bölgede Türkiye ve ABD marifeti ile oluşturulacak bu akıl zamanla Irak coğrafyasına da geliştirilerek bölgesel kapsamlı bir ‘barış ve kalkınma’ projesi kimliğine kavuşmalıdır.

Kadın Emeği Davet Bekliyor, Hem de HEMEN!



Tarihsel gelişimi, insanlığın daha güzele daha iyiye doğru yürüyüşünü durdurabilir miyiz? Türkiye’yi dünyanın gelişmiş ülkelerindeki gelişim dinamiğinden koparabilir miyiz? Maalesef bu konuda birçok örnek verebilirim. Sadece kadın politikaları, kadınların işgücüne katılımına dair izlenen politikalar dahi bu bağlamda acı bir örnektir. Dünyanın ulaştığı nokta ile tezat oluşturan durumumuz ibret  vericidir.

İşte birkaç örnek…

* Dünyada ilk defa gelişmiş ülkelerde kadınların işgücünde aldığı pay erkekleri yakaladı. Örneğin, artık ABD’de iki çalışandan biri kadın… Türkiye’de ise ancak dört çalışandan biri kadın… AB ve OECD ülkelerinde çalışabilecek durumdaki kadınların %55-65’i çalışıyor. Bu oran her geçen gün de artıyor. Türkiye’de ise bu oran sadece %23. Üstelik her geçen gün daha da azalıyor.

* Türkiye’de gerçek işsizlik rakamını gösteren tarım dışı işsizlik oranı erkeklerde %14,7 iken kadınlarda %22 düzeyinde. Oysa gelişmiş ülkelerde kadın işsizlik oranı erkeklerden daha düşük. Örneğin, ABD’de resesyondan sonra işsiz kalan her 4 kişiden 3’ü erkek. Yine ABD’de kadın işsizlik oranı %8.6 iken erkek işsizlik oranı %11.2…

AVRUPA İLE KADIN EMEĞİNDE AYRIŞTIK

* Başta Norveç gibi Kuzey ülkeleri, özel sektörde de kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık uyguluyor. Norveç, 2002 yılında yaptığı yasal düzenleme ile kamu ve özel şirketlere, yönetimlerinde kadınların yüzde 40 oranında temsil edilme zorunluluğu getirdi. Aradan geçen 8 yılda Norveç’in 400 büyük şirketinde kadınlar yönetimde yüzde 40 oranında temsil ediliyor.

İspanya ve Hollanda da 2015 yılına kadar uygulanmak üzere benzer kanunları kabul etti. Kendimizi bir parçası olarak gördüğümüz Avrupa ülkeleri, artık kadınların üst yönetiminde temsil edilmesi gibi meselelerle uğraşırken Türkiye, Dünya Ekonomik Forumu 2009 Küresel Cinsiyet Eşitliği Raporu’na göre (The Global Gender Gap Report 2009) 134 ülke arasında sondan 6’ncı sırada yer alıyor. Arkamızda sadece Suudi Arabistan, Benin, Pakistan, Çad ve Yemen var. Yine aynı endeksin 2007 tarihli çalışmasında Türkiye, kadın istihdamında 128 ülke arasında 123. sırada yer alıyor. Daha da trajiği 2010 yılı Türkiye’sinde; çalışma çağındaki 25.8 milyon kadın nüfusun yüzde 27’sine denk gelen 7 milyon kadınımız okuma yazma bilmemekte veya hiç eğitim görmemiş durumdadır.

* Oysa araştırmalar, kadınların işgücüne katılmalarının genel ekonomi üzerinde de çok olumlu etkileri olacağını öngörüyor. Örneğin, dünyanın önde gelen finans kuruluşlarından Goldman Sachs’ın hazırladığı çalışmaya göre, işgücünde artan kadın çalışan sayısının GSYİH’yı İtalya’da %21, İspanya’da %19, Japonya’da %16, Amerika Fransa ve Almanya’da %9 ve İngiltere’de %8 oranında arttıracağını öngörüyor.

HÜKÜMET, KADINLARIMIZI 4 YILDA 24 SIRA GERİLETTİ

Evet, yukarıda aktardığımız sorunların birçoğunun uzun bir geçmişi var. Ancak bu durum Türk siyasetinin son 30 yılında tam hakim olan sağ iktidarların ve son 8 yılda ülkeyi yöneten AKP iktidarının sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor. Çünkü AKP iktidarında, dünyadaki bütün bu hızlı gelişmelere rağmen Türkiye’de kadınların durumları geriledi. Örneğin, Dünya Ekonomik Forumu’nun “Küresel Cinsiyet Eşitliği Raporu”nda 2006 yılında dünya ülkeleri arasında 105’inci sırada yer alan Türkiye aradan geçen 4 yılda 129’uncu sıraya geriledi.

AKP iktidarının istihdamda uyguladığı bıyıklı kriteri, bürokraside kadınların yönetimden dışlıyor.  The Washington Institute adlı Think Tank’ın bu kapsamda derlediği verilere bakalım:

* Bugün 26 bakanın sadece ikisi kadındır. 25 müsteşar arasında tek bir kadın yoktur. 85 müsteşar yardımcısı arasıdan sadece 3’ü kadındır. Kamuya bağlı kurumlarda 139 genel müdür arasında sadece 8’i kadındır.

* Türkiye’de öğretmenlerin %40’ı kadın olmasına rağmen, Milli Eğitim Bakanlığı’nın tepesinde yer alan 27 bürokrat arasında tek bir kadın yok. Türkiye’de mühendislerin %35’i; doktorların %30 kadın olmasına rağmen, yine Sağlık, Tarım, Enerji gibi farklı bakanlıkların tepe kadrolarında kadın bulunmuyor.

AKP, YÖNETİMDE ERKEK OLİGARŞİ TARAFTARI

* Aslında AKP’nin kadına bakışını en güzel özetleyen örneklerden biri Yüksek Yargı ve Adalet Bakanlığı’nda kadınların temsilidir. Türkiye’de avukatların yüzde 33’ü kadın olmasına rağmen siyasi iktidarın yönetimindeki Adalet Bakanlığı’nda tek bir üst düzey bürokrat yer almamaktadır. Diğer taraftan, siyasi iktidardan bağımsız özerk ve AKP iktidarının her fırsatta hedef aldığı Yüksek Yargı’da kadınlar, Türkiye ortalamasının çok üzerinde yer almaktadır. Danıştay üyelerinin %49’u, Yargıtay üyelerinin %20’si, Anayasa Mahkemesi’ndeki 13 üyeden 2’si kadın. Özetle, AKP’nin kadın karşıtı ideolojisi düşünüldüğünde Yüksek Yargı’yı hedef almaktaki gayesi anlaşılabiliyor.

KADIN İSTİHDAMINA SON TEHDİT

Kadının emek dışına itildiği bu ortamda gündeme gelen yeni bir yasla uygulama, 100 binlerce yeni kadını emek dışına itecektir. Buna göre, özellikle düşük eğitimli kadınların en kolay iş bulabildiği tekstil ve hazır giyim sektörü tehlikeli ve ağır işler kapsamına alınıyor. Böylece sektörde çalışan kadınlar ayda 5; yılda 60 gün ekstra özel günleri nedeniyle izin alabilecek. İlk başta kadın emeği adına olumlu görülen bu yasa çok daha büyük kadın kitlelerini emek dışına itecektir. Bu uygulama %44 ile Türkiye ortalamasının çok üzerinde kadın istihdam eden ve Türkiye şartlarında kesinlikle ‘ağır ve tehlikeli’ işler sınıfına yerleştirilemeyecek tekstil sektöründe kadın istihdamını dışlayacaktır.
Halihazırda yaşam savaşı vermekte olan tekstil ve hazır giyim sektörünü hızla kadın çalışan sayısını azaltmak mecburiyeti ile karşı karşıya bırakacaktır.

KADIN İŞÇİLERDEN ALINAN KESİNTİLER AZALTILSIN

Bu noktada Türkiye’de kadın istihdamının makul ölçülere gelmesi için acil bir eylem planı öneriyor. Bu kapsamda öncelikle şu adımlar atılmalıdır:
• Öncelikle bürokraside ve özel sektörde belirli bir kadın kotası konulmalıdır.
• Hem vatandaştan hem de şirketlerden dünyanın en ağır vergilerini alan devletimiz, kadınların işgücünde kalabilmesi için hamilelik, özel günler gibi dönemlerdeki işgücü kaybını karşılamalıdır.
• Kadın işgücünü teşvik için en pratik yöntemlerden biri kadın işçilerden kesilen SSK primi daha düşük tutulması olacaktır.
• Tekstil ve hazır giyim sektörünün ağır ve tehlikeli işler sınıfından çıkarılmalıdır.

Saygılarımla,
Umut Oran

Mısır’a Üretime Hayır, Ticarete Evet – Mısır Dosyası



Yılın ilk ayında, ekonomi gündeminin ana konularından biri; Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün başkanlığında 170 dolayında iş adamından oluşan bir heyetin Mısır’a gerçekleştirdiği ziyaret oldu. Farklı şekillerde ifade edilse de, ziyaretin ana amaçlarından biri, Türk yatırımcısını Mısır’da yatırıma yönlendirmekti. Bugün hali hazırda 100 dolayındaki Türk firmasının Mısır’da 1.5 milyar dolara ulaşan yatırımları bulunmaktadır.

İçinde bulunduğumuz ekonomik ve sosyal koşullar dikkate alındığında, Türkiye’nin üretim kapasitesini bu şekilde yurt dışına göçertmenin doğru olmadığı görülecektir. Doğru adımlar atıldığı, bölgesel kalkınma stratejisi izlendiği takdirde; Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri istihdam ve ihracat sağlayan yatırımlar açısından bir cazibe merkezi olacaktır inancındayız. Yine, Türkiye’nin mevcut sorunları dikkate alındığında, Mısır’da “Yatırıma hayır, ticarete evet” yaklaşımının doğru olduğu düşüncesindeyiz.

Mısır’a 1.5 milyar dolar yatırım

Bugün Mısır’a yatırım yapan Türk şirketlerinin sayısı 100’ün üzerindedir. Bunların 60’ı tekstil ve hazır giyim sektöründe faaliyet göstermektedir. Toplam yatırım büyüklüğü 1.5 milyar dolara ulaşmıştır. 300 dolayında Türk yatırımcının daha Mısır’da yatırım fırsatları ile yakından ilgilediği bilinmektedir.

Mısır’da, geçtiğimiz günlerde temeli Cumhurbaşkanı Gül tarafından atılan ‘Türk Sanayi Bölgesi’nin Türk yatırımlarının Mısır’a yönlendirilmesinde önemli bir çekim merkezi olması hedeflenmektedir. İlerleyen dönemde 1.5 milyar dolar yatırım yapılması planlanan bölgedeki sanayi tesislerinin 25 bin kişiye istihdam sağlayacağı açıklanmıştır. 25 büyük ölçekli 100 dolayında küçük ölçekli işletmenin faaliyet göstereceği bölgedeki yatırımlar, ağırlıklı olarak tekstil ve hazır giyim sektöründe gerçekleşecektir. Bu yatırımlar ile Türkiye’de tekstil ve hazır giyim sektöründeki sanayi altyapısının bir bölümü Mısır’a kayacaktır. Böylece, Türkiye’nin ihracat ve istihdam potansiyelinin bir bölümü daha Mısır’a taşınacaktır.

Diğer taraftan, Mısır ile aramızdaki ticaretin niteliğine bakmak gerekiyor. Halen küçük hacimlerde seyretse de, 2005 yılında iki ülke arasında imzalanan serbest ticaret anlaşması sonrasında, özellikle Mısır’dan gerçekleştirdiğimiz ithalat önemli bir artış gösterirken, bu ülkeye yaptığımız ihracat çok daha sınırlı oranda artmıştır. Mevcut trend devam ederse yakın bir zamanda Mısır’dan yaptığımız ithalatın ihracatımızı geçeceği görülmektedir. Diğer bir deyişle, imzalanan ticaret anlaşması Türkiye tarafından daha çok Mısır lehine işlemektedir. Yine de, bu serbest ticaret anlaşmasının doğru bir adım olduğunu, ancak bunu Türkiye’nin lehine çalıştıracak stratejiler geliştirmemiz gerektiği düşüncesindeyiz.

Mısır’a gerçekleştirdiğimiz ihracat ve ithalat

Yıl

İhracat (ml$)

İthalat

(ml$)

İthalat /İhracat

(%)

2007

82762575
2006

70939255
2005

68726739
2004

47325554
2003

34618954

Mısır’ın avantajı değil, Türkiye’nin dezavantajı

İş adamlarımızın Mısır’a gösterdiği ilginin bir dizi rasyonel nedeni bulunmaktadır. Mısır, özellikle emek yoğun sektörlerdeki yatırımcılar açısından Türkiye ile kıyaslandığı birçok noktada yatırım avantajı sunmaktadır. Aşağıdaki tabloda belirtilen Türkiye ve Mısır’a dair bazı temel maliyet kalemleri dahi, Mısır’ın hangi noktalarda avantajlı olduğunu işaret etmektedir.

Maliyet kıyaslaması

Maliyet kalemleri

Türkiye

Mısır

İşçilik ($/saat)

20.4
Elektrik (sent/kw)

83
Doğal gaz (sent/m3)

262.5

Bunun yanı sıra Mısır, farklı pazarlara açılmak noktasında da yatırımcılara önemli avantajlar sunmaktadır. Örneğin, 2004 yılında ABD ile imzalanan anlaşma uyarınca, Mısır’da kurulan nitelikli sanayi bölgelerinden (NSB) ABD’ye gümrük vergisinden muaf ihracat yapma olanağı bulunmaktadır. Yine, Mısır ile diğer Arap ülkeleri arasında Gümrük Birliği anlaşması bulunduğu için Mısır’da üretilen ürünler 18 Arap ülkesine gümrüksüz olarak ihraç edilebilmektedir. Bunun yanı sıra, Mısır, Afrika’ya yapılacak ihracat açısından da yatırımcılara önemli avantajlar sunmaktadır.

Bu bilgiler dikkate alındığında, özellikle tekstil – hazır giyim gibi istihdam dostu sektörlerde faaliyet gösteren iş adamlarımızın Mısır’a yatırım imkanlarını değerlendirmeleri gayet anlaşılabilir. Sonuç olarak, Türkiye’de önlerini göremeyen sanayicilerimiz, rekabetçiliklerini korumak için her türlü alternatifi gündemlerine taşımaktadırlar. Ancak anlaşılması zor olan, Türkiye’nin atacağı adımlarla Mısır’a kıyasla rekabetçi koşullar oluşturabilme şansına sahip olmasına rağmen bu adımları atmaması durumudur. Yine, özellikle bazı sivil toplum (yarı resmi) kurumlarının yöneticilerinin, Türkiye’de üretimin önündeki engelleri kaldırma yönünde çalışmak yerine yatırımcımıza başka ülkeleri adres göstermesi de düşündürücü bir durumdur.

Oysa, yetkililerimizin Mısır’ın avantajlarını Türk yatırımcısına tanıtmak yerine, Türkiye’de üretimin önündeki dezavantajları kaldırmaya odaklanmalarının ülkemiz menfaatleri açısından daha doğru olacağı düşüncesindeyiz.

Türkiye’deki Mısır: Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri

Türkiye’nin yatırımcıya rekabetçi koşullar sunması için izlemesi gereken stratejinin ‘bölgesel kalkınma’ ve ‘girdi maliyetlerini düşürme’ eksenleri üzerine oturması gerektiği düşüncesindeyiz. Bu çerçevede atılacak adımlarla Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nin tekstil ve hazır giyim gibi istihdam dostu sektörlerde Mısır’a alternatif olabileceği görülmektedir.

Bu noktada öncelikle, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’ne dair temel sosyoekonomik koşullara göz atmak gerekiyor. TÜİK’in en son 2001 yılında yayınladığı illere göre kişi başı gelir istatistiği dikkate alındığında, Doğu ve Güneydoğu Bölgeleri’ndeki 21 il kişi başı gelir anlamında Mısır düzeyine yakın bir konumdadır. 2001 verilerine göre, bölgenin en yüksek kişi başına gelir rakamına sahip ili Elazığ bile kişi başı 1,704 dolar gelir rakamı ile Mısır’ın bugünkü kişi başı geliri olan 1,870 dolar rakamının altında kalmaktadır.

2001 yılından bugüne gelinceye kadar, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde kişi başı düşen gelirin Türkiye ortalamasına paralel arttığını düşünerek yaptığımız hesaplamalar da, bölgenin büyük bölümünün kişi başı gelir anlamında Mısır’la aynı kategoride bulunduğunu göstermektedir. Bugün, Mısır’da kişi başı gelir rakamı, Türkiye’deki kişi başı gelir rakamının yaklaşık yüzde 30’u düzeyindedir. 2001 yılındaki oranların korunduğu öngörülürse, bölgedeki 21 ilin kişi başı gelir rakamının aritmetik ortalaması Türkiye’de kişi başı düşen gelirin yaklaşık yüzde 45’i düzeyindedir. Bölgedeki en az gelire sahip 14 ilde ise bu oran yüzde 38’e düşmektedir. Kısacası, bölgedeki nüfusun çok ciddi bir miktarı Mısır’la aynı sosyoekonomik şartlarda yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadır.

Yatırımların rotasını değiştirecek 7 adım

Yukarıda ifade ettiğimiz bütün gerçekler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde ivedilikle aşağıda belirtilen 7 konuda adım atılmasının gerekliliğini ortaya koymaktadır:

a) Bölgesel asgari ücret uygulamasına geçilmesi…

b) 10 yıl gibi bir süre için asgari ücret üzerindeki vergi ve primlerinin kaldırılması…

c) 10 yıl süresince enerji üzerindeki vergilerin kaldırılması…

d) 10 yıl süresince, istihdam ve ihracat sağlayan sektörlerin bölgede yaptıkları yatırımlardan vergi alınmaması (yatırım indirimi sunulması)…

e) Bölgeden istihdam yaratan, yerli malı kullanıp katma değer yaratan işletmelerin, daha düşük faiz ve uzun vadeli Eximbank ihracat kredileri ile desteklenmesi…

f) Doğu ve Güneydoğu Bölgeleri’nde nitelikli sanayi bölgelerinin (NSB) kurulması için ABD ile görüşmelerin başlatılması…

g) Özellikle İstanbul ve Kocaeli gibi kişi başı gelir düzeyi anlamında en yüksek konumdaki illerde, emek yoğun sektörlerde faaliyet gösteren sanayicilere, üretimlerini Doğu ve Güneydoğu Bölgeleri’ne taşıma kararı almaları durumunda ekstra taşınma teşviklerinin sunulması…

Bölgesel veya yerel asgari ücret, dünya ekonomisinin büyük bir bölümünü temsil eden, aralarında ABD, Japonya, Kanada, Meksika, Çin ve Hindistan gibi ülkelerin de bulunduğu birçok gelişmiş ve gelişmekte olan ülkede uygulanmaktadır. Türkiye açısından ise, bölgesel asgari ücret uygulaması hem ekonomik hem de sosyal açıdan birçok faydalar sağlayacaktır. Bu faydalara Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri açından bakacak olursak şunları aktarabiliriz.

%3’ten vazgeç %17’i kazan

Bu raporun önceki bölümlerinde belirtildiği üzere; Türkiye nüfusunun yüzde 17’sinin yaşadığı Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki 21 ilin (Gaziantep hariç bırakılmıştır) çok büyük bir bölümü Mısır ile aynı gelir düzeyinde yaşamaktadırlar. Bu gelir yapısı, esnek bir işgücü politikası izlendiği takdirde bölgenin işgücü arz potansiyelinin Mısır’la aynı düzeyde olacağını işaret etmektedir. Bu potansiyelin realizasyonu için atılması gereken ilk adım bölgesel asgari ücret uygulamasına geçmektir. Bu adım atıldığında bir taraftan yatırımcılar, özellikle emek yoğun sektörlerde bölgede önemli yeni istihdam imkanı sağlayacak yatırımlara girişecekler; diğer taraftan bölgedeki kayıt dışı ciddi şekilde düşecektir. En önemlisi de on binlerce gencimiz iş bulacaktır.

Bölgenin yatırımcılar açısından cazibesinin artırılması noktasında atılacak ikinci adım, asgari ücret ve enerji üzerindeki vergilerin bölgede belirli nitelikteki (Bu kriterin Türkiye’nin cari açık ve işsizlik sorunundan hareketle; ihracat ve istihdam sağlayan yatırımlar olması gerektiği inancındayız) yatırımlardan alınmaması olmalıdır. Bugün, devletin bölgeden sağladığı gelir ve vergi rakamları ihmal edilecek düzeydedir. 2006 yılı bütçesine ait veriler değerlendirildiğinde Doğu ve Güneydoğu’daki 21 ilin (Gaziantep hariç bırakıldığında) merkezi bütçeye aktardığı gelirler (Ağırlıklı olarak vergi gelirleridir) 2.9 milyar YTL dolayındadır. Merkeze kaydedilen gelirlerden bölgenin payına düşen gelirler de eklendiğinde, bu rakam 5.8 milyar YTL’ye ulaşmaktadır. Bu miktar, 2006 yılında Türkiye’nin toplam bütçe gelirlerinin sadece yüzde 3.3’ünü ifade etmektedir. Bu durum, mevcut haliyle bölgenin Türkiye ekonomisine sağladığı katkının ihmal edilebilir düzeyde olduğunu göstermektedir. İşte devlet, bu ihmal edilebilir geliri 10 yıl gibi bir süre için gerçek anlamda ihmal etse, hem yatırımcımız Mısır gibi farklı ülkelerde yatırım yapmak zorunda kalmayacak hem de bölge gerçekten Türkiye ekonomisine ciddi katkı sağlayan bir merkez konumuna yükselecektir.

Diğer taraftan, bölgenin nispeten gelişmiş illerine karşılık gelen GAP Bölgesi’ndeki 9 ilde sanayi işletmelerinin sağladığı istihdam 81 bin dolayındadır. Gaziantep hariç bırakıldığında bu rakam sadece 29 bin düzeyinde kalmaktadır. Bu rakam, batı bölgelerimizde nispeten sanayileşmiş bir ilimizde sağlanan istihdamdan daha azdır. Mısır’da temeli atılan ‘Türk Sanayi Bölgesi’nin sağlayacağı öngörülen istihdamın 25 bin olması ise ironik bir durumdur.

Rakamlara kabaca da olsa bakıldığında, devletin asgari ücret üzerindeki yükleri kaldırması nedeniyle yaşayacağı gelir kaybı son derece sınırlı olacaktır. Buna göre, 2008 yılın ilk dönemi itibarıyla bir asgari ücretlinin işverene maliyeti 740 YTL düzeyindedir. Bu rakamın 305 YTL’si; diğer bir ifade ile yüzde 40’dan fazlası kesintilerdir. Eğer, GAP bölgesinde Gaziantep dışında kalan 8 ildeki sanayi yatırımlarından bu kesintilerin yapılmadığı düşünüldüğünde, 29 bin kişi (Bu kişilerin asgari ücretli olduğu kabul edilmiştir) için devletin feragat edeceği yıllık gelir sadece 9 milyon YTL düzeyinde kalacaktır.

Bu bağlamda bir fırsat maliyet analizi yapıldığında, bölgede belirli bir süre asgari ücret ve enerji üzerinden alınan vergilere muafiyet getirilmesi, devletin vergi gelirlerinde ciddi bir kayba neden olmayacaktır. Diğer taraftan, bölgede yüzbinlerce kişi iş bulacak; bu insanlar iş ve aş bulmak amacıyla batı illerine göç etmek zorunda kalmayacaklardır. Eğer, bu nüfusunun batı illerine göç etmesi sonucu batı illerimizin ihtiyaç duyacağı ekstra altyapı yatırım maliyetleri hesaplansa, bu rakamının devletin feragat edeceği cüzi gelirin kat ve kat üzerinde olacağı görülecektir.

Özetlemek gerekirse, devletin 10 yıl gibi bir süre için yaklaşık yüzde 3 oranındaki bir gelirden feragat etmesi durumunda, hem nüfusun yüzde 17’sinin yaşadığı Doğu ve Güneydoğu Bölgesi’ndeki 21 ilin vatandaşlarının devlete inancı yükselecek hem de bölgenin Türkiye ekonomisine katkısı kalıcı bir şekilde artacaktır düşüncesindeyiz.

Bu noktada, bölgeye belirli emek yoğun sektörlerde sağlanacak bir teşvik paketi, Türkiye’nin diğer bölgeleri açısından haksız rekabete yol açmayacaktır. Çünkü, emek yoğun birçok sektördeki üreticiler, mevcut şartlar altında üretim yapamamakta, bu nedenle de yatırımlarını Mısır örneğinde olduğu gibi, farklı ülkelere kaydırma alternatiflerini değerlendirmektedirler. Böylece, farklı bir ülkede yatırım yapmanın birçok görünen ve görünmeyen maliyetini üstlenmektedirler. Oysa sanayici yatırımlarını Mısır yerine uygun yatırım ortamına sahip Doğu ve Güneydoğu’ya yönlendirmeleri şirketlerinin rekabetçiliği de artacaktır.

NSB yeniden gündeme taşınmalı

Bugün Mısır’a yapılan doğrudan yatırımların sağladığı bir başka avantaj olarak Mısır’ın ABD, Arap ve Afrika ülkelerine ihracatta sunduğu fırsatlar ifade edilmektedir. Oysa Türkiye, doğru adımları attığı takdirde yatırımcılara bu avantajlara paralel fırsatlar oluşturabilir. Örneğin Mısır, 2004 yılında ABD ile imzaladığı anlaşma uyarınca, kurulan nitelikli sanayi bölgelerinde (NSB) üretilen ürünleri ABD’ye gümrük vergisinden muaf ihraç edebilmektedir. Bilindiği üzere, Türkiye ile ABD arasında gerçekleştirilecek bir NSB projesi ilk 1999 yılında gündeme getirildi. 2002 yılında ise, Ecevit’in başbakan olarak ABD’ye düzenlediği ziyaret esnasında Türk tarafı konuyu tekrar masaya taşımış ama olumlu bir sonuç alınamamıştır. İlerleyen dönemde de konu iki ülke arasındaki ilişkilerin gündeminden düşmüştür. Bugün, özellikle Türkiye ile ABD arasındaki ticaretin Türkiye’nin aleyhine geliştiği bir ortamda bu proje daha büyük önem taşımaktadır.

Türkiye’nin geçtiğimiz yıl ABD’ye gerçekleştirdiği ihracatın toplam ihracatımız içindeki payı yüzde 3,8 olarak gerçekleşmiştir. Bu oran 2001 yılında yüzde 9,9 olarak gerçekleşmiş, her geçen yıl daha da azalarak 2007 yılında dip noktasına ulaşmıştır. Dünyanın en büyük pazarına yönelik ihracatımızdaki bu düşüş düşündürücüdür.

Türkiye’nin ihracatında ABD’nin payı

ABD (bl$)

Toplam (bl$)

Pay (%)

2001

3,1 31,3

9,9
2002

3,436,19,4
2003

3,747,37,8
2004

4,863,27,6
2005

4,973,56,7
2006

5,185,55,9
2007

4,0106,23,8

ABD ile Türkiye arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi yönündeki çalışmalarda, ekonominin ülkeler arasındaki ilişkilerde en kritik unsur olduğu dikkate alınmalıdır. Bu konudaki en somut adım da ABD ile Türkiye arasında imzalanacak bir NSB anlaşması olacaktır. Bu durumu somutlandırmak amacıyla aşağıda NSB projelerinin Mısır ve Ürdün ekonomilerine nasıl katkı yaptığı anlatmak amacıyla iki ülkedeki NSB anlaşmasının içeriği ve bu anlaşmaların somut sonuçları aktarılmıştır:

NSB Projesinin Ürdün Ekonomisine Katkısı:

Ürdün’de fiili olarak NSB’ler 1998 yılında faaliyete geçti.

Projenin amacı genel olarak hem bölge ülkelerinin kendi aralarında hem de bölge ülkelerinin ABD arasındaki ilişkilerin ekonomi yardımıyla geliştirilmesi olarak kabul edilebilir. Bu doğrultuda, en az yüzde 8 oranında İsrail girdisi kullanılarak Ürdün’deki NSB’lerde üretilmiş ürünler ABD’ye gümrüksüz ihraç edilebiliyor.

NSB’ler sayesinde, 1997 yılında Ürdün’den ABD’ye yapılan ihracat miktarı sadece 15 milyon dolar düzeyinde iken zaman içinde geometrik olarak arttı. 2006 yılı sonunda bu rakam 1.3 milyar dolara yükseldi. 50 binden fazla istihdam oluşturuldu.

NSB Projesinin Mısır Ekonomisine Katkısı

Mısır’da NSB projeleri fiili olarak 2005 yılında başladı.

– Mısır’daki NSB’lerde yüzde 11.7 oranında İsrail girdisi kullanılarak üretilmiş ürünler ABD’ye gümrüksüz ihraç edilebiliyor.

– Mısır’ın ABD’ye ihracatı 2004 yılında 1.3 milyar dolar düzeyindeydi. 2006 yılında bu rakam 2.4 milyar dolara yükseldi.

– Geçtiğimiz yılsonu itibarıyla Mısır’daki NSB’lerde toplam 270 dolayında şirket faaliyet gösteriyordu. Bu işletmelerin yaklaşık yüzde 80’i tekstil hazır giyim sektöründe faaliyet gösteriyor.

– Geçtiğimiz yıl NSB’lerden ABD’ye gerçekleştirilen tekstil ve hazır giyim ihracatı 700 milyon dolar düzeyinde gerçekleşti. Bu rakamın neredeyse sıfır düzeyinden başladığı dikkate alındığında gelişme çarpıcıdır.

Yukarıdaki bilgiler, ABD ile gerçekleştirilecek bir NSB anlaşması çerçevesinde Doğu ve Güneydoğu illerimize kurulacak NSB’lerin gerek bölge gerekse Türkiye ekonomisine büyük ivme kazandıracağını işaret etmektedir.

İşgücü niteliğimiz, emek yoğuna zorluyor

Bugün, Doğu ve Güneydoğu Bölgeleri’nde istihdamın önünü açacak bir yaklaşım, bazı kesimlerce ‘Anadolu’yu uzun emek kaynağı olarak görmek…” gibi ifadelerle eleştirilmektedir. Yine, Türkiye’nin ülke olarak topyekün emek yoğun sektörlerden çıkması yönündeki mantık dışı söylemler, bazı siyasiler tarafından örtülü bir şekilde ifade edilmektedir. Bu yaklaşımda oklar, öncelikle tekstil ve hazır giyim sektörüne yönelmektedir. Bu yanlış yaklaşım en iyi ihtimalle; Türkiye’nin işgücü yapısını ve/ya tekstil ve hazır giyim sektörünün niteliğini bilmemekten kaynaklanmaktadır.

Öncelikle, Türkiye’de tekstil ve hazır giyim sanayi geçmiş yıllarda yapılan yoğun teknoloji yatırımları sayesinde önemi bir teknoloji altyapısına sahiptir. Yine, Türkiye’de de hızla gelişmekte olan teknik tekstil ve organik tekstil gibi kategorilerde sektör, çok yoğun düzeyde know-how ve entelektüel sermaye girdisi kullanmaktadır. Örneğin, Almanya, ABD, Fransa, İngiltere ve Japonya gibi gelişmiş ülkeler, teknik tekstil üretiminde lider konumundadırlar. İlgili ülkeler, bu alandaki güçlerini artırmak için de iddialı çalışmalar gerçekleştirmektedirler. Örneğin, İngiltere’de Manchester ve Liverpool gibi şehirleri de kapsayan ‘Kuzeybatı Bölgesel Kalkınma Ajansı’nın stratejik hedefi, bölgeyi teknik tekstilde dünya lideri yapmak ve bu doğrultuda dünyanın dört bir yanındaki şirketlerin bölgeye yatırımlarını teşvik etmektir.

Diğer taraftan, Türkiye’nin işgücü stokunun niteliği değerlendirildiğinde ülkemizin belirli bölgelerinde en azından bir süre daha emek yoğun sektörlerde üretim yapmaya mecbur olduğumuz görülmektedir. Örneğin, ILO ve OECD gibi uluslararası kuruluşların verilerine göre; işgücü maliyeti anlamında Türkiye’nin dörtte biri düzeyinde yer alan Çin’de 25 yaşın üzerindeki nüfusun aldığı eğitim 5.74 yıl iken, Türkiye’de bu rakam 4.8 yıl düzeyindedir. Yine, istihdam maliyetleri Türkiye’nin yedide biri olan Hindistan’daki ortalama eğitim süresi Türkiye’ye yakın düzeydedir. TÜSİAD, Türkiye’de ortalama eğitim süresinin 5.3 yıla yükseldiğini açıklasa da hala ortalama eğitim düzeyimiz 1.3 milyar nüfuslu Çin’i yakalayamamaktadır. Doğu ve Güneydoğu Bölgeleri’ndeki ortalama eğitim düzeyi ise daha da olumsuzdur.

Bu rakamlar, 70 milyonluk büyük bir nüfusa sahip olan Türkiye’de, nüfusun belirli bir bölümünün emek yoğun sektörlerde istihdam edilmek zorunda olduğunu işaret etmektedir. Özellikle önümüzdeki yıllarda, tarımdaki çözülmenin devam edeceği düşünüldüğünde emek yoğun sektörlerin istihdama katkısı büyük önem taşımaktadır. Türkiye, sadece yüksek teknoloji altyapısı gerektiren sektörlere yatırım yapsın diyenler, Türkiye’nin binlerce niteliksiz işgücünü nerede istihdam edeceğini açıklamak durumundadır.

Diğer taraftan, son 2 yılda ülkemize rekor düzeyde yabancı sermaye girmesine rağmen, bu sermayenin niteliği incelendiğinde ileri teknoloji sektörlerinden greenfield (sıfırdan yatırım) olarak gelen sermayenin ihmal edilecek boyutlarda olduğu görülmektedir. Bunlar arasında, siyasilerin de birçok kez yüksek katma değerli olarak işaret ettikleri sektörlere ait sıfırdan yatırımın ise neredeyse bulunmadığı görülmektedir.

Bu da, Türkiye’nin sadece ileri teknoloji sektörlerine odaklı bir büyüme stratejisi izlemesinin maalesef bir popülizm olduğunu işaret etmektedir. Örneğin, bizimle aynı ortalama eğitim düzeyine sahip Hindistan’da, bir taraftan ICT (enformasyon ve komünikasyon teknolojileri) ve ilaç gibi sektörlerde gelişmeler yaşanmakta diğer taraftan da, tekstil ve hazır giyimde dünyanın önemli üreticisi konumunda yer almaktadır.

Bu bağlamda Türkiye, hem emek yoğun sektörlerin hem de teknoloji yoğun sektörlerin bir arada gelişmesini dikkate alan iki hatlı bir kalkınma stratejisini gündeme almalıdır.

Sonuç olarak…

Bu rapor kapsamında anlatıldığı üzere, Mısır’a gerçekleştirilen her yatırım Türkiye’nin en önemli iki sorunu olan cari açık ve istihdam sorunlarının ilacı niteliğindeki yatırımların ülkemizden kaçması anlamına gelmektedir. Yine, atılacak doğru adımlarla bu yatırımlar, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’ne yönlendirebilir. Bu sayede, hem bölge hızlı bir kalkınma sürecine girer hem de yatırımcılarımız rekabetçiliklerini artırır.

Diğer taraftan, eğer hedef Mısır pazarı ve Mısır üzerinden Afrika ve Ortadoğu pazarlarına açılmak ise, bunun için Mısır ile aramızdaki ticaret geliştirilebilir, Türk şirketleri bu ülkede ticaret merkezleri oluşturabilir, perakende zincirlerini geliştirebilir. Ancak, Mısır ile gerçekleştirdiğimiz dış ticarette son dönemdeki trend dikkate alındığında, Mısır pazarını ne kadar doğru değerlendirebildiğimiz ayrı bir tartışma konusudur.

Son söz olarak, ‘MISIR’DA TİCARETE EVET, YATIRIMA HAYIR’ diyoruz…

Saygılarımla,

Umut Oran

Tarımda 4 milyon çiftçiye İş ve Aş kim bulacak?



Türkiye’de, tarım sektöründeki istihdam sürekli azalıyor. 2000 yılı ikinci yarısında 8 milyon 307 bin kişi tarımda çalışırken, 2008 sonunda bu rakam 6 milyon 753 bine geriledi. Bir başka ifadeyle tarımda çalışanların sayısı 1 milyon 554 bin kişi azaldı. 2009 yılının başında, her 100 kişiden yaklaşık 25’si tarım sektöründe çalışıyordu. 2000 yılının aynı döneminde bu oran yüzde 37 idi. 2009’da ise ekonomik krizin etkisiyle kentlerde işinden olan niteliksiz nüfus köylere geri döndü. Böylece olağan dışı bir gelişme olarak tarım nüfusu biraz artarak 2009 yılı sonunda 7 milyon 353 bine yükseldi. Ancak bu olağandışı durum bütün gelişmiş ülkelerde yaşanan, tarımda istihdam edilen nüfusun daha iyi bir hayat arzusuyla şehirlere göç ederek hizmet ve sanayi istihdamına dahil olması dinamiğini değiştirmeyecektir. Böylece Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) öngördüğü şekilde 2023 yılında tarım sektörünün istihdam içindeki payı yüzde 10’a düşecektir. Bu da önümüzdeki 13-14 yılda 4 milyon 200 bin tarım çalışanının işsiz kalması anlamına geliyor. Diğer bir deyişle her yıl 300 – 400 bin büyük ölçüde eğitimsiz tarım çalışanına iş bulmak zorundayız. Bu dinamik önümüzdeki 10 yıl boyunca ülkemizde işsizlik sorunun en ciddi boyutlarından biri olacak.
AVRUPA’DA ORTALAMA TARIM NÜFUSU %7…
Türkiye’nin yaşayacağı dönüşümü görmek için AB ülkelerine bakmak lazım. Avrupa’daki ülkelerin AB’ye girdikten sonra tarımda çalışan nüfusunun toplam çalışanlara oranının %10’un altına indiğini görüyoruz. Ortalama rakam %7-8 seviyesindedir. Tarımda işsiz kalanların çok büyük ölçüde hizmet sektöründe iş buldukları görülüyor. Bu değişimi Tablo 1’de veriyorum.
TABLO 1
Tarım Sektörü             Hizmet Sektörü

1978  2001                    1978  2001

(%)        (%)                 (%)       (%)

Fransa             9.2      3.7                      54.1  72.2
Almanya          5.8       2.6                      49.9  64.8
İtalya              15.5      5.3                       46.4  62.6
İspanya          20.4      6.4                      43.0   61.9
Hollanda           5.4       2.9                       61.6  75.9
İsveç                  6.1        2.3                      60.9  74.0
İngiltere            2.8        1.4                       58.2  73.7

GELİŞMİŞ ÜLKELERDEN ALINACAK DERSLER

Şimdi Avrupa’nın bu dönüşümü nasıl yönettiğine bakalım. Genel olarak bakıldığında birçok ülkenin aşağıdaki uygulamalara başvurdukları görülüyor:
• Yaygın tarımdan yoğun tarıma geçilerek katma değerin artırılması,
• Var olan tarımsal alanların ve çiftliklerin verimli şekilde kullanılması
• Özellikle katma değeri yüksek olan meyve ve sebze üretimine ağırlık verme ve daha çok Akdeniz tipi üretime yönelme
• Turizm gibi alternatif faaliyetler geliştirme
• Ürün çeşitlendirme yollarına gitme. Bu yapılırken özellikle 2 tip programa ağırlık verilmiştir: Çevreci tarımsal üretime yönelme ve şehir dışı yerleşimin korunması.
Yine yeni “iş yaratma” yönünde gelişmiş ülkelerin attıkları adımlar ve bu kapsamda bizim yapabileceklerimizden bazıları şunlardır:
o Doğal alanların korunması, özellikle doğası çok özel olan alanların korunması. Ormanların sürekli olarak yönetilmesi ve korunma altına alınması. Bu hem insanların yararlanmaları ve ayrıca bio-dengenin korunması için gerekli. Başta Karadeniz olmak üzere ülke genelinde bu yönde proje uygulanabilir.
o Bitki ve yeşilliklerin gıda-dışı amaçlarla da kullanılması örneğin enerji üretimi ve endüstride kullanımı gibi. Bu doğrultuda bazı endüstrilerin ülkemizde gelişimine katkıda bulunmak gerekiyor.
o Organik tarımın yaygınlaştırılması. GAP Bölgesi’nde bu alanda büyük potansiyel mevcut.
o Yeşil turizmin yaygınlaştırılması. Büyük şehirlerin 2-3 saatlik mesafesindeki tarım bölgelerinde bu turizm alanında potansiyel bulunuyor.
o ABD’nin Kaliforniya Eyaleti örneğinde görüldüğü üzere tarım ile gıda sektörü arasında en ileri düzeyde entegrasyonun sağlanması ve bu doğrultuda büyük tarım işletmelerin oluşturulması gerekiyor. Uzmanlar 50 yıl önce ABD`nin Kaliforniya eyaletinin de Güneydoğu`nun yaşadığı sorunları bire bir yaşadığını; bugün Kaliforniya`da bugün her birinin yıllık cirosu 1 milyar doları aşan en az 20 tarım ürünü bulunduğunu belirtiyor. GAP`ta sulanabilir alanlar, Kaliforniya`nın yarısından biraz fazla.
o İspanya başta olmak üzere çağdaş bir kooperatifçiliğin geliştirilmesi. Bugün İspanya’da kooperatiflerin bankaları dahi bulunmakta, gerekli yatırımı bu kooperatifler eliyle yapmaktadırlar. Küçük tarım işletmelerin bulunduğu ülkemizde kooperatiflerin geliştirilmesi büyük önem taşımaktadır.

YÜKSELEN ALAN ORGANİK TARIM
Organik tarım gelişmiş ülkelerde tarımın en hızlı gelişen kategorilerdir. Örneğin, Fransa’da bu konuya özel olarak çalışan kooperatifler bölgesel olarak organik tahılın toplanmasıyla ilgili organize oluyorlar. Bunun yanında büyük gıda tedarikçilerinin ürün gamlarına organikleri de eklemeleriyle çiftçiler faaliyetlerini yeniden yapılandırmak zorunda kaldılar. Avusturya’da, organik ürün üreticileri artık doğrudan büyük gıda tedarikçileriyle kontrat imzalıyorlar. Bu tedarikçilerle olan bağlarını sağlamak için bir firma ile çalışıyorlar.
İngiltere’de de benzer bir şekilde çevre ile ilişkilendirilmiş tarımsal uygulamalar tarım alanında farklı bir istihdam türü yarattığı gibi, aynı zamanda şirketlerde belli bazı iş alanlarının oluşmasına neden oldu. Çitlendirme, teraslandırma, taş duvarların tamiri gibi işler emek yoğun bir iş alanının oluşmasına ve dolayısıyla ek istihdama neden olmuştur.

DAHA ESNEK BİR İŞGÜCÜ PİYASASI OLUŞTURMALIYIZ…
Amerika da tarımsal dönüşüm sürecinde açığa çıkan işgücüne büyük ölçüde hizmet sektöründe iş bulmuştur. Bu doğrultuda daha esnek bir işgücü oluşturmuştur. 2005 yılında yapılan bir araştırmaya göre Amerika ile Avrupa arasındaki fark aslında hizmet sektöründe çalışan kesimin ücretlendirilmesi, niteliği, çalışma şartlarının düzenlenmesi gibi alt başlıklarda olmaktadır. Örneğin Amerika’da esnek işgücüne uygun bir altyapı sağlayarak, yarı zamanlı çalışmaya uygun (düşük olmayan) ve rekabetçi ücretler sağlanmakta; iş gücünün okur-yazar olması gibi, çocuk bakımı gibi hizmetlerin ayrıca sağlanması ile de kadının gittikçe artan bir şekilde iş yaşamına atılması hizmet sektörüne olan ihtiyacın artmasına yol açarak pazarı gittikçe büyütmektedir.
Bununla ilgili olarak geleneksel aile düzeni ve sosyal normların geçerli olduğu Güney Avrupa ülkelerinde yani İspanya ve Güney İtalya’da hizmet sektörü bu kadar büyüyememiştir. Ev hizmetleri, dışarıdan yemek siparişi hizmetleri gibi hizmetler hep gelenekçi olmayan, kadının da erkeğin de iş yaşamında eşit olarak var olduğu toplumsal yapılarda büyümektedir.
Sonuç olarak İrlanda, Hollanda, Danimarka, İsveç ve İspanya gibi ülkeler işsizliği önlemek için istihdam pazarında büyük değişiklikler yapmış; işsizlikle ilgili yan hakları cömertçe arttırmıştır. Örneğin Almanya, bu alanlarda son derece avantajlı bir sosyal model yaratmış olmasına rağmen işsizlik oranını Avusturya ya da Hollanda düzeyine çekememiştir.
BALIKÇILIKTAN ORMANCILIĞA KADAR MESLEKİ EĞİTİMLER…
Gelişmiş ülkelerde tarım alanında da çok özelleşmiş mesleki eğitimler bulunuyor. Örneğin, Fransa’da, tarımı ve tarımla ilgili yeni iş alanlarını daha da fazla istihdama yöneltmek için çeşitli mesleki eğitimler yer almaktadır. Bu mesleki eğitimler arasında:
• Ağaç yetiştiriciliği
• Bahçıvanlık
• Fidancılık
• Şarapçılık
• Peyzaj
• Ormancılık
• Büyük baş hayvancılık
• Küçük baş hayvancılık
• Balıkçılık
• Bayındırlık hizmetleri
• Tarım hizmetleri
vb. yer almaktadır.
Maalesef dünyada bunun gibi çok farklı çözüm yöntemleri olmasına rağmen, ülkemizde tarımda yaşanacak çözülme ve bunun işsizlik boyutuna dair konular gündeme gelmemektedir. 4 milyonun üzerinde eğitimsiz işgücünün nerede istihdam edileceği belirsizdir. Bu noktada gerçekçi bir kalkınma modeli belirlenerek, şimdiden söz konusu işgücünün gerekli yetkinlikleri kazanması için eğitim açısından gerekli adımların atılması gerekmektedir.

AB’YE TARIMDA UYUM   2050’DE Mİ?
• Türkiye’nin tarımsal kalkınma noktasında en ciddi itici unsur AB uyum süreci. Avrupa Birliği Tarım Bakanları’nın Eylül 2009’da İsveç’te gerçekleştirdikleri toplatnıda Türkiye adına da önemli mesajlar çıktı. Tarım Bakanlığı yetkililerinin Avrupa Birliği ortak tarım politikasına uyum sürecinde ülkemizde başlıca şu değişimlerin yaşanmasını bekliyorlar:
• Devletin tarıma yönelik destekleri ve müdahale alımları azalacak.
• Tarımsal işletmeler, Avrupa Birliği standartlarında üretim ve kaliteyi yakalayacak biçimde yapılandırılması şart.
• Üretimde verimlilik esas olacak. Verimsiz işletmelerin desteklenmesine ilişkin politikalar kısıtlanacak.
• Pazarlama ve rekabet açısından üreticilerin örgütlenmesi gerekir.
Tarımın kayıt altına geçişi artacak.
Ancak bu uyum sürecine yönelik şu ana kadar atılan hiçbir ciddi adım yok. Kırsal kalkınma programlarının sağlıklı yürümesi için olmazsa olmaz konumdaki bölgesel kalkınma ajanslarının oluşumu dahi son derece yavaş ilerliyor. Eğer hükümet AB tarım politikalarına uyum konusunda mevcut tempo ile ilerlerse Türkiye’nin uyumu herhalde 2050’den önce gerçekleşmez.

Saygılarımla,
Umut Oran,
CHP Üyesi, İş İnsanı