Yazılar

AKP Ülkeye Cinnet Geçirtirken Ekonomik Kriz Bağıra Bağıra Geliyor!



 

Dünya Mars’a giderken, yapay zekayı, robotlardan cobota geçişi yaşarken, 3 boyutlu yazıcıyı, endüstri 4,0 ‘ı, dijital dönüşümü konuşurken,

AKP hükümeti demokrasiyi katlederek, hukuku mahvederek, ekonomiyi kötü yöneterek, idamı tartışarak, çocuk evliliğini ve tecavüzü savunarak, Türkiye’yi hızla ve istikrarlı bir şekilde Orta Çağa götürüyor ve büyük ekonomik krizin göz göre göre gelmesine adeta davetiye çıkarıyor

TÜRKİYE ÇÖKÜŞTE

EKONOMİDE BÜYÜK FELAKET KAPIDA….

Yıllardır izlenen yanlış ekonomi politikaları ile ülkeyi aşırı biçimde dış kaynağa bağımlı hale getirildi

Ortaya çıkan hukuk ve demokrasi açığı, güveni, itibarı tüketti, ülkeye sermaye girişlerinin önünü kesti. Buna bağlı olarak yatırım ortamı yok oldu, sermaye kaçışı başladı. Aşırı döviz ihtiyacına karşılık yeterli dış kaynak gelmediği gibi içerideki de çıkma eğilimine girince kurlarda oynaklık başladı, füze gibi yükselen kurlar durdurulamıyor. 

Asıl OHAL ekonomide ilan edilmeli” dediğimizde dolar 2,95 TL’ydi, bugün 3,40 TL’yi gördü.

Son 2 yılda TL’nin ABD $’ı karşısında değer kaybı %50’yi buldu

AKP’nin 10. Beş yıllık kalkınma planında 2018 yılı için öngörülen dolar kuru 1,97 liraydı

Ancak AKP bu tehditi görmek yerine; FETÖ darbe girişimini fırsat bilerek getirdikleri OHAL kapsamında hukuksuz KHK’lerle otoriter ‘tek adam’cılıkla Türkiye’yi yönetilemez hale getirdiler Ekonomide “geliyorum” diyen krizi yok sayıp, tüm enerjilerini sistem değişikliğine harcadılar, “başkanlık” rejimi getirmeye odaklandılar. Halka gerçekleri ulaştırmaya çalışan gazetecileri, muhalifleri hapise atıp susturmaya çalıştılar. Bu konuda kendilerine engel gördükleri herkese saldırıp, hukuksuz işlere imza attılar.

Keyfi yönetim, hukuk dışı uygulamalar ve totalitarizm ile ekonomide çöküş ivmesi paralel hale geldi. 

İktidarın yıllarca izlediği yanlış politikalar ve son dönemdeki büyük ihmali yüzünden ekonomimiz ne yazık ki göz göre göre iflas noktasına doğru ilerliyor.

Hızlı yükselen dolar 3,40 TL’yi de aştı. Doların nerede duracağı bilinmiyor.

Dolarda kritik eşik nedir? Bize göre dolar kurunun 3.50’nin üzerinde devam etmesi durumunda şirket iflasları, işsizlik patlar, kredilerde geri dönüşler riske girer, bankacılık sıkıntı yaşar.

KUR ARTIŞI BORÇLARIN ÇEVRİLMESİNİ ZORLAŞTIRDI

Kamu ve özel sektöre ait olmak üzere Türkiye’nin toplam dış borcu 411,5 milyar. 15 Ağustos’tan bu yana dolarda yaşanan 45 kuruşluk artış, dış borcun karşılığını 185 milyar TL büyüttü. Kur artmaya devam ettikçe bu ek yük de büyümeye devam edecek.

Önümüzdeki bir yıl içinde devletin ve özel sektörün geri ödemesi gereken dış borç yükü ise 165 milyar dolar ve kurdaki anormal artış nedeniyle şimdiden 74 milyar liralık ek yük geldi.

Ekonominin geldiği bu tıkanma noktasında;

  • Ülkemizde yatırımlar durdu; çünkü kimse önünü göremiyor.
  • Üretim bıçak sırtında; kurlarda aşırı yükselme, yıllarca ithal girdiye bağımlı yapılan sanayicinin üretim ve ihracat performansını baskılıyor.
  • Rating kuruluşlarının notunu düşürdüğü Türkiye’nin risk primi hızla yükseliyor, yatırımlar kaçıyor.

VATANDAŞ ÜLKE GELECEĞİ İÇİN KAYGILI…

Dünya genelinde TREXİT (Türkiye’nin AB’den çıkabileceği) konuşulurken demokrasiden, laiklikten uzaklaşma yönündeki politikalar ve ekonomide çöküş riski yüzünden geleceğinden endişeye kapılan milyonlarca insanımızın ruh hali ise ne yazık ki ülkeyi terk etme noktasında. Varlıklı kesimden çok sayıda vatandaşımızın zaten her an gidebilmek için kendine yurt dışında yeni düzen kurduğu dikkati çekiyor. Ülke sermayesi, çoktan yatırımlarını başka ülkelere kaydırma eğilimine girdi.  Bu yönetim, Türk insanının kendi vatanında huzur ve güven içinde yaşamasına da imkân vermiyor.

BANKACILIKTA DA RİSKLER ARTIYOR

Hükümetin, ellerindeki kaynakları kendi bilançolarını bozma pahasına düşük faizle müteahhitlere aktarmaları yönünde baskısı yaptığı bankacılıkta da sıkıntılar başladı. Bankaların sendikasyon bulması zorlaştı, maliyetleri aşırı yükseldi. Maaşının üçte ikisiyle taksit ödeyip başını sokacak iki göz ev alan yurttaş, geri vermek zorunda kalacak, şimdiden hacizler başladı. Kur artışı yüzünden mali yapısı bozulan şirketlerin kredi borcu geri dönüşlerinde sıkıntı artacak. Bankaların batıkları ve hacizler dolayısıyla konut stoku büyüyecek.

Ekonomide çöküş bağırarak geliyor!..

Çünkü 14 yıl “Hans’ın, George”un sıcak parasıyla halka sahte kalkınma ve ödünç refah yaşatıldı

Ancak şimdi kaynak olmayınca ekonomi de işler tehlikeli bir sürece girdi.

Böyle giderse devletten ekmek bekleyen 4 milyon Suriyelinin yanına bunun beş-on katı da vatandaş eklenecek.

Türkiye, milli gelirde ilk 20 ekonomi liginden düşüyor; GSYH’miz 600 milyar dolarlı düzeylere, kişi başına gelir 8 bin dolarlı düzeylere geriliyor.

NE YAPILMALI?

Ülkemiz, tarihinde görülmemiş büyüklükte bir ekonomik kriz yaşama tehlikesi ile karşı karşıyadır. 

Mevcut hükümetin tek başına krizi önleyecek önlemleri hayata geçirerek, olası bir krizi yönetmesi de mümkün değildir. 

Gelinen bu kritik aşamada hükümetin acil olarak gereksiz tartışmalardan kaçınması, başkanlık referandumunu gündeminden çıkarması,

TBMM’de ekonomide öncelikle yapılması gereken ve atılması gereken adımlarla ilgili bir komisyon kurması ve de Anayasal bir kurum olan Ekonomik ve Sosyal Konseyi toplaması gerekiyor!.. 

Ekonomideki durum, özel sektörle, sivil toplum örgütleriyle, sendikalarla ve toplumun tüm kesimlerinin temsilcilerinin katılımı ile ele alınmalı ve uygulanacak önlemler kolektif akılla belirlenmelidir. 

Kısacası AKP hukukun üstünlüğüne karşı, demokrasiye karşı, insan haklarına karşı, temel hak ve ifade özgürlüklerine karşı uyguladığı OHAL’i kaldırıp, ekonomide OHAL tedbirleri alması gerekmektedir

 

Önümüzdeki bir yıldaki dış borç servisi kur artışı yüzünden ne kadar büyüdü?

Ödenecek dış borç

 (Milyon $)

Türk parası karşılığı

 (Milyon TL)

Borçta kur

 artışına bağlı

 büyüme

(Milyon TL)

15 Ağustos18 Kasım
KAMU26.10477.00788.75411.747
TCMB9412.7763.199423
ÖZEL137.664406.109468.05861.949
-FİNANSAL KURULUŞLAR85.139251.160289.47338.313
   Bankalar 76.420225.439259.82834.389
   Bankacılık Dışı8.71925.72129.6453.924
-FİNANSAL OLM. KURULUŞLAR52.525154.949178.58523.636
TOPLAM164.709485.892560.01174.119
Kur: $/TL2,953,400,45

 

İndir (PDF, 360KB)

Ekonomik kriz ‘geliyorum’ diyor, kötü senaryoya hazır mısınız?



Sosyalist Enternasyonal Başkan Yardımcısı, CHP’li Umut Oran, Fed’in faiz artırımı öncesinde seçim hükümetinin konuya dikkatini çekerek, “Ekonomik kriz ‘geliyorum’ diyor, kötü senaryoya hazır mısınız?” diye sordu.

Umut Oran

Basın Açıklaması

31.8.2015 

SE Başkan Yardımcısı, CHP’li Umut Oran Seçim hükümetini uyardı:

EYLÜLDE EKONOMİK KRİZ “GELİYORUM” DİYOR, KÖTÜ SENARYOYA HAZIR MISINIZ?

  • 7 Haziran’da iktidarı yitiren yetkisiz AKP hükümetinin “Erdoğan’ı başkan yapana kadar seçimlere devam” inadıyla büyüttüğü siyasi belirsizlik, ekonomiyi vurdu.
  • Ancak ekonomide en kötü senaryo henüz yaşanmadı. Asıl büyük deprem riski, Fed faiz artırımının beklendiği önümüzdeki dönemde… Ekonomide, etkileri uzun yıllar sürecek ağır bir kriz adeta “geliyorum” diyor. Bu yaşananlar daha iyi günlerimiz…
  • Peki Türkiye, yaklaşan büyük depreme hazır mı? Önümüzdeki günlerde kapıya dayanacak krizde, gerekli önlemleri kim alacak, acil operasyonları kim yapacak, dengeleri kim sağlayacak? Usulen kurulan iki aylık seçim hükümeti mi?
  • Kurulan seçim hükümetinin ilk icraatı, dolardaki hızlı yükselişle gelirleri kar gibi eriyen işçi, memur, emekli gibi dar ve sabit gelirli kesimi rahatlatmak olmalıdır. 

7 Haziran seçimlerinin ardından, koalisyon istemeyen Erdoğan ve Davutoğlu’nun ipe un seren tavırları ve Bahçeli’nin her şeye “hayır” diyen duruşu ile koalisyon formüllerinin önünü tıkamaları yüzünden artan siyasi belirsizlik, ekonomiyi vurdu. Bıçak sırtındaki dengeler tümden bozuldu. Ancak ekonomide asıl büyük deprem riski, Fed’in faiz artırım kararının beklendiği izleyen dönemde… AKP, tepe üstü çakılan ekonomiye; büyüyen kriz riskine kayıtsız ve şimdi en kritik sürece usulen kurulan bir seçim hükümeti ile giriyoruz. Yaklaşan büyük depreme karşı Türkiye ekonomisi adeta Allah’a emanet…

MEVCUT TABLO

Seçimden bu yana geçen üç ayda ayda TL karşısında yüzde 10 değerlenen dolar dış borç yükünde kişi başına 1.500 liraya yakın ek yük getirdi. Dolardaki her 1 Kuruşluk artış, Türkiye’nin toplam dış borç yükünü yaklaşık 4 milyar TL artırıyor. Dolar kurunda yılbaşından bu yana kümülatif artış ise yüzde 26’ya ulaştı. Türkiye’nin dış borcunun TL cinsi karşılığı 2014 sonunda 938 milyar lira ediyordu, 30 Ağustos 2015 kuruyla 1 trilyon 151 milyar liraya denk geliyor. Yılbaşından bu yana toplam dış borç yükü 213 milyar; kişi başına borç yaklaşık 2.745 lira büyüdü. Yükselen döviz fiyatı sadece borç yükünü artırmıyor, ithal girdiye bağımlı üretimi de vuruyor. Kur arttıkça, ithal girdilerin pahalanması üretim maliyetlerini artıyor, gerileyen rekabet gücü ile ihracat sert biçimde düşüyor. Maliyetten kaynaklı enflasyondan ötürü halkın tükettiği ürünlerin fiyatı artıyor. Bu süreç yüksek enflasyon ve yeni zam dalgaları anlamına geliyor. Şu an zaten ekonomi fren yapmış, tüketim iyice kısılmış durumda. Tüm sektörlerde risk artıyor, yatırımlar erteleniyor, her kesim durumunu koruma çabasında. Özellikle inşaat sektöründe risk büyüyor. En büyük sıkıntı ise döviz pozisyon açığı aşırı yüksek reel sektör firmalarında… Reel sektörün 180 milyar dolara yakın döviz açık pozisyonu bulunuyor ve dolar kurundaki her 1 kuruşluk artış reel sektör şirketlerinin 1,8 milyar TL kur farkı zararı yazmasına neden oluyor. Ekonomide oluşan tablo son derece olumsuz… Ancak görünen o ki; bu daha iyi günlerimiz…

ASIL DEPREM RİSKİ EYLÜL’DE…

ABD Merkez Bankası Fed’in uzun süreli faiz artırım beklentisi gelişmekte olan ekonomileri olumsuz etkilemeye devam ediyor. Fed’in sürekli ertelediği faiz artırımını Eylül ayındaki toplantısında gerçekleştirmesine büyük olasılık olarak bakılıyor. Fed’in faiz artırımına gitmesi, bizim gibi gelişmekte olan ülkelerden sermaye kaçışı anlamına geliyor. Bu da zaten artık doğrudan yabancı sermaye ve sıcak para girişlerinin hızla azaldığı gelişmekte olan ülkeler için felaket senaryosu oluşturuyor. Türkiye risk primi en yüksek 10 ülke arasında yer alıyor. Türkiye’nin önümüzdeki bir yıl içinde kısa vadeli dış borçlarını çevirmek ve cari açığını finanse etmek için yaklaşık 220-230 milyar dolarlık dış kaynağa ihtiyacı bulunuyor. Fed’in faiz artırımına gitmesi durumunda dış sermaye hareketlerinin tamamen aleyhe dönmesi kaçınılmaz. Bu faktör, Türkiye’nin borç çevirememe riskini artırıyor. Bu senaryoda Türkiye’nin; dış yükümlülüklerini yerine getiremediği için bir süre önce iflasını ilan eden Arjantin’in durumuna düşme tehlikesi de bulunuyor. Kötü senaryoya göre Fed, faiz artırdığında Türkiye ekonomisinde dengeler tümden alt üst olacak, mevcut olumsuz koşullar kat kat ağırlaşacak. 3 TL’yi aştıktan sonra kısmen gerileyen ve halen 2.93 TL olan doların, bu kez 3 TL’nin çok üzerindeki seviyelere yükselmesi muhtemeldir. Fed sonrası dövizde yaşanacak güçlü bir yükseliş dalgası, enflasyonu azdıracak, faizleri aşırı yükseltecek, yatırımları tümden durduracak, tüketim talebini daraltacak, işsizliği patlatacaktır. Bu senaryoda, ne yazık ki döviz açığı bulunan şirketlerde yaprak dökümü yaşanabilir ve binlerce insanımız işinden olabilir. Dolarda yaşanacak sıçrama, ekonomimizde, tahribatı uzun süre giderilemeyecek ciddi bir krize yol açabilir.

MERKEZ BANKASI’NIN GÜCÜ YETMEZ…

Dövizdeki artışla TL varlıkları aşırı değer kaybeden ciddi bir kesim, Merkez Bankası’ndan faiz silahını kullanarak bir müdahale bekliyordu, ancak Banka bunu yapmadı. Banka, Ağustos toplantısında faizi sabit tutma kararı aldı ve doların ateşi daha da yükseldi. Merkez Bankası’nın bu tavrının nedeni, Türkiye ekonomisinde en kötü senaryoya yani Fed’in Eylül ayında faiz artırımı ihtimaline kendini hazırlamasıdır. Ayrıca Eylül-Aralık döneminde 3 önemli kredi kuruluşu Türkiye değerlendirmelerini yayınlayacak. Türkiye ekonomisinde yılın son çeyreğinin oldukça zor geçeceği görülüyor. Fed kararı açıklanana kadar piyasalarda oynaklık devam edecek, ekonomik dengelerde bozulma artacaktır. Fed’in faiz artırması, rating kuruluşlarından birinin not indirmesi durumunda ise Türkiye ekonomisinde asıl büyük deprem yaşanacak. O zaman Merkez Bankası, kurda yaşanacak aşırı yükselişi frenleme çabasıyla, bu günlerde yapmadığı faiz artırımını kat kat fazlasıyla yapmak zorunda kalacak. Merkez Bankası kullanılabilir rezervleri, kurda yaşanacak aşırı yükselişi bastıracak güçte değildir. Banka, dolardaki mevcut tırmanışı frenlemek için programlı döviz ihalelerindeki satış limitini 30 milyon dolardan 70 milyon dolara çıkarsa da büyük savaşa hazırlık için faiz silahını en kötü senaryoya saklamıştır.

KRİTİK SÜREÇTE EKONOMİ KİME EMANET?

Koalisyon çabaları boşa çıkarıldı ve ekonomide ipler kopma noktasında. Türkiye bu sürece, usulen kurdurulan bir “seçim hükümeti” ile giriyor. Seçimde tek başına iktidar hakkını yitiren yetkisiz AKP hükümeti, ekonomide hızla bozulan dengelere ve büyüyen kriz riskine seyirci kalırken, şimdi en kritik sürece bir seçim hükümeti ile girilmesi, yaklaşan büyük depreme karşı Türkiye’yi savunmasız kılıyor. Oysa en kötü senaryo henüz yaşanmadı. Bu günler için ileride “iyi günlerimizmiş” diyebiliriz. Asıl kıyamet önümüzdeki dönemde kopacak. Ekonomide, etkileri uzun yıllar sürecek ağır bir kriz adeta “geliyorumdiyor. Yaklaşan kriz tehlikesi; ülkede siyasi istikrarı yok edip, güvenlik sorunu ve kaosu büyüten, başkanlık inadından vazgeçmeyen Erdoğan ile O’nun emrindeki AKP’nin umurunda bile değil. Ekonomide tepe aşağı gidiş, bunları siyasi hırslarından caydırmıyor. Bir kişinin siyasi hırsı için ülke ekonomisi ateşe atılıyor.

İŞÇİ, MEMUR EMEKLİ RAHATLATILMALIDIR… 

Hızla tepe üstü çakılan ekonomi ile bir yıl içinde ikinci kez seçime gidilirken, dolardaki yüksek ateş, işçi, memur, emekli ve diğer dar ve sabit gelirli kesimin gelirlerini hızla eritmiş; yoksulluğa mahkûm edilen milyonların artık mecali kalmamıştır. 6 milyon dolayında işsizin, en iyimser hesapla 17 milyon yoksulun bulunduğu ülkemizde; işsizlerin umudu giderek tükenirken, fiilen çalışanlar ve yıllarca ülkeye hizmet etmiş emekliler de aldıkları ücret, maaş ve aylıklarla geçinemiyorlar. Daha da kötüsü çalışanlar büyük bir ekonomik krizde işlerini kaybetme riski ile karşı karşıyadır. Halkın geçim derdi her geçen gün büyüyor. Kurulan seçim hükümetinin ilk icraatı, ülkemizin sayısal çoğunluğunu oluşturan bu kesimi rahatlatmak olmalıdır.

YÜKSELEN ÜLKELER, ÇİN VE FED ÜÇGENİNDE ALARM

2008 ekonomik krizinden sonra büyük umut bağlanan ve 2009-2014 arasında 2 trilyon dolar dış kaynak çekmeyi başaran 19 önde gelen “Yükselen Pazar” ülkelerinden son bir yıl içerisinde 1 trilyon dolar net dış kaynak çıkışı oldu. Yükselen Pazar ülkelerindeki bu olumsuzluk ve Çin’deki son gelişmeler ile FED’in eylül ayındaki faiz açıklaması Türkiye’yi son derece önemli tehdit içermektedir.

Basın Açıklaması:

İndir (DOC, 62KB)

 

 

Ekonomik kriz 'geliyorum' diyor, kötü senaryoya hazır mısınız?



Sosyalist Enternasyonal Başkan Yardımcısı, CHP’li Umut Oran, Fed’in faiz artırımı öncesinde seçim hükümetinin konuya dikkatini çekerek, “Ekonomik kriz ‘geliyorum’ diyor, kötü senaryoya hazır mısınız?” diye sordu.

Umut Oran

Basın Açıklaması

31.8.2015 

SE Başkan Yardımcısı, CHP’li Umut Oran Seçim hükümetini uyardı:

EYLÜLDE EKONOMİK KRİZ “GELİYORUM” DİYOR, KÖTÜ SENARYOYA HAZIR MISINIZ?

  • 7 Haziran’da iktidarı yitiren yetkisiz AKP hükümetinin “Erdoğan’ı başkan yapana kadar seçimlere devam” inadıyla büyüttüğü siyasi belirsizlik, ekonomiyi vurdu.
  • Ancak ekonomide en kötü senaryo henüz yaşanmadı. Asıl büyük deprem riski, Fed faiz artırımının beklendiği önümüzdeki dönemde… Ekonomide, etkileri uzun yıllar sürecek ağır bir kriz adeta “geliyorum” diyor. Bu yaşananlar daha iyi günlerimiz…
  • Peki Türkiye, yaklaşan büyük depreme hazır mı? Önümüzdeki günlerde kapıya dayanacak krizde, gerekli önlemleri kim alacak, acil operasyonları kim yapacak, dengeleri kim sağlayacak? Usulen kurulan iki aylık seçim hükümeti mi?
  • Kurulan seçim hükümetinin ilk icraatı, dolardaki hızlı yükselişle gelirleri kar gibi eriyen işçi, memur, emekli gibi dar ve sabit gelirli kesimi rahatlatmak olmalıdır. 

7 Haziran seçimlerinin ardından, koalisyon istemeyen Erdoğan ve Davutoğlu’nun ipe un seren tavırları ve Bahçeli’nin her şeye “hayır” diyen duruşu ile koalisyon formüllerinin önünü tıkamaları yüzünden artan siyasi belirsizlik, ekonomiyi vurdu. Bıçak sırtındaki dengeler tümden bozuldu. Ancak ekonomide asıl büyük deprem riski, Fed’in faiz artırım kararının beklendiği izleyen dönemde… AKP, tepe üstü çakılan ekonomiye; büyüyen kriz riskine kayıtsız ve şimdi en kritik sürece usulen kurulan bir seçim hükümeti ile giriyoruz. Yaklaşan büyük depreme karşı Türkiye ekonomisi adeta Allah’a emanet…

MEVCUT TABLO

Seçimden bu yana geçen üç ayda ayda TL karşısında yüzde 10 değerlenen dolar dış borç yükünde kişi başına 1.500 liraya yakın ek yük getirdi. Dolardaki her 1 Kuruşluk artış, Türkiye’nin toplam dış borç yükünü yaklaşık 4 milyar TL artırıyor. Dolar kurunda yılbaşından bu yana kümülatif artış ise yüzde 26’ya ulaştı. Türkiye’nin dış borcunun TL cinsi karşılığı 2014 sonunda 938 milyar lira ediyordu, 30 Ağustos 2015 kuruyla 1 trilyon 151 milyar liraya denk geliyor. Yılbaşından bu yana toplam dış borç yükü 213 milyar; kişi başına borç yaklaşık 2.745 lira büyüdü. Yükselen döviz fiyatı sadece borç yükünü artırmıyor, ithal girdiye bağımlı üretimi de vuruyor. Kur arttıkça, ithal girdilerin pahalanması üretim maliyetlerini artıyor, gerileyen rekabet gücü ile ihracat sert biçimde düşüyor. Maliyetten kaynaklı enflasyondan ötürü halkın tükettiği ürünlerin fiyatı artıyor. Bu süreç yüksek enflasyon ve yeni zam dalgaları anlamına geliyor. Şu an zaten ekonomi fren yapmış, tüketim iyice kısılmış durumda. Tüm sektörlerde risk artıyor, yatırımlar erteleniyor, her kesim durumunu koruma çabasında. Özellikle inşaat sektöründe risk büyüyor. En büyük sıkıntı ise döviz pozisyon açığı aşırı yüksek reel sektör firmalarında… Reel sektörün 180 milyar dolara yakın döviz açık pozisyonu bulunuyor ve dolar kurundaki her 1 kuruşluk artış reel sektör şirketlerinin 1,8 milyar TL kur farkı zararı yazmasına neden oluyor. Ekonomide oluşan tablo son derece olumsuz… Ancak görünen o ki; bu daha iyi günlerimiz…

ASIL DEPREM RİSKİ EYLÜL’DE…

ABD Merkez Bankası Fed’in uzun süreli faiz artırım beklentisi gelişmekte olan ekonomileri olumsuz etkilemeye devam ediyor. Fed’in sürekli ertelediği faiz artırımını Eylül ayındaki toplantısında gerçekleştirmesine büyük olasılık olarak bakılıyor. Fed’in faiz artırımına gitmesi, bizim gibi gelişmekte olan ülkelerden sermaye kaçışı anlamına geliyor. Bu da zaten artık doğrudan yabancı sermaye ve sıcak para girişlerinin hızla azaldığı gelişmekte olan ülkeler için felaket senaryosu oluşturuyor. Türkiye risk primi en yüksek 10 ülke arasında yer alıyor. Türkiye’nin önümüzdeki bir yıl içinde kısa vadeli dış borçlarını çevirmek ve cari açığını finanse etmek için yaklaşık 220-230 milyar dolarlık dış kaynağa ihtiyacı bulunuyor. Fed’in faiz artırımına gitmesi durumunda dış sermaye hareketlerinin tamamen aleyhe dönmesi kaçınılmaz. Bu faktör, Türkiye’nin borç çevirememe riskini artırıyor. Bu senaryoda Türkiye’nin; dış yükümlülüklerini yerine getiremediği için bir süre önce iflasını ilan eden Arjantin’in durumuna düşme tehlikesi de bulunuyor. Kötü senaryoya göre Fed, faiz artırdığında Türkiye ekonomisinde dengeler tümden alt üst olacak, mevcut olumsuz koşullar kat kat ağırlaşacak. 3 TL’yi aştıktan sonra kısmen gerileyen ve halen 2.93 TL olan doların, bu kez 3 TL’nin çok üzerindeki seviyelere yükselmesi muhtemeldir. Fed sonrası dövizde yaşanacak güçlü bir yükseliş dalgası, enflasyonu azdıracak, faizleri aşırı yükseltecek, yatırımları tümden durduracak, tüketim talebini daraltacak, işsizliği patlatacaktır. Bu senaryoda, ne yazık ki döviz açığı bulunan şirketlerde yaprak dökümü yaşanabilir ve binlerce insanımız işinden olabilir. Dolarda yaşanacak sıçrama, ekonomimizde, tahribatı uzun süre giderilemeyecek ciddi bir krize yol açabilir.

MERKEZ BANKASI’NIN GÜCÜ YETMEZ…

Dövizdeki artışla TL varlıkları aşırı değer kaybeden ciddi bir kesim, Merkez Bankası’ndan faiz silahını kullanarak bir müdahale bekliyordu, ancak Banka bunu yapmadı. Banka, Ağustos toplantısında faizi sabit tutma kararı aldı ve doların ateşi daha da yükseldi. Merkez Bankası’nın bu tavrının nedeni, Türkiye ekonomisinde en kötü senaryoya yani Fed’in Eylül ayında faiz artırımı ihtimaline kendini hazırlamasıdır. Ayrıca Eylül-Aralık döneminde 3 önemli kredi kuruluşu Türkiye değerlendirmelerini yayınlayacak. Türkiye ekonomisinde yılın son çeyreğinin oldukça zor geçeceği görülüyor. Fed kararı açıklanana kadar piyasalarda oynaklık devam edecek, ekonomik dengelerde bozulma artacaktır. Fed’in faiz artırması, rating kuruluşlarından birinin not indirmesi durumunda ise Türkiye ekonomisinde asıl büyük deprem yaşanacak. O zaman Merkez Bankası, kurda yaşanacak aşırı yükselişi frenleme çabasıyla, bu günlerde yapmadığı faiz artırımını kat kat fazlasıyla yapmak zorunda kalacak. Merkez Bankası kullanılabilir rezervleri, kurda yaşanacak aşırı yükselişi bastıracak güçte değildir. Banka, dolardaki mevcut tırmanışı frenlemek için programlı döviz ihalelerindeki satış limitini 30 milyon dolardan 70 milyon dolara çıkarsa da büyük savaşa hazırlık için faiz silahını en kötü senaryoya saklamıştır.

KRİTİK SÜREÇTE EKONOMİ KİME EMANET?

Koalisyon çabaları boşa çıkarıldı ve ekonomide ipler kopma noktasında. Türkiye bu sürece, usulen kurdurulan bir “seçim hükümeti” ile giriyor. Seçimde tek başına iktidar hakkını yitiren yetkisiz AKP hükümeti, ekonomide hızla bozulan dengelere ve büyüyen kriz riskine seyirci kalırken, şimdi en kritik sürece bir seçim hükümeti ile girilmesi, yaklaşan büyük depreme karşı Türkiye’yi savunmasız kılıyor. Oysa en kötü senaryo henüz yaşanmadı. Bu günler için ileride “iyi günlerimizmiş” diyebiliriz. Asıl kıyamet önümüzdeki dönemde kopacak. Ekonomide, etkileri uzun yıllar sürecek ağır bir kriz adeta “geliyorumdiyor. Yaklaşan kriz tehlikesi; ülkede siyasi istikrarı yok edip, güvenlik sorunu ve kaosu büyüten, başkanlık inadından vazgeçmeyen Erdoğan ile O’nun emrindeki AKP’nin umurunda bile değil. Ekonomide tepe aşağı gidiş, bunları siyasi hırslarından caydırmıyor. Bir kişinin siyasi hırsı için ülke ekonomisi ateşe atılıyor.

İŞÇİ, MEMUR EMEKLİ RAHATLATILMALIDIR… 

Hızla tepe üstü çakılan ekonomi ile bir yıl içinde ikinci kez seçime gidilirken, dolardaki yüksek ateş, işçi, memur, emekli ve diğer dar ve sabit gelirli kesimin gelirlerini hızla eritmiş; yoksulluğa mahkûm edilen milyonların artık mecali kalmamıştır. 6 milyon dolayında işsizin, en iyimser hesapla 17 milyon yoksulun bulunduğu ülkemizde; işsizlerin umudu giderek tükenirken, fiilen çalışanlar ve yıllarca ülkeye hizmet etmiş emekliler de aldıkları ücret, maaş ve aylıklarla geçinemiyorlar. Daha da kötüsü çalışanlar büyük bir ekonomik krizde işlerini kaybetme riski ile karşı karşıyadır. Halkın geçim derdi her geçen gün büyüyor. Kurulan seçim hükümetinin ilk icraatı, ülkemizin sayısal çoğunluğunu oluşturan bu kesimi rahatlatmak olmalıdır.

YÜKSELEN ÜLKELER, ÇİN VE FED ÜÇGENİNDE ALARM

2008 ekonomik krizinden sonra büyük umut bağlanan ve 2009-2014 arasında 2 trilyon dolar dış kaynak çekmeyi başaran 19 önde gelen “Yükselen Pazar” ülkelerinden son bir yıl içerisinde 1 trilyon dolar net dış kaynak çıkışı oldu. Yükselen Pazar ülkelerindeki bu olumsuzluk ve Çin’deki son gelişmeler ile FED’in eylül ayındaki faiz açıklaması Türkiye’yi son derece önemli tehdit içermektedir.

Basın Açıklaması:

İndir (DOC, 62KB)

 

 

Kriz var mı? Yok mu?



5T HASTALIK – VİRÜS / KRİZ
Yaşadığımız krize çok farklı teşhisler konuluyor, farklı değerlendirmeler yapılıyor. Ancak hemen hemen herkesin hem fikir olduğu nokta bunun finans-bankacılık sistemi kaynaklı bir finansla kriz olduğu yönünde… IMF de bu krizi Dünya’nın 1930’lardan bu yana karşılaştığı yüzyılın krizi olarak nitelendiriyor. Krizde finansal sistemin yeterli ölçüde denetleme ve düzenlenme mekanizmasının çalışmamasının ana nedenlerden biri olduğu öngörülüyor ( emlak ve finans sektörleri ).
Bir Koyun – On Post
Üçkâğıt Ekonomisi

TÜRKİYE’DE MALİ SEKTÖR ( BANKACILIK VE FİNANS SEKTÖRÜ ) YIKILMADI AYAKTA
Oysa Türkiye’de durum oldukça farklı… Bir türev ekonomi olması ve 2002 yılında -bir önceki hükümet döneminde- başlayan bankacık sisteminin düzenlenmesine yönelik yapısal reformlar sayesinde bankalarımız ve finans sistemimiz bu krize bir anlamda aşılı girdi. Dünyadaki finansal mikroptan çok az ölçüde etkilendi.  Adeta dünyadaki bankalar zatüre oldu bizin bankalarımız griple durumu kurtardık.
Türkiye’de kriz virüsü Reel Sektörü sarmış bulunmaktadır.
Pazar Daralması
Kredi Darboğazı ve Pahallı Finansman

TÜRKİYE’DE KRİZİN ADINI KOYMAK LAZIM
DÜNYADA BANKALAR BİZDE FABRİKALAR BATTI

Türkiye’de kriz Reel Sektörde ; yani Üretimde, İstihdamda, İhracatta ve Yatırımda.
Büyük küçük tüm işletmeler, fabrikalar tehdit altında.
Reel anlamda bir çöküşün göstergeleri = ( Yıllık izinler – Ücretsiz izinler – Üretime ara verme – Kısıtlı çalışma )
Buna ilave borçlu veya taahhüdü olan birçok fabrika %50 kapasite ile yaşam mücadelesi vermekte.
Son altı yıl boyunca izlenen yanlış politikalar sonucu direncini yitiren Türkiye Ekonomisi Küresel Kriz ile birlikte şiddetli bir kaosun içindedir.
Dünya ile Türkiye’deki durumu kıyaslamak adına şu noktanın bir kez daha altını çizmek gerekiyor. Dünyada yaşanan kriz finans bizde reel sektör krizi… Bu durumun kanıtı, dünyada bankaların bizde ise fabrikaların batıyor olması…

DOĞRU TEŞHİS KONMAZSA DOĞRU TEDAVİ UYGULANAMAZ
Bugün Türk sanayicisinin, ihracatçısının, emekçisinin geldiği nokta açısından en trajik nokta ise son 8 ayda hükümetin ekonomiye ilk müdahaleyi çok kötü yapması hatta yapmamış olmasıdır. Nasıl bir kaza sırasından en değerli evre kazayı izleyen bir saat içinde yapılacak olan ilk müdahale ise bir ekonomik kriz için de en hayati dönem krizi izleyen haftalar, aylardır. Krizin akut hale geldiği 8 ayda büyük bir sorumsuzluk ile karşı karşıya kaldık.
Krizin dünyada akut hale geldiği Amerikalı dev mortgage şirketleri Fannie Mae ve Freddie Mac`in battığı Eylül ayında Başbakan ‘Kriz Yok’  açıklaması yaptı. Türkiye’de işçi çıkarmaların başladığı Ekim ayında Başbakan ‘Bu kriz de inşallah bizi teğet geçecek’  derken Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Şimşek: ‘Kriz var ama bize bir şey olmayacak’ dedi.  İşçi çıkarmaların rekor düzeye ulaştığı, tezgâhların susmaya başladığı aralık ayında Başbakan ‘Kriz Psikolojik’ dedi.  Fabrikaların kapandığı, kepenklerin indiği Mart ayında Başbakan ‘Kriz yok, iş bilmediklerinden batıyorlar  !!!’ ( Beceriksizlikle suçlanan ve kapatırsan ya da işçi çıkartırsan hesabını sorarım diye tehdit edilen ).
Dünya’da kriz birinci öncelikli gündem konusu iken Türkiye Yerel Seçim, Medya – İktidar Savaşı, Davos ve Hukukun Siyasallaşması ile ilgili konularla uğraştı.

DİKKATE VE CİDDİYE ALINMAYAN KRİZ İLE İLK 9 AY
Bu süreçte Türkiye’nin ekonomik kaybına dair rekorlarla dolu birkaç rakam…
– 2009 Ocak itibarıyla İŞSİZLİK bir önceki yıla göre 1 milyondan fazla artarak 3,650 milyona ulaştı.
– 2009 Mart ayında SANAYİ ÜRETİMİ bir yıl öncesine göre %20.9 daraldı.
– Son  7 ayda İHRACAT %37 daraldı. Krizin akut hale geldiği 2008 Eylül’de 12,8 Milyar $ olan aylık ihracatımız  2009 Mart’ta 8,1 Milyar  $ a geriledi.
– Bu yılın Mart ayında KAPASİTE KULLANIM oranı %64 ile son 20 yılın en düşük oranına indi.

SORUN BUGÜNÜN YA DA SON DOKUZ AYIN DEĞİL SON ALTI YILIN SORUNU İDİ
Nadir de olsa bazı yorumlar duyuyorum. Bazıları diyorlar ki; hükümet 6 yıl ekonomiyi iyi idare etti. Ancak krizde ekonomi direksiyonunun kontrolünü kaybetti. Krizde direksiyonun kontrolünü kaybettiği doğru ancak 6 yıldır ekonomiyi iyi idare ettiği koca bir balon. Bu 6 yıl dünyadaki ekonomik konjoktürün onca avantajının Türkiye’de müflis bir tüccar gibi heba edildiği bir dönem oldu. Dünyadaki bahar havası nedeniyle pek fark etmedik. Son 6 yılda neredeyse bütün ekonomik trendler yıldan yıla aşağı doğru seyrediyordu.
2002 yılında 51 milyar dolar olan İTHALAT 2008 yılında 4 misli artışla 202 milyar dolara yükseldi. Bu dönemde DIŞ TİCARET AÇIĞI da 4.5 misli artarak 15 milyar dolardan 70 milyar dolara çıktı. Yine bu dönemde 130 milyar dolar büyüklüğündeki DIŞ BORÇ 247 milyar dolara  yükseldi ( Borç Stoğu 2 misli arttı ).  Son altı yılda 80 yılda yaptığımız 57 milyar dolar büyüklüğündeki CARİ AÇIK üç misli katlanarak 157 milyar dolara fırladı.
Son 6 yıl çok başarılı değildi. Trend aşağıya doğruydu. Yurtdışındaki olumlu dinamiklere paralel olarak Türkiye de büyüdü. Ancak bu dönemi Brezilya gibi yapısal dönüşüm için değerlendiremediği için krizde en fazla etkilenen gelişmekte olan ülke oldu.
Son 6 yılda nasıl bir balon ekonomisi haline geldiğimizi bu yılsonunda kişi başına düşen GSMH’daki büyük daralma ile daha da net göreceğiz. Hükümetin açıkladığı ekonomik programa göre 2009’da GSMH 579 milyar dolara gerileyecek. Bu da kişi başı GSMH’nın 8,100 dolar düzeyine gerileyeceğini işaret ediyor. Ancak TÜİK geçtiğimiz yıl milli gelir hesaplama yöntemini değiştirmesiyle birlikte oluşan %31.6 oranındaki balon da hesaba katıldığında 2009 sonunda kişi başı GSMH 5,590 dolar düzeyinde gerçekleşecek.
Özetle son 6 yılda sadece şirketlerimizin karlılığı, verimliliği erimedi, vatandaşımızın cebindeki para da daraldı. Büyümeye rağmen yüksek faiz düşük kur, öngörülenden %100 sapan bir Enflasyon hedefi, bir yıl için öngörülenin 2 ayda erişildiği Bütçe açığı, Ekonomi politikası, işsizlik, bölgesel ve sosyal sorunlar, göç ve terör-güvenlik sorunlarında artışa neden oldu.

ÇÖZÜM: İSTİHDAM ODAKLI İHRACAT HEDEFLİ, SEKTÖREL KÜMELENME İLE BÖLGESEL KALKINMA İÇEREN YENİ BİR EKONOMİ PROGRAMI

Türkiye’de tek sorun yok, sorunlar çok boyutlu, bu sorunları çözmek için TEK FORMÜL yerine, aynı anda peş peşe FARKLI FORMÜLLERLE çözüm gerekmektedir.
Bu noktada Türkiye’nin ivedilikle hızlı ve agresif bir kalkınma hamlesi başlatması gerekmektedir. Bu hamleyi gerçekleştirirken Türkiye’nin farklı nitelik gösteren çok fazla sorunu bulunduğu gerçeğini unutmamalıyız. Bu anlamda hedefi Türkiye’nin istihdam, ihracat ve katma değer sorunlarını çözecek farklı modelleri ivedilikle gündem almalıyız.
Ben bu bağlamda 6 yıldır, ihracat hedefli istihdam odaklı, sektörel kümelenme bölgesel kalkınma modelini öneriyorum. Asgari ücret uygulamasının kaldırılması, istihdam üzerindeki vergilerin kaldırılması, enerji maliyetlerinin diğer ülkeler seviyesine çekilmesini öneriyorum.
Sektörel kümelenme projesinin hayata geçirilmesi için bütün bilgi altyapısının hazır olması bu noktada önemli bir avantajdır. 2006 yılında her ilin potansiyel vadeden sektörleri ve gelişim planları ortaya kondu. Bu sektörlerin ilgili illerde gelişimi için hangi teşviklerin hangi koşullarda sağlanması gerektiğine dair bir yol haritası da bilinmektedir. Bu doğrultuda hükümetin biran önce harekete geçerek bu potansiyeli değerlendirmesi gerekmektedir.

İNSAN KALKINMADIKTAN SONRA EKONOMİK KALKINMA BİR İŞE YARAMAZ
Önce İnsan – Onurlu Yaşam Hakkı
Bu ekonomik kalkınma modelinin yanına eşgüdümlü bir şekilde sosyal kalkınma projesi yerleştirmeliyiz. Mardin’de geçtiğiz hafta 40’dan fazla vatandaşımızın vahşice katledildiği olay sorunun derinliğini ortaya koymaktadır. Bu azgelişmişlik portresini aslında temel evrensel verilere baksaydık çok önceden tespit edebilirdik.

OECD VERİLERİ MARDİN KATLİAMININ ÖNCÜ GÖSTERGESİ GİBİ

OECD’nin geçtiğimiz günlerde yayınladığı ve farklı ülkelerdeki temel toplumsal durumun fotoğrafını çekmemizi sağlayan çalışmaya göre, Türkiye neredeyse bütün temel toplumsal sorunda Meksika ile birlikte en kötü performans gösteren 2 ülkeden biri konumunda. OECD verilerine göre Türkiye;  “nüfusa oranla istihdam”, “gelir eşitsizliği”, “65 yaşında ömür beklentisi”, “bebek ölümleri”, “bilgi seviyesi yeterli olmayan öğrencilerin oranı”, “mutluluk algısı”, “kişi başına net milli gelir” başlıklı yedi göstergede “kırmızı ışık” uyarısı aldı. Yine göstergeler, çocukların en fazla zorbalıkla karşılaştığı ülkelerin Türkiye ve Yunanistan olduğunu ortaya koyuyor.
Rapor adeta Türkiye’nin sadece ekonomik anlamda değil sosyal anlamda da geri kalmışlığını belgeliyor. Ne kadar üzülsek de ancak böyle bir ülkede Mardin’deki benzer katliamlar yaşanabilir.

TÜRKİYENİN YENİ SİYASET ANLAYIŞI ZAMANI
ZİHNİYETTE VE EYLEMDE DEĞİŞİM ZAMANI

Evet hepimiz görüyoruz, yaşıyoruz. Türkiye’nin toplumsal, ekonomik ve siyasal sorunları o kadar köklü ve büyük ki, bu sorunlarla ancak yine büyük kapsayıcı bir bakış açısıyla baş edebiliriz. Öncelikle siyaset anlayışımızda, kültürümüzde köklü bir değişime gitmemiz gerekiyor. Maalesef bugün siyasetçilerimiz, parti liderlerimiz en temel konularda dahi sağlıklı bir diyalog kuramıyorlar. Yüz yüze görüşmek yerine medya üzerinden atışmayı tercih ediyorlar. Bu yaklaşım yerine sorun değil çözüm üreten bir siyaset kültürü geliştirmeliyiz.
1- Kutsala dayanmayan; inançlar üzerinden değil gerçekler üzerinden siyaset anlayışı.
2- Sahici üzerinden, şeffaf, samimi,  hesap verebilen bir siyaset anlayışı.
3- Kayırmacı olmaya, demokrasiyi benimseyen ve içselleştiren bir siyaset anlayışı.
4- Geçmiş üzerinden değil geleceğe dönük bir siyaset anlayışı.
5- Desantralize, yerele inanan, yerele güvenen, yerele proje ve düşünce üretme şansı veren bir siyaset anlayışı.
6- Yenilikçi ve karşılıklı öğrenmeye dayanan bir siyaset anlayışı.
7- Çatışmacı değil uzlaşımcı ve paylaşımcı bir siyaset anlayışı.
8- Farklılıklara olanak veren bir siyaset anlayışı.
Bu yeni siyaset kültüründen hareketle; katılımcı, çoğulcu, müzakereci, paylaşımcı, uzlaşmacı, projeci, şeffaf, performansa dayalı, farklılıklara olanak veren bir anlayışı siyasette hakim kılmalıyız. Ancak bu anlayış hakim olduğunda ülkemizde siyasetçiler bir araya gelerek ülke sorunlarına hep birlikte çözüm bulmak adına katkı sunacaklardır. Aslında bu yeni siyaset kültürüne dair umut verici örneklerle de zaman zaman karşılaşıyoruz.
Geçtiğimiz 1 Mayıs öncesinde DİSK Tekstil İşçileri Sendikası’nın, Türkiye’de tekstil sektörünün ve sanayicisinin sorunlarını ortaya koyan, sorunlara çözüm öneren ilanını bu bağlamda güzel bir örnek olarak değerlendirebiliriz. Bu ilan çatışma yerine dayanışmayı ön plana çıkaran örnek bir girişimdir.

SMART – AKILLI SİYASET İÇİN SOMUT PROJELER
Elbette bu kültürün ve anlayışın kendiliğinden gerçekleşmesini bekleyemeyiz. Siyaseti yapısal olarak değiştirecek adımlara imza atmalıyız. Bu doğrultuda, yeni bir siyasi partiler yasası, daha katılımcı, denetlenebilir seçim sistemi oluşturmalıyız. Parti içi demokrasinin, hesap verilebilirliğin siyasette yaşam bulması için gerekli yasal düzenlemeleri gerçekleştirmeliyiz.

SONUÇ :
Dünya’da Kriz vardır.
Türkiye’de Kriz vardır.
ÇÖZÜM : 5 T + Diyalog + Smart Siyaset

6 Yıllık Ekonomi Balonu Söndü



Yüksek Faiz, Düşük Kur ve İthalata Dayanan Ekonomik Balon Söndü; Çıkış Üretim ve İhracata Dayanan Sosyal Devlette…

Balonlar genelde yavaş şişer hızlı söner… Tıpkı, 2002 yılından itibaren izlenen ekonomi politikalarının bugün geldiği nokta gibi… Gelin Türkiye ekonomisinin 2002’den bugüne kadar ‘Nereden nereye…’ geldiğine rakamlarla bakalım.

2002’de 1.5 milyar dolar olan cari açık 2008’de 41.4 milyar dolara fırladı. Türkiye’nin ihracat hamlesi yaptığı iddia edilen bu dönemde Türkiye’nin dış ticaret açığı 4 mislinden fazla artarak 15 milyar dolardan 70 milyar dolara yükseldi. Üstelik bu açık Türkiye ekonomisinin rekor düzeylerde dış borç almasına rağmen verildi. Türkiye’nin 2002 yılında 130 milyar dolar düzeyindeki dış borcu 2008’de 289 milyar dolara yükseldi. 2008 yılının 4. çeyreğinde ekonomimiz %6,2 oranında küçülerek dünyanın en fazla küçülen birkaç ekonomilerinden birisi oldu. Açıklanan son verilerde ise ekonomideki kan kaybının devam etmekte olduğu görülmektedir. Sanayi üretim endeksi Şubat ayında %23,7 oranında geriledi. Diğer bir deyişle sanayi de her 4 tezgahtan birini durdurdu. İmalat sanayinde kapasite kullanım oranı da %63,4 ile son yirmi yılın en düşük seviyelerine geriledi. Yine işsizlik bu yılın Ocak ayında rekor bir artışla 3 milyon 650 bin kişiye ulaştı. Bir yılda 1 milyondan fazla kişinin işini kaybetmesiyle birlikte işsizlik oranında psikolojik sınır olarak kabul edilen %15 oranı da aşıldı. Ocak ayı işsizlik oranı %15.5 olarak gerçekleşti.

Kriz 4 tezgahtan birini kapattı; 4 kişiden birini işsiz bıraktı

Bu ekonomik çöküşü, yüksek faiz düşük kura dayalı ithalat odaklı ekonomik balonun patladığını  anlamak için elimizde veri olarak sadece kuru rakamlar yok. Sokaktaki vatandaş da krizi canlı bir şekilde hissediyor. Buna göre, 2002 yılında 2.4 milyon olan işsiz sayısı 2009’de 3 milyon 650 bine. Açıklanan yüzde 15.5 oranındaki işsizlik son 20 yılın rekor oranıdır. Sadece son 1 yılda 1 milyondan fazla vatandaşımız işsiz kaldı. Eğer iş aramaktan umudunu kesenleri de dahil ederek gerçek işsizlik rakamlarını dikkate alacak olursak her 4 kişiden birinin işsiz kaldığını görüyoruz. Ayrıca, Türkiye işsizlik oranında Avrupa şampiyonu konumunda.

Dünyada ekonomik krizden en fazla etkilenen ülkeler arasındayız

Her ne kadar Sn. Başbakan “ kriz bizi etkilemeyecek, teğet geçecek “ diyorsa da Türkiye bu dönemde krizden en fazla etkilenen birkaç ülkeden biri oldu. İddiamızı boş laflarla değil rakamlarla güçlendirelim.  Geçtiğimiz yılın başında hükümet %5.5 oranında ekonomik büyüme tahmin etmişti. Oysa 2008 yılında ekonomi %1.2 büyüdü. 2008 yılı 4. çeyreğinde ise ekonomi %6.2 oranında rekor düzeyde küçülme gösterdi. Böylece Türkiye aynı ligde değerlendirildiğimiz diğer gelişmekte olan ülkeler Çek, Polonya, Macaristan ve Çin’in çok daha altında bir büyüme gerçekleştirmiş oldu. Hatta Yunanistan, Avusturya gibi AB’ne uzun yıllardır üye ülkelerin dahi gerisinde kalmıştır.

Yine son 1 yılda TL yüzde 40 değer kaybetti.(02 Ocak 2008 dolar 1.16 TL – 02 Ocak 2009 dolar 1.52 TL. Yıllık döviz artış oranı %76) Bu kayıpla TL, küresel krizden en fazla etkilenen Macaristan, Kolombiya, Rusya gibi ülkelerin para birimiyle aynı oranda değer yitirdi. Bir ülkenin ekonomik riskini en çıplak haliyle ortaya koyan rakamlardan biri de gösterge niteliğindeki faiz oranlarıdır. Yüzde 12.09 faiz oranı ile 3 aylık gösterge faiz oranları açısından Türkiye ekonomileri en istikrarsızlı ülkeler liginde yer alan Rusya, Pakistan, Arjantin ve Venezüella ile aynı düzeylerde faiz ödüyor.

Bu arada Borsamız da, krizde Dünyadaki en fazla kayıp yaşayan ülkeler arasında.

Beceriksizlik kimde ?
2007 yılından bu yana bütün dünyayı etkisi altına almaya başlayan krizi görmezden gelen hükümet AB Katılım Öncesi Ekonomik Program kapsamında açıkladığı ekonomik hedefler ile birlikte hem geçmişte açıkladığı ekonomik hedeflerden çok büyük bir sapma gösterdi hem de bir anlamda 6 yıllık ekonomi politikalarının büyük bir başarısızlık olduğunu kabul etmiş oldu. Hükümet daha önce 2009 yılı için hedeflediği %4’lük büyüme tahmini %3,6 oranında küçülme olarak revize etti. Böylece hükümetin büyüme hedefinin %190 oranında sapmış oldu. 2009 yılının tamamı için hedeflenen 10.4 Milyar TL’lik  bütçe açığına Şubat ayında ulaşılmış ve Mart ayı bütçe rakamlarında ise toplam bütçe açığı 19.1 Milyar TL olarak gerçekleşerek yılın sadece ilk 3 ayında hedeflenen bütçe açığından iki kat fazla bütçe açığı verilmiş oldu. Bir başka önemli nokta da kişi başı GSMH’da reel anlamda büyük bir daralma yaşanacak olması. Hükümetin açıkladığı ekonomik programa göre 2009’da GSMH 579 milyar dolara gerileyecek. Bu da kişi başı GSMH’nın 8,100 dolar düzeyine gerileyeceğini işaret ediyor. Ancak TÜİK geçtiğimiz yıl milli gelir hesaplama yöntemini değiştirmesiyle birlikte oluşan %30 değerlendirme oranı da hesaba katıldığında 2009 sonunda kişi başı GSMH 5,590 dolar düzeyinde gerçekleşecek.

Her ne kadar hükümet yok saydığı krizle yüzleşip 2009 yılı için tahminlerini revize etmesine rağmen açıklanan son veriler dahi gerçeklerden uzaktır. İşsizlik oranı yıl sonu için %13,5 olarak tahmin edilmesine rağmen yeni açıklanan Ocak ayı işsizlik oranı %15.5 olarak gerçekleşmiştir. Daha önce 149 milyar dolar olarak tahmin edilen, son olarak 104 milyar dolar olarak revize edilen ihracat hedefimizin gerçekleşmesinde dahi güçlük yaşanacaktır. 2008 Kasım ayından bu yana her ay %25 civarında gerileyen ihracatımız, bu revize edilmiş hedefe ulaşılmanın dahi oldukça güç olduğunu işaret etmektedir.

Hükümetin ekonomik gerçekler ile yüzleşmesine neden olan bu program revizyonu hem IMF ile süren müzakerelerle ilgili hem de  AB’ye sunulması gereken Katılım Öncesi Ekonomik Program hazırlanma ihtiyacından ileri gelmektedir. AB’ye sunulmak için alel acele hazırlanan 2009-2011 yıllarına ilişkin ekonomi ve maliye politikası hedeflerinin de ekonominin gerçek durumunu göstermekten uzak olduğunu ve bu tahminlerin de tutmayacağını muhtemelen önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Artık masal bitti. Şimdi yeni bir şeyler söyleme ve bunları eyleme geçirme zamanı

Ezcümle, AKP’nin 6 yıllık ekonomi yönetimi ne adalet ne de kalkınma ve büyüme sağlayabilmiştir. İstikrarlı bir şekilde uygulanan ithalata dayalı yüksek faiz düşük kur ekonomisin sonucu, istikrarsız bir Türkiye’dir. Bu nedenle Türkiye’nin ekonomi ve kalkınma politikalarından ezberlediği stratejileri bozması ve sürdürülebilir bir politikalar bütünü geliştirmesine ihtiyaç var.

Türkiye geldiği noktada çözüm odaklı olan, istihdamı ve ihracatı hedefleyen kendi üretim gücüne dayanan, bölgesel gerçekleri dikkate alan bir ekonomi çerçevesi oluşturmaktır. Bu kalkınma politikasının somut reçetesi ise; istihdam odaklı, ihracat hedefli, sektörel kümelenme ile bölgesel kalkınmadır.

Bu noktada Türkiye’nin istihdamını koruması için öncelikle istihdamın üzerindeki yükleri azaltması ve bölgesel uygulamalara geçilmesi gerekmektedir. İstihdamda yüzde 50’nin üzerindeki kayıt dışılığın makul düzeylere çekilmesi gerekmektedir. İhracat hedefli kalkınma için Türkiye’nin rekabetçi olduğu sektörlerde üretim zincirindeki bütün halkaların güçlendirilmesi, bunları zayıflatan rekabete aykırı ithalat uygulamalarına gem vurulması gerekmektedir. Sektörel kümelenme ve bölgesel kalkınma için bölgeler bazında rekabetçi olunan sektörlerin tespit edilmesi ve bu tespit doğrultusunda destek mekanizmalarının kurulmasına ihtiyaç vardır.

Aksi takdirde, üretim ve ihracat kaybının yol açtığı istihdam kaybını önümüzdeki aylarda çok daha yakıcı bir şekilde hissedebiliriz. Bugüne kadar işsizliğin yol açtığı sosyal sorunların açılması için uygulamaya konulan sadaka ekonomisi sürdürülebilir limitleri aşmıştır. Bütçe  hane halkına yapılan sosyal amaçlı transferler yüzde 400’den fazla artarak bütçe dengesini alt üst etmiştir. Bunun sonucu  2009 yılının sadece 2 ayında yılın tamamında hedeflenen büyüklüğe yakın bir oranda 10.4 milyar TL’lik bütçe açığı verilmiştir. Hükümetin daha önce açıkladığı ekonomik hedeflerde 2009 yılının tamamı için 13.4 milyar TL bütçe açığı hedefleniyordu. Bu sürdürülemez sadaka ekonomisi ile zorluk içindeki vatandaşa balık vermek yerine balık tutmayı öğretmeli, hatta bunun da bir adım ötesine geçerek, balık endüstrisi devrim gerçekleştirerek bütün vatandaşlarımız geniş sosyal güvenceler altında katma değerli üretim yapabileceği sürdürülebilir bir ekonomik model gerçekleştirmeliyiz.
Kalkınmanın yolu insanı odağa alan; rant ve ithalat yerine üretim ve ihracata dayanan sosyal devlet ilkelerinden geçmektedir.
Daha çok iş, daha çok aş ve daha çok sosyal barış ancak böylesi bir zihniyet devrimi ile gerçekleştirilebilir.

Saygılarımla, Umut Oran