Yazılar

2023 Popülizmi Balon Gibi Patladı…



Ne vaat ettiler, ne oldu?

Tüm hedefler karavana çıktı

CHP’li Umut Oran, TBMM’ye sunulan ve cumhurbaşkanlığı sisteminin ilk kalkınma planı olan 11. Kalkınma Planı’nın tek adam sisteminin AKP’nin ekonomide hiçbir hedefini gerçekleştiremediği gibi tüm hayallerinin bile gerçek dışı olduğunu kanıtladığını bildirdi.

Yani aslında  yeni kalkınma planı malumu ilan ederek, tek adam rejiminin ekonomiyi tam bir gerileme dönemine geçirdiğini gözler önüne serdiğini kaydeden Umut Oran, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ilk kalkınma planı olan ve 2019-2023 dönemini kapsayan 11. Kalkınma Planı ile AKP’nin yıllardır halkın gözünü boyayıp oyunu almak, iktidarını sürdürmek uğruna ortaya attığı 2023 hedeflerinin tamamen yalan ve balon olduğu net biçimde ortaya çıkmıştır” dedi.

Konuyla ilgili olarak bu sabah yazılı açıklama yapan Umut Oran, AKP’nin 2011 yılında Cumhuriyetin 100. yılı olan 2023 için oldukça iddialı ekonomik hedefler ortaya koyduğunu anımsatarak, şunları kaydetti:

Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, hükümetin ve partisinin 2023 yılına kadar hedeflerini ilk olarak Ocak 2011’de düzenlenen“Türkiye 2023’e yürüyor, Ankara AK Parti’de Buluşuyor” programında açıklamıştı. Erdoğan’ın Ankara Spor Salonu’nda düzenlenen törende duyurduğu bu hedeflere 2014’teki 10.Kalkınma Planı’nda da yer verildi.

2023 için en iddialı 5 hedef şöyleydi:

Gayri safi yurt içi hasıla (milli gelir) 2 trilyon dolara,

Kişi başına milli gelir 25 bin dolara,

İhracat 500 milyar dolara ulaşacak

İşsizlik yüzde 5’e inecek.

-Dünyanın ilk 10 ekonomisine girilecek.

Yıllardır AKP, hayali “2023 hedefleri”ni her fırsatta temcit pilavı gibi ısıtıp halkın önüne getirdi. Bunların hayali ve gerçek dışı olduğunu söylemeye kalkanlar, “Türkiye’nin kalkınmasını istemeyen vatan hainleri” olarak yaftalandı.

2023 HEDEFLERİ KÜÇÜLÜVERMİŞ

Şimdi; Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ilk kalkınma planı olan ve 2019-2023 dönemini kapsayan 11. Kalkınma Planı, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından onaylanarak, TBMM’ye sunuldu.

Fakat, o da ne? Yeni Plan çerçevesinde Erdoğan’ın; yıllardır dilinden düşürmediği, toplantılarda halka vaat ettiği, bununla meydanları coşturduğu o iddialı 2023 hedeflerini yarıya indirildiği görüldü. Yeni Plan’a göre 2023 için temel hedefler şöyle:

Gayri safi yurt içi hasıla 1 trilyon 80 milyar dolar

Kişi başına düşen milli gelir 12 bin 484 dolar

İhracat 226.6 milyar dolar

İşsizlik yüzde 9.9

BIRAK 2023’Ü, 2018’İ BİLE ÖNGÖREMEDİLER

AKP, 2023 için mesnetsiz, göz boyayıcı afaki hedefleri durmadan dillendirirken, 2014 başında beş yıllık bir dönem için açıkladıkları 2018 hedefleri de tamamen havada kaldı.

2014-2018 dönemi için hazırlanan 10. Kalkınma Planı’nda 2018 için;

• GSYH hedefi 1 trilyon 285,5 milyar dolar öngörülürken, gerçekleşme 784,1 milyar dolar oldu. (Küçülme sürüyor)

• 2018 yılı için kişi başına milli geliri 15 bin 996 dolar hedeflediler, ancak o yıl 9 bin 632 dolara geriledi ve gerileme halen sürüyor.

• 2018 yılı için işsizlik hedefi ise yüzde 7.2’ydi, gerçekleşme yüzde 11 oldu. (En son alınan Mart 2019 verisine göre yüzde 14,1)

• Yıllık ihracat için “2018’de 277 milyar dolar olacak” dediler, ancak gerçekleşme 167,9 milyar dolar oldu.

Ne dediler ne oldu?

YENİ 2023 HEDEFLERİ 2018’İN DE GERİSİNDE

AKP’nin 2023 hedefleri diye açıkladığı büyüklüklere erişmek imkansızdı ve bunu kendileri de biliyordu. Bugün ise Yeni Kalkınma Planı’nda yıllardır dillerinden düşürmedikleri bu hayali hedefleri bile yarıya indirirken halka hiçbir açıklama yapma gereği de duymadılar.

İşin daha vahimi; 2023 için açıklanan yeni hedefler 2014 başında oluşturulan ve 2018 sonunu kapsayan 10. Plan’da yer alıp da gerçekleşemeyen 2018 hedeflerinin bile gerisinde.

• 10. Plan dönemi başında plan dönemi sonu (2018 yılı) için 1,3 trilyon dolar dolayında milli gelir öngörüldü (gerçekleşme 784 milyar dolar), şimdi 2023 için 1 trilyon 80 milyar dolar öngörülüyor

• 2014 başında 2018 yılı için 16 bin dolara yakın kişi başına milli gelir hedeflenmişti (gerçekleşme 9.632 dolar oldu), şimdi 2023 için 12.5 bin dolar hedefleniyor.

• 2018 için 277 milyar dolar ihracat hedeflenmişti (Gerçekleşme 168 milyar dolar), şimdi 2023 için 227 milyar dolarlık ihracat öngörülüyor.

• 2018’de yüzde 7,2’ye düşürülmesi öngörülen işsizlik (yüzde 11 oldu, bu yıl yüzde 14’ü aştı); bugün ise 2023’te işsizliğin yüzde 9,9 olması hedefleniyor.

NE ADALET KALDI NE KALKINMA…

2023 hedefleri tamamen göz boyamaya yönelik, mesnetsiz ve hayali idi. Ancak ülkenin demokrasi birikimi budanıp, kuvvetler ayrılığı ilkesi ve hukuk devleti ortadan kaldırılarak geçilen keyfi tek adam yönetiminde Türkiye, mevcut ekonomik potansiyelini de kullanamadı, olası performansını da gerçekleştiremedi, hızla kan kaybetti.

Adı “Adalet ve Kalkınma” olan siyasi parti, Türkiye’de ne adalet bıraktı, ne de kalkınma!..

17 yılda dağ gibi büyüyerek 500 milyar dolara yaklaşan dış borca; önümüzdeki bir yıl içinde gereken 200 milyar dolarlık dış kaynak ihtiyacına karşılık, hukuki güvencenin ortadan kaldırılması, ülke riskinin büyümesi nedeniyle Türkiye’ye yatırım ve dış kaynak girişi bıçak gibi kesildi, borçların çevrilmesi tehlikeye girdi.

Zaten Ar-Ge, inovasyon, teknoloji yatırımını artıramayan, buluş yapamayan Türkiye, katma değerli üretimde iyice geriye gitti.

Türkiye, yatırım ve sermaye çekme ekonomisini, ihracatını büyütme açısından tarihinin en kötü dönemini yaşıyor.

Çünkü demokrasiden, hukuk devleti olmaktan uzaklaşan ülke, her alanda geriye gitti. Bilimi dışlayan, ezberciliğe dayalı eğitim sistemi; imam hatipleştirilmiş okulları ile Türkiye; sorgulayan, araştıran, analiz yapabilen nesiller yetiştiremez halde.

Artık AKP’nin ekonomide, siyasette, dış politikada sorunları çözme, ülkeyi büyütme, geliştirme yönünde yapacağı hiçbir şeyin kalmadığı gün gibi ortadadır.

Türkiye artık 21. Yüzyıl gerçeklerine uygun yeni bir başlangıç yaparak, ya yeni bir yol bulmak ya da yepyeni bir yol açmak zorunda

2023 yılı için yani Cumhuriyetimizin 100. Yıldönümü için hala bir umut var…

Umut Oran’dan Hükümete 2018 Ekonomi Karnesi



Umut Oran

Basın Açıklaması

29.12.2018

EKONOMİK KRİZ BAĞIRA BAĞIRA GELDİ!..

Ülke olarak dış politikada ve iç siyasette son derece kritik bir konjonktürde bulunduğumuz bu dönemde ağır bir ekonomik krizin de içine girmiş bulunuyoruz.

Kur cephesinde başlayıp faizleri yükselten kriz sürecinde ekonomide; küçülme, yüksek enflasyon ve yüksek işsizliğin bir arada olduğu ağır bir kriz tablosu yaşanıyor.

Giderek ivme kazanma ve tam bir çöküşe dönüşme potansiyeli yüksek bu ekonomik krize karşı hükümet ne yapıyor?

Bir yandan halkı krizin olmadığına inandırma çabasında, bir yandan da bunu “dış güçlerin bir saldırısı” ve geçiciymiş ya da kriz varmış da aşılmış gibi gösterme gayretinde.

Hükümet ekonomik krize karşı gerekli etkili önlemleri almak yerine, günü kurtarma, en azından seçimlere kadar durumu böyle götürme çabasında…

Krizin göstergelerini incelemeye geçmeden önce, ekonomik krize karşı zamanında ve defalarca yaptığımız uyarıları, önlem çağrılarımızı sadece iki örnekle hatırlatmak isterim.

Krizin göstergelerini incelemeye geçmeden önce, ekonomik krize karşı zamanında ve defalarca yaptığımız uyarıları, önlem çağrılarımızı sadece iki örnekle hatırlatmak isterim.

Evet, ekonomik kriz bağıra bağıra geldi…

Defalarca uyardık, önlem çağrısında bulunduk, dikkate alınmadı.

Uyardığımız riskler bir bir gerçekleşti ve ne yazık ki bugün Türkiye ağır bir ekonomik bir krizin içinde.

KUR ŞOKU!

Bir hatırlatma:

AKP’nin geçen yılın sonlarında açıkladığı 2018-2020 Orta Vadeli Plan kapsamında 2018 yılı GSYH’si ulusal para cinsinden 3 trilyon 446 milyar TL, döviz cinsinden 923 milyar dolar olarak öngörülmüştü. Buna göre 2018 yılında ortalama dolar kuru 3,73 TL olarak öngörülüyordu.

2018’deki kur şokunu hazırlayan süreç:

  • Türkiye, 16 yıldır uygulanan borçlanma ve tüketim ekonomisi ile aşırı biçimde dış kaynağa bağımlı-muhtaç hale getirildi.
  • Küresel likidite bolluğunda dış kaynak patlaması üretken yatırımlara, teknoloji yoğun, katma değerli üretime yönlendirilmek yerine gösteriş yatırımları ile betona gömüldü.
  • Buna karşılık bir yandan parasal sıkılaştırma dönemi başlatan Fed’in faiz artırımları ile gelişen piyasalardan likiditeyi geri çekmesi; diğer yandan ülkemizde siyasal sistem değişikliği; güçlerin tek elde toplanması, keyfi yönetim, demokrasi ve hukuk açığı oluşması, bu kapsamda dış yatırımcı için hukuki güvenceyi ortadan kaldıran uygulamalarla ortaya çıkan güven kaybı, kaynak girişlerini bitirdi, dış kaynak gelmez oldu.
  • Şimdi, AKP döneminde fütursuzca aşırı borçlanması nedeniyle oluşmuş ağır dış borç geri ödeme yükü ve hızla büyüyen cari açığı nedeniyle yüksek boyutta döviz girişine ihtiyacımız var.
  • Yani devasa dış kaynak ihtiyacına karşılık dış kaynak gelmeyince, deyim yerindeyse “yırtık büyük yama küçük” olunca, kurlarda sıçrama yaşandı, döviz aşırı pahalandı, TL’nin dolar karşısında değer kaybı hızlandı.
  • 2017 sonunda 3,77, TL olan doların TL karşılığı, Ağustos ayında 7,21 TL’yi gördü.
  • Dövizdeki aşırı yükseliş doğal olarak faizleri yükseltti. Yılın başında yüzde 12-13 olan gösterge faiz hızla yükselerek yüzde 25’lere geldi. Daha sonra yaşanan dengeleme ile şu an dolar 5,29, faiz yüzde 21 dolayında ve yine bir yıl öncesine göre çok çok yüksek düzeylerde.

BÜYÜME ÇAKILDI, STAGFLASYON YOLDA!

Kur ve faizdeki dengesizlik, üretim, tüketim, yatırım ve istihdam cephesinde ülke ekonomisini kökten sarstı, bu durum büyüme performansına da yansıdı, özellikle AKP hükümetinin ekonominin lokomotifi olarak gördüğü inşaat sektörü hızlı bir küçülme yaşadı.

  • Bu yıl ilk çeyrekte yüzde 7,2, ikinci çeyrekte yüzde 5,3 olan Gayri Safi Yurt içi Hasıla (GSYH) büyüme oranı, üçüncü çeyrekte yüzde 1.6’ya düştü.
  • Mevsim ve takvim etkisinden arındırıldığında ise ekonominin üçüncü çeyrekte yüzde 1.1 küçüldüğü görülüyor.
  • GSYH’yi oluşturan faaliyetler incelendiğinde; üçüncü çeyrekte tarım sektörünün katma değeri yüzde 1, sanayi sektörünün yüzde 0,3 artarken, inşaat sektörünün ise yüzde 5,3 azaldı. Ticaret, ulaştırma, konaklama ve yiyecek hizmeti faaliyetlerinin toplamından oluşan hizmetler sektörünün katma değeri de yüzde 4,5 yükseliş gösterdi.
  • Harcamalar yöntemiyle bakıldığında hane halklarının tüketimi yüzde 1.1 artarken, büyümeye en büyük katkıyı yüzde 7.5 artan devletin nihai tüketim harcamaları yaptı. Yatırımlarla ilgili gayri safi sabit sermaye oluşumu ise yüzde 3,8 azaldı. İhracat yüzde 13.6 artarken, ithalat yıllık bazda yüzde 16.7 daraldı.

*3. çeyrek itibarıyla Türkiye ekonomisi stagflasyona (durgunluk içinde enflasyon olgusu) çok yaklaşmış durumda. 2018’in son çeyreğinde yüzde 2 dolayında bir küçülme yaşanacağı tahmin ediliyor. Bu eğilim devam ederse Türkiye, önümüzdeki iki çeyrekte slumpflasyon (enflasyon içinde küçülme) olgusunu yaşayacak.

*Hükümet, 2019-2021 OVP’de 2018 GSYH gerçekleşme tahminini 3 trilyon 741 milyar TL (763 milyar dolar) olarak revize etti, 2019 için de 4 trilyon 450 milyar TL (795 milyar dolar) GSYH hedefledi.

ENFLASYONDA 16 YILIN REKORU

2018, ekonomik krize bağlı olarak hem TÜFE, hem ÜFE bazında enflasyonun azdığı bir yıl oldu. Kurdaki rekor artış üretimde büyük oranda ithal girdiye bağımlılık nedeniyle aşırı bir maliyet enflasyonuna yol açtı. Her iki bazda da enflasyonda son 16 yılın rekoru açık farkla kırılmış bulunuyor.

  • TÜFE bazında enflasyon bu yılın başından itibaren sürekli yeni rekorlar deneyerek Eylül’de yüzde 6.30’la aylık bazda en yüksük düzeyi gördü ve yıllık bazda yüzde 24,52 oldu.
  • Ekim’de aylık oran yüzde 2,67 olurken, yıllık enflasyon yüzde 24.52’ye kadar çıktı.
  • Kasım’da ise piyasaya fiyat indirimi yönünde yapılan suni baskılar, kur-faiz hareketleri ve bazı mallarda geçici KDV, ÖTV indirimleri sayesinde aylık bazda TÜFE yüzde 1,44 geriledi, yıllık enflasyon yüzde 21,62 düzeyinde oluştu.
  • TÜFE bazında yıllık enflasyonun Aralık sonunda da yüzde 20’nin üzerinde oluşacağı görülüyor.
  • Hükümet, yılın başında 2018 yılı enflasyon (TÜFE) hedefini yüzde 5 olarak açıklamıştı.
  • Kurda yaşanan büyük sıçramanın da etkisiyle yurt içi üretici fiyatları (Yİ-ÜFE) bazında enflasyon bu yıl özellikle ikinci yarıda rekorlar kırarak Ağustos’ta yüzde 6.60, Eylül’de yüzde 10,88 gibi rekor aylık düzeyleri gördü.
  • Yıllık bazda Yi-ÜFE Ekim ayında yüzde 40,22 ile tepe noktaya çıktı.
  • Alınan geçici önlemlerin etkisiyle Kasım’da aylık bazda yüzde 2,53 düşen Yİ-ÜFE’nin yıllığı yüzde 36,68’e geriledi.
  • Yılın tümünde Yİ-ÜFE’nin yüzde 35’in üzerinde gerçekleşeceği görülüyor.

*Yİ-ÜFE ile TÜFE arasındaki 15 puan dolayındaki marj, maliyet enflasyonunun çarşı pazara henüz tam yansımadığını gösteriyor.

İŞSİZLİK ZİRVEDE…

En son açıklanan (Eylül 2018 dönemi) TÜİK işgücü istatistikleri ile son İŞKUR ve SGK verileri, işsizlikte krizin etkisini net biçimde yansıtıyor. Buna göre ekonomik kriz, “ekonomide küçülme-yüksek enflasyon-yüksek işsizlik” şeklinde üçlü sacayağı şeklinde devam ediyor.

  • TÜİK’e göre; Eylül 2017 döneminde yüzde 10,6 olan dar tanımlı standart işsizlik 0,8 puan artarak Eylül 2018’de yüzde 11,4 olarak gerçekleşti. Dar tanımlı işsiz sayısı bir önceki yıla göre 330 bin kişi artarak 3 milyon 750 bine yükseldi.
  •  “Umudunu yitirip iş aramayı bırakanlar” ve gerçek istihdam şeklinden uzak kısmi çalışanlar vb. TÜİK’in dikkate almadığı kesimleri de katarak hesapladığımız geniş tanımlı işsiz sayısı 6,4 milyona yaklaştı, oranı ise yüzde 18,2 oldu. Geçen yılın aynı dönemine göre geniş tanımlı işsiz sayısı 466 bin arttı.Bütün işsizlik türlerinde hızlı artışlar yaşanıyor. Kadın işsizliği yüzde 15, genç işsizliği yüzde 21,6, genç kadın işsizlik oranı ise yüzde 27,2 olarak gerçekleşti. Tarım dışı kadın işsizliği ise yüzde 36,9’a yükseldi.
  • Ne eğitimde ne istihdam olan gençlerin (boşta gezer) oranı yüzde 27,4.
  • İşsizlik sigortası başvuruları Kasım 2018’de 207 bine ulaşarak adeta patlama yaşadı.

Kayıtlı işsizler artıyor

  • Kayıtlı işsiz sayısında hızlı artış yaşanıyor. İŞKUR’a göre kayıtlı işsiz sayısı Kasım’da geçen yılın aynı ayına göre 692 bin 496 kişi artarak 3 milyon 297 bine ulaştı.
  • Bu artışın 424 bini kayıtlı kadın işsizlerdeki artıştan kaynaklandı. Kayıtlı erkek işsizler yüzde 20,1 artarken, kayıtlı kadın işsizlerdeki artış yüzde 33,2 oldu.
  • Bu durum; kadınların iş bulmada İŞKUR’u erkeklerden daha fazla tercih etmesinin yanında, ekonomik kriz yüzünden giderek zorlaşan geçim şartları nedeniyle çalışmayan kadınların daha fazla oranda iş hayatına girme çabasından da kaynaklanıyor.

İŞSİZLİK ORANI AKP DÖNEMİNDE FARK ATTI

  • Öte yandan AKP öncesi 15 yılın (1988-2002) ortalamasında yüzde 8 olan işsizlik oranının, AKP’nin iktidarda olduğu 2003-2018 dönemi ortalamasında yüzde 10,71 düzeyinde gerçekleştiği dikkati çekiyor. (DİSK hesaplaması)
  • İşsizlik düzeyi, bir ekonomi için en temel göstergelerin başında gelir. Büyüyen, gelişen bir ekonomi istihdam üretir, işsizliği minimize eder.
  • AKP döneminde yaratılan “Ekonomik gelişme, kalkınma” algısına rağmen, durumun tam tersi olduğu şu grafikte net görülüyor:

BÜTÇEDE DEVASA AÇIK

  • Kriz koşulları merkezi yönetim bütçe dengelerini de alt üst etti.
  • Ocak-Kasım döneminde bütçe açığı 54,5 milyar TL. oldu. Geçen yılın aynı döneminde bu miktar 26,5 milyar TL idi. Buna göre bütçe açığında tam yüzde 106 oranında bir büyüme yaşandı.
  • Bütçe gelirleri yüzde 20,2 artarak 690,8 milyar TL olurken, harcamalar yüzde 24 artışla 745,4 milyara ulaştı.
  • Bütçede faiz dışı harcamalar yüzde 23,4 artarken, faiz harcamalarında yüzde 30 artış yaşandı.
  • 2017’de 47,8 milyar lira olan merkezi yönetim bütçe açığı, 2018 için yılın başında 65.9 milyar lira olarak öngörülmüş, geçtiğimiz günlerde açıklanan yeni programda ise 72.1 milyar lira olarak revize edilmişti. 2019 içinde 80,6 milyar lira açık öngörülüyor.

CARİ AÇIĞIN FİNANSMANINDA ŞAİBE!..

Cari açığın sağlıklı finansmanı, doğrudan yatırım girişi ve bir miktar sıcak para (portföy yatırımı) iledir. Bu yılın ilk on ayındaki açık finansmanında tuhaf bir tablo oluştu.

  • Ocak-Ekim döneminde (on aylık) 27,1 milyar dolar cari açık verilirken, doğrudan yatırım, portföy yatırımı ve dış kredi kullanımlarını kapsayan sermaye hareketleri sonucu finans hesabı da eksi (-) 6,5 milyar dolar olarak gerçekleşti.
  • Yani sermaye hareketlerinde açığı finanse edecek net giriş bir yana, net çıkış yaşandı. Böylece de finanse edilmesi gereken toplam 33,6 milyar dolarlık bir açık oluştu.
  • Bu açığın 15,2 milyar doları Merkez Bankası’nın rezervleri ile karşılanırken, kalanının ise “net hata ve noksan” kaleminde gösterilen tam 18,4 milyar dolarlık kaynağı belirsiz bir dış kaynak girişi ile finanse edildiği dikkati çekiyor.
  • On aylık dönemde oluşan bu 18,4 milyar dolarlık olağan dışı net girişi hesap hataları ile açıklamak mümkün değil.
  • Bu kaynak, yabancı doğrudan yatırım değil, dış kredi değil, sıcak para (portföy yatırımı) da değil. Öyle olmadığı için zaten “net hata ve noksan” kaleminde yer alıyor. (Doların 7 TL’lerden 5 TL’lere geldiği son dönemde dövizde yaşanan düşüşte de bu nereden geldiği belirsiz dövizlerin payı bulunuyor).
  • Net hata ve noksan kalemi her zaman olagelmiştir, ancak önceki dönemlerde bu kaleme gerçekten de hesaplama, ölçüm hatası, dönemsel kayma gibi nedenlerle ortaya çıkan küçük farklar yansırdı. Bu yılın ilk on ayındaki 18.4 milyar dolar gibi tüm zamanların rekoru olan bir hacmi, hesap, ölçüm hatası ile açıklamak imkansız.
  • 18,4 milyar dolarlık “Net hata noksan” kalemi”, yani kaynağı belirsiz döviz girişinin kaynağı nedir? İleride ülkenin başını belaya sokacak uluslararası mali suçlarla ilgili, (açık söylemek gerekirse) kara para aklama ve benzeri bir durum var mıdır? Bunu şu an ancak bu tabloya yol açanlar biliyor.

İFLASLAR YAYILIYOR!

Ekonomik kriz, olumsuz etkisini şirketler kesiminde net biçimde hissettiriyor. Ekonomide hızla kötüleşen koşullar, bozulan ilişkiler nedeniyle firmalar iflas noktasına gelirken, konkordato ilan eden firma sayısında tam bir patlama yaşanıyor. Mali durumu bozulan firmaların iflas noktasına gelmesi, küçülme politikaları kapsamında işten çıkarmalarla işsizliği büyütürken, ücret alamama durumları da giderek yaygınlaşıyor.

  • Özellikle Ağustos’ta rekor düzeylere ulaşan döviz kurlarının bir miktar gerilemekle birlikte hala yüksek düzeydeki seyri,
  • Buna bağlı olarak faizlerin aşırı yükselmesi,
  • Döviz borçlu firmaların üzerine binen kur farkı yükü ile mali yapılarının bozulması,
  • İthal girdiye bağımlı üretimde maliyet patlaması,
  • Yatırımda ve tüketimde frene basma eğilimi,
  • Aşırı pahalanan krediler nedeniyle kaynak kıtlığı yaşanması,
  • Piyasalarda para dönmemesi, ödemelerin aksaması ve
  • Ekonomideki paydaşların birbirine karşılıklı-zincirleme etkisi ile bu girdap giderek büyüyor.

*Konkordato, “Bir borçlunun ticari durumunun sarsılmış olmasıyla alacaklıların, alacaklarını belli bir plana göre almaları konusunda kendi aralarında vardıkları ve mahkemece onaylanan anlaşma” anlamına geliyor. Ekonomik krizde durumu sarsılan firmalar konkordato için mahkemeye başvuruyor. Konkordato ilan edenler, resmi verilere göre bine yaklaşmış bulunuyor. Ancak 2 bine yakın başvuru olduğu belirtiliyor. Bir kısım firmanın da yükümlülüklerini ertelemek için bu mekanizmayı kullandığı iddia ediliyor.

ACİL DIŞ KAYNAK İHTİYACI 210 MİLYAR $

  • Türkiye’nin toplam dış borcu (en son Haziran 2018 itibariyle açıklanan verilere göre) 457 milyar dolar.
  • Merkezi hükümet, Merkez Bankası ve özel sektör olarak önümüzdeki bir yılda yapmamız gereken toplam dış borç geri ödemesi 173,8 milyar dolar.
  • Bunun da 136,8 milyar dolarla büyük bölümü özel sektörün. Özel sektör banka ve finans kurumlarının ödemesi gereken 72 milyar, reel sektör firmalarının ödeyeceği 64,9 milyar dolar dış borç bulunuyor.
  • Yüksek kurun baskıladığı ithalat dolayısıyla cari açıkta küçülme devam etse bile 30-35 milyar dolarlık bir cari açığı da kattığımızda gelecek bir yılda Türkiye’nin 200-210 milyar dolarlık taze dış kaynak girişine ihtiyacı bulunuyor.
  • Bu denli yüksek kaynak ihtiyacına karşılık, Türkiye’ye dış kaynak girişinin durma noktasına gelmesi ekonomimizi kırılgan yapıyor, borçların çevrilememesi riski bulunuyor.

2019, BU YILI DA ARATACAK!

  • Temel makro ekonomik göstergelerdeki kötüye gidiş,
  • Krize yol açan faktörlerin varlığı ve artan etkisi,
  • Buna karşılık gerekli köklü, yapısal önlemlerin alınmayışı, siyasi erkin iktidarını koruma önceliğiyle palyatif ve şaibeli mali eylemlerle günü kurtarma, hamasetle göz boyama, absürt konularla gündemi saptırma, hatta kitlelerde kriz yokmuş gibi bir algı oluşturma yönündeki çabaları, 2019’un Türkiye için ekonomide oldukça sorunlu bir yıl olacağını gösteriyor.

Resesyon ve stagflasyon

Görünen o ki;

·       Türkiye ekonomisinin içine girdiği resesyon (durgunluk) süreci 2019’da artarak devam edecek.

·       Resesyona eşlik edecek yüksek enflasyonla birlikte ekonomimizin 2019’da stagflasyon ortamına girmesi büyük olasılık.

·       2018’in ikinci yarısında kur artışı ve ekonomik yavaşlama üzerine ekonomi yönetiminin büyümeyi canlandırmak için vergi indirimlerine gitmesi, kamu harcamalarını artırması da ekonomiyi canlandırmaya yetmeyecek.

·       Büyük olasılıkla 2019 yılının ilk iki çeyreğinde Türkiye ekonomisinde küçülme yaşanacak. Bu durumda uzun bir aradan sonra üç çeyrek üst üste küçülmeye ilk kez tanık olacağız.

·       Yüksek kaynak ihtiyacı, buna karşılık dış kaynak girişlerinin eksiye geçmesi, 2019’da TL’de hızlı değer kaybının, yani kurlarda hızlı yükselişin devam etmesine yol açacak.

·       Talepte daralma, üretimde, tüketimde, yatırımda fren, reel sektörde yaprak dökümü, işsizlikte patlama katlanarak artacak.

·       Ağır dış borç geri ödeme yükü ve dış kaynak kıtlığı kıskacındaki Türkiye 2019’da bir borçluluk krizine girebilir ve Varlık Fonu, McKinsey gibi kuruluşlarla el altında yürütülen teamül dışı eylemlere rağmen hükümet hamasi söylemle karşı çıktığı IMF’nin kapısında kendisini bulabilir.

·       Tüm bu gelişmeler bize, eğer kafa değiştirilmezse, gerekli etkili önlemler alınmazsa, ekonomik krizde 2018’in fragman olduğunu, asıl filmin 2019’da görüleceğini söylüyor.

Dış konjonktürün etkisi

2019’da da küresel likiditede daralmanın devam edeceği bekleniyor. Fed’in faiz artırımı konusunda eski kararlılığının kalmadığı iddia edilse de parasal sıkılaştırmayı durduracağı ya da erteleyeceğine ilişkin bir işaret de yok. Fed, planlandığı gibi devam ederse 2019 yılında piyasalardan 600 milyar dolar daha çekecek ve sterilize edecek.

2019 yılında Fed’in parasal sıkılaştırmaya devam etmesi ve miktarı 600 milyar dolara çıkarması yanında ona bir süre sonra Avrupa Merkez Bankası’nın eşlik edeceği bekleniyor. Bu durum Türkiye’nin de aralarında bulunduğu kırılgan beşli başta olmak üzere dış kaynağa muhtaç ekonomiler için 2019’u oldukça çor bir yıl yapacak.

Bu ülkeler, küresel likiditeye ulaşmak için birbiriyle rekabet içine girerek faizleri yukarıya çekmek zorunda kalacaklar. Faizlerde yükseliş de özellikle Türkiye için başlı başına yatırımları frenleyecek, yatırımları, tüketimi, üretimi frenleyerek, ekonomiyi küçültecek bir gelişme.

SORUNUN ANA KAYNAĞI SİYASİ!

Türkiye ekonomisini kriz noktasına getiren ana nedeninin, ekonominin kendi doğal dinamiklerinden çok, siyasi olduğunu, yani ülkeyi yöneten siyasi ekibin yanlışlarının bir sonucu olduğunu belirtmek gerekiyor.

2008 krizi sonrası yaşanan küresel likidite patlamasında ülkeye adeta yağmur gibi yağan dış kaynağı har vurup savuran, kalıcı, üretken yatırımlara dönüştürme yerine göze hitap eden ve büyük şaibelerin döndüğü mega projelerle çar çur eden AKP iktidarı, geriye aşırı borçlu ve dış kaynak bağımlısı bir ülke bıraktı. AKP, ülkeyi tamamen yabancı sıcak paraya, dış kaynağa bağımlı kılarken, rejimi değiştirerek demokrasiyi, hukuk devletini rafa kaldırdı, tek adam yönetimi inşa etti. Güveni sıfırlayan bu yapıda dış kaynak gelmeyince, yeterli milli tasarruf da olmadığı için çarklar dönmüyor, TL’nin aşırı değer kaybı ekonomik dengeleri alt üst ediyor, ülke krize giriyor.

ÇÖZÜM NE?

Ekonomik krizden çıkış;

  • Öncelikle mevcut siyasi anlayıştan kurtulma,
  • Hukuki ve siyasal sistemde normale dönüş,
  • Milli bir dış politika çizgisine gelme,
  • Ekonomide yapısal reformlarla halka iş ve aş yaratacaksermaye girişleri ve yatırımların önünü açacak iklimin yeniden yaratılması,
  • Küresel alanda ülkeye, rejimine, demokrasisine, hukuk düzenine güveni yeniden oluşturma ve
  • Toplumsal alanda istikrar ve barışın tesisine bağlı bulunuyor.

Bu bağlamda;

  • Türkiye’nin totaliter/keyfi tek adam yönetimi anlayışı ve uygulamalarından derhal vazgeçip, demokrasiye, hukuk devletine, güçler ayrılığı ilkesine geri dönmesi gerekiyor.
  • Bir yandan Müjdat Gezen, Metin Akpınar gibi abide sanatçılar, gazeteciler başta muhaliflere yönelik haksız, keyfi gözaltı ve tutukluluklar, en çok izlenen Halktv’nin Halk Arenası ve FoxTV’nin Anahaber programlarının yasaklanarak milyonlarca TL ceza verilmesi, diğer yandan suça bulaşmış devlet yöneticilerinin aklanması, Saray’dan talimat alan bir yargı yapılanması, kamu kaynaklarının şaibeli ihalelerle yandaş firmalara dağıtılması, yönetimde dozu iyiden kaçmış bulunan kayırma, torpil, iltimas, nepotizm gibi uygulamalar toplumda adalet duygusunu ve dışarıda ülkemizin imajını bozuyor.
  • Bu anlayıştan derhal vazgeçilerek hukuk içinde şeffaflık ve hesap verirliğin esas olduğu bir yönetim şekline acilen ihtiyaç var!
  • Aksi halde, Türkiye’nin dünyadan dışlanması, içeride toplumsal istikrarsızlık ve kutuplaşmanın büyümesi, iç ve dış nedenlerle sürüklendiği büyük bir ekonomik çöküşün 2019 yılında yaşanması kaçınılmaz olacaktır!..

CHP olarak, sorumlu muhalefet anlayışıyla “Önce ülke” şiarıyla bu tespit ve uyarıları yaparak ilgilileri acil önlemler almaya davet ediyorum.

Ekonomide istikrarın sağlandığı, demokrasi ve hukuk devletinin tam işlediği, sosyal barış, huzur ve adaletin sağlandığı, insanların yurttaşı olmaktan mutluluk duyup, geleceğe umut ve güvenle baktığı bir Türkiye CHP’nin temel hedefidir.

——————–

EK:

ULUSLARARASI KURULUŞLARIN ÖNGÖRÜLERİNE İKİ ÖRNEK

“Ekonomi küçülecek, kur artacak”

Hollanda merkezli ABN-AMRO Bankası, Türkiye ekonomisinin 2019’da yüzde 3 küçüleceği, dolar / TL kurunun yıl sonunda 8.2, Euro/ TL kurunun 9.4 olacağı ve enflasyonun yüzde 21’i bulacağı öngörüsünde bulundu. Türkiye’nin ciddi bir krizle karşı karşıya olduğunu belirten bankanın raporunda, reel sektördeki yangının bankacılık sektörüne sıçrayacağı ve devletin bütçe açığının mali desteklerden dolayı gelecek yıl yüzde 4’e yükseleceği tahmini yer aldı.

Rapordan dikkat çeken başlıklar:

  • Kur krizi, sorunların uzun süredir birikmesiyle oluştu ve ABD ile diplomatik sorun tetikleyici oldu.
  • Reel sektör doğrudan ateş hattında ve kriz bankacılık sektörüne sıçrayacak. Döviz likiditesi daha önemli hale gelecek.
  • Hükümet bankaları ve reel sektörü desteklemek zorunda kalacak ve bu da bütçe açığını 2019’da yüzde 4’e yükseltecek
  • Enflasyon yüzde 18, cari açığın Ge oranı yüzde 6.5’i buldu. Ekonominin aşırı ısınmasıyla tam bir fırtına başladı.
  • Erdoğan’ın başkan seçilmesiyle Merkez Bankası’nın bağımsızlığı daha da azaldı. Kontrol ve denge mekanizmaları büyük oranda ortadan kalktı. Başkan medya, yargı ve bürokrasiyi kontrol ediyor.
  • ABD, Türk tahvillerinin yüzde 30’dan fazlasını elinde bulunduruyor ve bu alanda yabancılar arasında birinci sırada. ABD ile sorunların çözülmemesi durumu kötüleştiriyor.
  • Tasarruflar düşük
  • 10 yıldır ucuz dövizle sürdürülen kredi büyümesi, inşaat gibi üretken olmayan yatırımlarda kullanıldı. Tasarruflar düşük, tüketim yüksek seyretti. Bunlar da cari açığı büyüttü. Ekonominin sıcak paraya bağımlılığı arttı, cari açığın yaklaşık yüzde 75’i sıcak parayla finanse edildi. Tüm bunlar krizin temel nedenlerini oluşturdu.
  • Gelişmekte olan piyasalardaki sorunlar, ABD ile Çin arasındaki ticaret gerilimi, Fed’in faiz artışları ve güçlü ABD ekonomisiyle birlikte doların da güçlenmesi gibi gelişmeler de Türkiye’yi olumsuz etkiliyor.
  • Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler daha da kötüye gidecek. S-400, YPG, F-35, Rusya ile ilişkiler ve Halkbank davası gibi başlıklarda ilişkiler daha da gerilebilir ve Adana’daki İncirlik Üssü’nün kapatılması gündeme gelebilir
  • Merkez Bankası’ndan enflasyondaki artışa paralel olarak ihtiyatlı faiz artışı gelebilir ancak bu artış TL’deki değer kaybını engelleyecek ve yatırımları tatmin edecek düzeyde olmaz.
  • Türkiye, IMF’nin kapısını çalmadan önce tüm diğer seçeneklere başvuracak. IMF’nin kapısını çalması durumunda ABD’nin veto etme olasılığı var.

 “TL’de kayıp sürecek”

Fransız Bankası Societe Generale’nin kur stratejistlerine göre, Türkiye gibi gelişmekte olan piyasa para birimlerinin gelecek yıl da değer kaybetmeleri için alan var. Çin dahil gelişmekte olan piyasalardaki daha yavaş büyüme, aynı zamanda Fed’in faiz artırımlarının gelişmekte olan piyasa para birimleri üzerinde gerilim yaratacağını öngören Societe Generale, piyasanın gelişmekte olan para birimlerinde düşüşlerin 2018 sonunda biteceği beklentisine karşını “ciddi şekilde aşağı yönlü beklenti” içinde olmayı sürdürdüklerini vurguladı. Türk Lirası, Güney Afrika Randı ve Brezilya Reali için aşağı yönlü beklentisi olan Societe Generale, Rus Rublesi, Meksika Pesosu ve Kolombiya Pesosu’nun ise değer kazanacağını öngörüyor.

EKONOMİK-2018DE-KRİZ-BAĞIRA-BAĞIRA-GELDİ

EKONOMİK ÇÖKÜŞTEN ÇIKIŞIN YOLU



Umut Oran

Ekonomi Basın Açıklaması

10.8.2018 

YÜKSEK TEKNOLOJİ ÜRETMEK VE BUNU KİTLESEL EĞİTİM REFORMUYLA DESTEKLEYEREK, QUANTUM MEKANİĞİNE DAYALI BİLGİ TOPLUMUNU OLUŞTURACAK KALKINMA MODELİDİR

  • Türkiye, bugün 5,99 TL olan doları, 6,87 TL olan euro’yu gördü! TL’nin dolar karşısındaki değer kaybı diğer gelişen ülkelere göre çok daha vahim bir tablo sergiliyor, çünkü Türkiye’ye özgü sorun yaşıyoruz. Türkiye’deki hukuk devleti ve demokrasi standardının kötüye gidişi, kuvvetler ayrılığı ile denge-denetim mekanizmalarının fiilen ortadan kaldırılarak ‘demokratör’ rejime geçilmesi nedeniyle TL sürekli değer kaybetmektedir.
  • Hazine ve Maliye Bakanı’nın “yeni ekonomi modeline ilişkin çerçeveyi” açıklayacağını duyurduğu bugün bile TL’nin dolar ve Euro karşısında sabah saatlerinden itibaren yüzde 15’lere varan değer kaybetmesi artık bu demokratör rejime duyulan güvensizliğin zirve yaptığını göstermektedir!!
  • Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Ekonomik savaştayız” deyip, krizi daha da büyüterek çöküşü hızlandıracak 46 milyarlık bir harcama ve israf programı açıkladı. Planda söylem var, ama ekonomideki çöküşü durduracak herhangi bir eylem, yani bu savaş için gerekli silah ve araçlar yok.

 

16 yıldır devam eden ekonomik, siyasi, diplomatik hataların bir sonucu olarak Türkiye ekonomisi sert bir çöküşe doğru hızla savrulurken, rejim değişikliği ile geçilen “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”nin ilk kabinesinin başı olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “100 Günlük Eylem Planı” açıkladı. Planda, ilk 100 günde, Kanal İstanbul’un da aralarında bulunduğu toplam 46 milyar lira ile hayata geçirilecek 400 proje yer alıyor.

Erdoğan’ın “Ekonomik savaştayız” diyerek açıkladığı plan, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu dış kaynak darboğazına, kamu mali dengelerindeki bozulma ile hızla büyüyen bütçe açığına, kurdaki yangına, faizdeki yükseliş baskısına, şahlanan enflasyon ve işsizliğe, her alanda hissedilmeye başlanan ekonomik krize karşı hiçbir önlem içermiyor, tam tersine savurganca bir harcama programı, israf belgesi niteliği taşıyor.

ÜLKE EKONOMİSİ YOĞUN BAKIMLIK

Ülkemiz ekonomisinin temel göstergelerinin geldiği son duruma bir bakalım:

Dış borç alarm veriyor!

  • 2002 sonunda 129,6 milyar dolar olan dış borç stoku, %260 artışla Mart 2018 itibariyle 466,7 milyar dolara ulaştı.
  • Bunun da 325 milyar doları banka-finans kurumları vd. firmaları ile özel sektörün.
  • Toplam dış borç 15 yıl sonra yeniden milli gelirin yarısını aşarak, %52.9’una çıktı.
  • Dolardaki her 1 Kuruşluk artış, özel sektörün borç yükünü 3,2 milyar, toplam dış borcun ülkeye yükünü 4,7 milyar TL büyütüyor.
  • AKP, 2009 yılında şirketlerin dövizle borçlanmasını serbest bıraktı. Sadece finansal kesim dışı firmaların (reel sektörün) net döviz pozisyon açığı 67 milyar dolardan 217,3 milyar dolara çıktı. TL’nin dolar karşısında sadece bu yılki değer kaybı, şirketlerin 280 milyar TL kur farkı zararı yazmasına yol açtı.
  • Türkiye’nin; önümüzdeki bir yıl içinde merkezi yönetim, Merkez Bankası ve özel sektörüyle toplam 180.6 milyar dolarlık dış borç geri ödemesi yapması gerekiyor. Bu yükümlülüğün de büyük bölümü reel kesim firmalarına ve bankacılık kesimine ait bulunuyor.

İkiz açık oluştu

  • Türkiye’nin dış ödemeler dengesindeki bozulma nedeniyle cari açığı hızla büyürken, bütçe dengelerindeki bozulma ile ikiz açık oluştu.
  • Türkiye, Mayıs itibariyle son bir yılda 57.6 milyar dolar cari açık verdi. Dış kaynak girişleri iyice azaldığı için cari açığın finansmanı, rezervlerden karşılanıyor. Cari açık, milli gelirin %6,3’ü düzeyine yükseldi.
  • İsraf ve seçim harcamalarının da etkisiyle merkezi yönetim bütçesi, yılın ilk altı ayında 46.1 milyar TL açık verdi. Asıl vahimi bütçe, 12.3 milyarla, 1993’ten bu yana ilk kez faiz dışı açık verme noktasına geldi. Bu durum, kamu kesiminin hiç borcu olmasa ve faiz ödemek zorunda kalmasa bile giderlerini karşılayacak kadar gelire sahip olmadığı anlamına geliyor.

240 milyar dolarlık dış kaynak ihtiyacı!..

  • Türkiye’nin mevcut düzeyiyle gelecek bir yıldaki dış borç geri ödemelerini gerçekleştirebilmek ve cari açık finansmanı için 240 milyar dolar dolayında dış kaynağa ihtiyacı bulunuyor. Buna karşılık Türkiye’nin dış kaynak bulup borçlarını çevirme imkanları tükendi.
  • Öte yandan Merkez Bankası’nın “net” döviz rezervi 27 Temmuz itibariyle 27,8 milyar dolara düşmüş bulunuyor.

Kur ve faiz

  • Türkiye, 16 yıldır uygulanan borçlanma ve tüketim ekonomisi ile aşırı biçimde dış kaynağa bağımlı-muhtaç hale getirilirken; bir yandan Fed’in parasal sıkılaşmaya giderek gelişen piyasalardan likiditeyi geri çekmesi; diğer yandan ülkemizde siyasal sistem değişikliği; güçlerin tek elde toplanması, keyfi yönetim, demokrasi ve hukuk açığı oluşması, bu kapsamda dış yatırımcı için hukuki güvenceyi ortadan kaldıran uygulamalarla ortaya çıkan güven kaybı, kaynak girişlerini bitirdi.
  • Hızla bozulan dış kaynak dengesi yüzünden; TL’nin dolar karşısında değer kaybı hızlandı. Beş yıl önce 1,94, üç yıl önce 2,76, iki yıl önce 2,99, bir yıl önce 3,53, altı ay önce 3,77, üç ay önce 4,22, bir hafta önce 4,66 olan doların TL karşılığı, bugün 5,99’a ulaşmış bulunuyor.
  • Son haftalarda ikili ilişkilerin gerildiği ABD’nin açıkladığı yaptırımların da tetiklemesi ile dolar 5,5 TL’yi aşarken, 2 yıllık tahvil faizi de %22’ye dayandı. Kurla ilintili olarak yükselen faiz; yatırımlara, üretime, tüketime fren yaptırıyor; Türkiye’yi yüksek enflasyon ve durgunluğun bir arada olduğu “stagflasyon” açmazına sürüklüyor.
  • Son 16 yıldır ekonominin yıllarca sıcak para ile şişirme politikasının sonucu olarak yüksek cari açık ve dış borca mahkum olan Türkiye, bugün 5,99 TL olan doları, 6,87 TL olan euro’yu gördü! TL’nin dolar karşısındaki değer kaybı diğer gelişen ülkelere göre çok daha vahim bir tablo sergiliyor, çünkü Türkiye’ye özgü sorun yaşıyoruz. Türkiye’deki hukuk devleti ve demokrasi standardının kötüye gidişi, kuvvetler ayrılığı ile denge-denetim mekanizmalarının fiilen ortadan kaldırılarak ‘demokratör’ rejime geçilmesi nedeniyle TL sürekli değer kaybetmektedir. Hazine ve Maliye Bakanı’nın “yeni ekonomi modeline ilişkin çerçeveyi” açıklayacağını duyurduğu bugün dahi TL’nin dolar ve Euro karşısında sabah saatlerinden itibaren yüzde 15’lere varan değer kaybetmesi dahi artık bu demokratör rejime duyulan güvensizliğin zirve yaptığın göstermektedir!! Kimse ‘küresel gelişmeler, dolar her yerde artıyor’ diyerek bu vahim tabloyu küçümsemesin!

Enflasyon canavarı hortladı!..

  • Kura bağlı maliyet enflasyonu fiyatları tetikledi. Temmuz ayında yıllık TÜFE artışı %15,85, yıllık ÜFE artışı ise %25’e ulaştı.
  • Doların 5,5 TL’yi aşması ve elektrik, doğalgaz gibi temel girdilere yüksek zamlar, önümüzdeki aylarda enflasyonun hızla yükselmeye devam edeceğini gösteriyor.
  • Ülke gruplarına göre AB’de % 2.0, Euro Bölgesinde % 2.0, G7 ortalamasında % 2,3, OECD ortalamasında, % 2,8, ABD’de % 2,9, G20’de %2,9, Dünya ortalamasında % 3,5, gelişen ekonomiler ortalamasında % 4,58 olan enflasyonun Türkiye’de %15,85’e ulaşması, ülkemizi bir rekora taşıdı.

KÜRESEL KISKAÇ VE İFLAS UYARILARI

Diplomaside yaşanan gerilim üzerine; Türkiye’nin uluslararası mali kuruluşlardan borç almasını kısıtlayan bir yasa tasarısı ABD Senatosu’ndan geçti. Danimarka merkezli Nordea Varlık Yönetimi’nden Thede Ruest’ten ”Türkiye’de işler kontrolden çıkmak üzere; satış tavsiyesinde bulunuyoruz” uyarısı geldi. Uluslararası finans kurumları ve ekonomi çevrelerinde; “Türkiye’nin iflası başladı”, “Türkiye iflas edebilir” şeklinde yorumlar yapılıyor. Olumsuz dış algı ve kötümser beklentiler her geçen gün artıyor.

BU EYLEM PLANI “İFLAS”I ÖNLER Mİ?

Erdoğan, 100 günlük eylem planını, “Ekonomik savaştayız” diye açıkladı. Ancak açıkladığı planda, Türkiye’nin bazı çevrelerce beklenen, hatta istenen “iflası”nı önleyecek, ülkeye güveni sağlayacak, sermaye hareketlerini normalleştirecek, önümüzdeki bir yıl içinde ihtiyacımız olan 240 milyar dolara yakın dış kaynağın girişini sağlayacak hiçbir önlem bulunmuyor.  Batı finans merkezlerinden borçlanma imkanları tamamen tıkandığı için ağır dış borcun çevrilmesi riske girerken hükümet; Çin Yuan piyasasından borçlanma tercihini açıklıyor ve bu ülkeden sağlanan 3,7 milyar dolarlık ilk parti borcu zafer edasıyla ilan ediyor. Hükümet, bir yandan da eylem planı kapsamında; adeta yangına benzin dökercesine ülkenin finansman ihtiyacını daha da artıracak 46 milyar liralık harcama programı açıklayarak büyük bir çelişkiye imza atıyor.

“Yastık altını bozdur” boş bir çağrı!

Erdoğan, yapısal önlem yerine yeni harcama içeren eylem planını açıklarken; vatandaşlara bir defa daha yastık altındaki dolarları ve Euroları çıkartıp, sisteme dahil etme çağrısı yaptı. Aynı çağrı 2 Aralık 2016, 3 Ekim 2017 ve 26 Mayıs 2018’de de yapılmıştı ve bugünkü çağrısı da karşılık bulmayacak. Çünkü vatandaşlar, ekonomideki kötü gidişatı görüyor, yüksek enflasyonun gelir ve varlıklarını eritmesine karşı dövize yöneliyor. Vatandaş, kendi ekonomisine, ekonomi yönetimine güvenmiyor, güçlü ekonomilere yatırım yapıyor.

Zaten, vatandaşın yastık altı varlıklarını bozdurarak Türkiye’nin devasa döviz açığını kapatacağı umudu da günde 4,5 trilyon dolarlık işlem hacmi olan uluslararası döviz piyasasına bu yöntemle etki ederek kuru aşağı çekeceğini düşünmek de akla ve mantığa da aykırı…

Niye Kanal İstanbul?

Erdoğan, Kanal İstanbul projesini politikalarının “olmazsa olmazı” olarak nitelendirdi ve bundan asla vazgeçmeyeceklerini, projeyi hızla hayata geçireceklerini açıkladı. Bağımsız uzmanlar ise bu projenin, İstanbul’un ormanlık alanları, tarım arazileri, yer altı ve üstü su havzaları ve doğal yerleşim alanlarını imara açarak yok edeceğini belirtiyor. Farklı bilimsel disiplinlerden uzmanlarca masaya yatırılıp, iklimsel, çevresel etkileri, ekonomik, siyasi, diplomatik anlamda getirisi götürüsünü hesaplanmadan, fizibilitesi yapılıp onay verilmeden, bir kişinin “ben yaptım oldu” mantığıyla gerçekleştirmeye kalktığı bu proje sadece rant amaçlıdır. Bunun ülkeye vereceği çok yönlü devasa zararlar, rant uğruna görmezden gelinemez!

EKONOMİDE VAHİM TABLO

Ekonomik tabloya tekrar göz atarsak, özetle;

  • Yüksek cari açık
  • Hızla büyüyen bütçe açığı
  • Kısa vadeye yığılmış yüklü dış borç servisi
  • Artan güvensizlik nedeniyle sermaye kaçışı
  • Kur yangını
  • Batan şirketler
  • Büyüyen işsizlik
  • Patlayan enflasyon
  • Astronomik zamlarla hızla artan hayat pahalılığı
  • Dar ve sabit gelirli kesimlerin hızla yoksullaşması
  • Talepte daralma
  • Piyasalarda nakit kıtlığı
  • Yükselen faiz, duran çark ve
  • Ekonomide sert freni görüyoruz.

100 gün içinde yapılacaklara ilişkin açıklanan sözde eylem planında bu tabloya karşı bir önlem var mı? Ne yazık ki yok!

SARAY KABİNESİNE SORMAK İSTİYORUZ:

  • Ekonomik savaştayız deniliyor ama krize karşı önlem yerine onu daha da ağırlaştıracak yeni israf planı açıklanıyor. Türkiye bir “ekonomik savaşta” ise buna karşı silahlarınız, mühimmatınız, lojistik önlemleriniz nelerdir?
  • Türkiye’nin, dış borçlarını çevirmek ve cari açık finansmanı için önümüzdeki 12 ayda ihtiyacı olan 240 milyar dolarlık kaynağı hangi politika ve araçlarla sağlayacaksınız?
  • Tüm göstergeler ekonomide yılın son çeyreğinde çok sıkıntılı bir sürece işaret ederken; acil, radikal çözüm önlemleriniz nelerdir?
  • Kısa vadede dış kaynak-borç krizini çözmeye, kur, faiz yangınını söndürmeye yönelik araçlar geliştirme, orta vadede cari açığı küçültecek, uzun vadede fazla veren, rezerv biriktiren bir üretim ekonomisini tesis edecek politikalarınız var mı?
  • Kanal İstanbul mu bu derde çare olacak? Zaten betona yatırım yaparak, borçla tüketimi kışkırtarak, üretimi ihmal ederek bu tabloya yol açtınız. Hastalığın sebebi olan şey, tedavinin parçası olabilir mi?
  • İnşaat, yol, köprü, Kanal İstanbul gibi projeler üretim değil tüketimdir, rant ekonomisine katkıdır. Bunlar bir avuç insanı, yandaş sermaye gruplarını ihya eder ama borcu şişirir, ekonomiyi çürütür, belli vadede ülkeyi batırır. Zaten ülkeyi çoktan o noktaya getirdiniz, aynı kafayla da devam ediyorsunuz. Amacınız çöküşü hızlandırmak mıdır?
  • Ülkenin bir yılda yarattığı toplam katma değer, (şişirilmiş rakamlarla milli gelir) 852 milyar dolar. Bir yıl içindeki dış borç servisi ve cari açık için gereken döviz ise 240 milyar dolarla bunun yaklaşık üçte biri. Bu tabloyu nasıl yöneteceksiniz?
  • ABD’nin siyasi yaptırımlarına karşı Eylül 2017’de THY için verdiğiniz 11 milyar dolarlık Boeing uçak alımı siparişini neden iptal etmiyorsunuz?
  • Devlet, şirketler, vatandaş aşırı borçlandırılarak yaratılan hormonlu büyüme ve ödünç refah oya tahvil edildi, ülke ipotek verildi. Borcu borçla çevirip bugünlere geldik, şimdi ise kaynaklar kurudu, musluklar kısıldı, buna karşı hangi önlemler alınacak?
  • Borç alan emir de alır! Yıllarca boşa savrulan, katma değerli üretim, ileri teknoloji yerine betona gömülen o kaynakları bol bol kullandıranlar, şimdi faturayı önümüze koyup, “Ödemezsen evine icra getireceğiz” derse cevabınız nedir?

ACİLEN GERÇEK BİR PROGRAM!

Ekonomide gelinen bu kritik noktada; açıklanan sözde eylem planı, ülkeyi yönetenlerin (eğer iyi niyetliyseler) durumun vahametini kavramaktan ve süreci yönetmekten aciz olduklarını net biçimde ortaya koyuyor.

100 günlük eylem planı, yaklaşan iflasa, ekonomik çöküşe karşı hiçbir önlem içermiyor!

Siyasi erkin, “Dış mihraklar, bizi kıskanıyorlar, ekonomik savaş” gibi ifadelerle halkı kandıran, yararsız, boş ve gerekli önlemlerin alınmasını engelleyici nitelikteki hamaseti bırakıp, gerçek bir çözüm ortaya koyması gerekiyor.

Türkiye ekonomisinin bu sıkıntılı dönemi atlatabilmesi, uzun vadede istikrarı ve dengeleri sağlayarak yoluna devam edebilmesi için tüm küresel ekonomi aktörleri nezdinde ülkeye güveni yeniden tesis edecek, uluslararası normlarda, gerekli yapısal reformları içeren, etkin, işlevsel, kapsamlı bir ekonomik programın ivedilikte ortaya konulması gerekiyor.

Daha iyi bir Türkiye, daha güçlü bir Türkiye için ciddi bir eğitim reformu ve köklü bir kalkınma dönüşümüne ihtiyaç var. Türkiye hem teknoloji hem de yüksek teknolojiyi üretmelidir. Türkiye acilen quantum mekaniğine dayalı Endüstri 4.0 altyapısını oluşturan kitlesel eğitim sistemi ve bilgi toplumunu oluşturacak yeni bir kalkınma modeline geçmelidir. Halkçı, kamucu, sosyal devlet, sosyal kalkınma, sosyal adalet ve eşitliği ortaya koyabilecek yepyeni bir kalkınma programına ihtiyacımız var.

Türk sanayisi ve tarımının kurtuluşu bilim ve teknolojidir, tüm kaynaklar buraya seferber edilmelidir.

Düşünemeyen İşsiz Ordusu 87 Ülke Nüfusunu Geçti



Umut Oran

Basın Açıklaması

05.5.2018

 ELALEM MARS’TA HAYAT, DÜŞÜNEN ROBOT PEŞİNDEYKEN,

AKP’NİN ÇAĞDIŞI EĞİTİM POLİTİKASI SAYESİNDE DÜŞÜNEMEYEN İŞSİZ ORDUSU 87 ÜLKE NÜFUSUNU GEÇTİ!

    • Gerçek işsiz sayısı: 6.402.000…
    • AKP, işsizlere ve her yıl iş gücüne katılan nüfusa yetecek istihdamı yaratacak bir yatırım ortamı ve ekonomiyi hayata geçiremedi.
    • Resmi tanımla 2002 sonunda yüzde 10,3 olan işsizlik son açıklanan veriye göre yüzde 10,8; o tarihte 2,5 milyon olan işsiz sayısı şimdi 3,4 milyon.
  • Umudunu yitirip iş aramayı bırakanlar, eksik istihdamdakiler, mevsimlik çalışanları da dahil edince geniş tanımlı hesaplamayla gerçek işsizler ordusu 6 milyon 402 bin kişiye, gerçek işsizlik oranı da yüzde 18,9’a ulaşmış bulunuyor.

·       Geniş tanımlı işsizler belli başlı 190 ülkenin 87’sinin nüfuslarından daha fazla.

    • Cumhurbaşkanı diplomasının tartışıldığı ülkemizde dört işsizden biri üniversite diplomalı. Genç nesiller ve onlara harcanan kaynaklar vicdansızca heba edildi.
    • AKP, döneminde eğitimde ticarileşme ve dinselleştirme zirve yaptı.
    • Dünya yapay zeka teknolojisi ile insan gibi düşünen robotlar yaparken; AKP, çağ dışı eğitim sistemiyle düşünemeyen nesiller yetiştirme peşinde…
    • Yapay teknoloji ve Sanayi 4.0 ile bugünkü birçok meslek tarihe karışacak, yeni mesleklere ihtiyaç doğacak. Ekonomiye, işe göre insan yetiştirmeliyiz.
    • Orta Çağ referanslı eğitim sistemiyle her alanda irtifa kaybediyoruz: Sanayi 4.0’a uygun eğitim  ve istihdam politikalarını hayata geçirmeliyiz.
    • Gelin; 24 Haziran’da, adım adım eğitim sistemini çağ dışına çıkararak, bizi dünyanın gerisine düşüren bu iktidara hep birlikte “dur” diyelim.
  • Gelin yeni dönemde; halkçı bir yönetimle, akla, bilime dayalı, çağdaş uygarlık düzeyinin üstünü hedefleyen, Sanayi 4.0’la uyumlu “Eğitim 4.0”ı ve “İstihdam 4.0”ı hayata geçirelim.

Büyüyen bir ekonominin en birinci göstergesi istihdam yaratmasıdır. Ekonomi büyürken işsizlik azalır. 

AKP’nin 16 yıllık iktidarı döneminde ise sıcak parayla, borca dayalı tüketimle sağlanan ve çeşitli istatistik oyunları ile manipüle edilerek kâğıt üzerinde şişirilerek olduğundan büyük gösterilen büyümeye karşın, iş gücü göstergeleri bunun tersini söylüyor. 

AKP döneminde, birikmiş işsizliği azaltacak ve her yıl iş gücüne katılan yeni nüfusa yetecek boyutta istihdam yaratan bir yatırım ortamı ve ekonomik işleyiş hayata geçirilemedi. Gelinen aşamaya baktığımızda, iş gücü göstergelerinin iyileşme bir yana, AKP öncesinden çok daha kötü olduğu görülüyor. 

AKP, sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma, grev yasağı gibi emek kesiminin örgütlü gücünü kısacak yöntemleri sonuna kadar uyguladı.   

Yol açtığı ekonomik çöküntünün faturasını ödememek için seçimlere daha 16 ay varken, erken seçim kararı alan AKP, geriye 6.402.000 kişi ile 87 ülkenin nüfusundan büyük bir işsizler ordusu bırakıyor. 

İş gücünün 16 yılda aldığı şekil ise yanlış eğitim politikalarının ürünü olarak çağın gereklerine uygun vasıflar barındırmayan, iş dünyasının talebiyle uyumsuz bir tablo arz ediyor. Plansız, programsız, popülist, yanlış eğitim politikaları ile iş hayatının gereksinimlerini karşılayacak, yapay zekâ, Sanayi 4.0 gibi küresel trendleri yakalayacak vasıfta bir iş gücünü de gerçekleştiremeyen AKP, diplomalı/beyaz yakalı işsizliği zirveye çıkardı. 

GÖSTERGELER 16 YIL ÖNCESİNDEN KÖTÜ 

    • TÜİK’in en son Ocak 2018 itibariyle açıkladığı iş gücü verilerine göre AKP’nin iktidarda olduğu 2002 sonundan bu yana 15 yaş üzeri nüfus 12 milyon 319 bin kişi artarak 60 milyon 360 bine; TÜİK tanımıyla iş gücüne dahil nüfus 7 milyon 620 bin kişi artışla 31 milyon 438 bine, iş gücüne dahil olmayanlar ise 4 milyon 699 bin kişi artarak 28 milyon 699 bine ulaştı.
    • Bu dönemde; TÜİK’in eksik istihdamdakiler ve mevsimlik çalışanları da dahil ederek sayıyı şişirdiği istihdamdakilerin toplam sayısı yüzde 31,8 oranında 6 milyon 675 bin kişi artarak 28 milyon 29 bine ulaştı.
    • Aynı dönemde, umudunu yitirip iş aramayanlar, eksik istihdamdakiler, mevsimlik çalışanların yer verilmemesine rağmen, (dar tanımlı) işsizler kategorisinde yer alanların sayısı yüzde 38,4 oranında 1 milyon kişiye yakın artışla 2 milyon 464 binden 3 milyon 409 bine yükseldi.
    • 2002’de yıllık bazda yüzde 10,3 olan dar tanımlı işsizlik oranı Ocak 2018 itibariyle yüzde 10,8 düzeyinde.
    • Ocak 2018 itibariyle tarım dışı işsizlik 12,3, genç işsizliği yüzde 19,9, genç kadın işsizliği yüzde 24,5, ne eğitimde ne istihdamda olan gençlerin oranı da yüzde 23,1 olarak gerçekleşti.
  • İşsizlerin 837 bin kişi ile dörtte birini üniversite diplomalılar oluşturuyor. Yüksek öğrenimlilerde işsizlik oranı yüzde 11,3.
  • İstihdamda (çalışıyor) gözüken nüfusun yaklaşık 1,5 milyonunu ise Şubat 2017’de başlatılan sözde “istihdam seferberliği” kapsamında, prim ve vergi yükünü devletin üstlendiği çıraklar ile stajyer ve kursiyerler oluşturuyor. Yani seferberlikle sağlandığı iddia edilen istihdam artışı da asıl olarak sigortalı işçi sayısından çok; ucuz işgücü deposu olarak kullanılan stajyer ve kursiyer sayısındaki artıştan kaynaklanıyor.

İş gücü göstergeleri (Ocak 2018; Bin kişi)

GERÇEK İŞSİZ SAYISI 6,4 MİLYON, ORANI YÜZDE 18,9!..

TÜİK’in dar tanımlı (standart) genel işsizlik oranı işgücü piyasalarındaki durumu bütün boyutlarıyla ortaya koymaya değil, gizlemeye yönelik. Buzdağının sadece ucunu gösteren dar tanımlı işsizlik verilerinin gizlediği işsizliğin gerçek boyutunu görmek için, gözden kaçırılan diğer işsizlik çeşitlerine de bakmak lazım. 

TÜİK sadece, referans dönemi içinde istihdam halinde olmayan kişilerden iş aramak için son dört hafta içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış ve iki hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olan 15 ve daha yukarı yaştaki kişileri işsiz kabul ediyor. Oysa, dar tanım kapsamında yer alan işsizlerle birlikte, iş bulma umudunu yitirip iş aramayı gevşetmiş, iş aramayan ancak iş olsa çalışmaya hazır olan işsizler ile mevsimlik ve zamana bağlı eksik çalışanları da işsiz sayısına eklemek gerekiyor. 

Ocak 2018 itibariyle;

    • İş başı yapmaya hazır olduğu halde iş aramayı bırakmış 1 milyon 676 bin ve umudunu yitirip iş aramayan 676 bin işsiz ile zamana bağlı eksik istihdamdaki 462 bin ve mevsimlik işçi statüsündeki 179 bin kişiyi de eklediğimizde gerçek (geniş tanımlı) işsizler ordusu 6 milyon 402 bin kişiye, gerçek işsizlik oranı da yüzde 18,9’a ulaşıyor.
  • Buna göre ülkede çalışabilecek durum ve yaştaki her 5 kişiden biri işsiz.

İşsizliğin gerçek boyutu (Ocak 2018; Bin kişi)İŞSİZLER ORDUMUZ 87 ÜLKENİN NÜFUSUNDAN FAZLA

Türkiye’de Ocak 2018 itibariyle 6 milyon 402 bin kişiye ulaşan geniş tanımlı işsizlerin sayısı, dünyadaki belli başlı 190 ülkenin 87’sinin nüfusundan daha fazla. 

Bunlar içinde, dünyanın önde gelen ya da adı bilinen ülkelerinden Kırgızistan’ın toplam nüfusu 6 milyon 263 bin, Nikaragua’nın 6 milyon 221 bin, Danimarka’nın 5 milyon 749 bin, Türkmenistan’ın 5 milyon 710 bin, Finlandiya’nın 5 milyon 503 bin, Norveç’in 5 milyon 290 bin, Yeni Zelanda’nın 4 milyon 844 bin, İrlanda’nın nüfusu 4 milyon 728 binle bizdeki işsiz sayısının altında bulunuyor. 

TÜİK’in dar tanımlı 3 milyon 409 bin kişilik işsiz sayısını baz alırsak da bunun; Ermenistan, Moğolistan, Arnavutluk, Slovenya, Katar, İsviçre ve Malta’nın da aralarında bulunduğu 61 ülkenin nüfuslarından kalabalık olduğu görülüyor.

GENÇ NESİLLER HEBA EDİLDİ!… 

Türkiye’de üniversite okumak, iş bulmaya yetmiyor. Her dört işsizden biri üniversite diplomalı. 

Aileler yıllarca çocuklarına iyi bir gelecek sağlamak için tüm maddi imkanlarını onların eğitimine sarf ediyor; yıllar süren eğitim süreci boyunca çocuklarına bir servet harcıyorlar. Yıllarca dirsek çürüten, yüzlerce sınava giren, farklı farklı illerde üniversite kazanıp, yurt yetersizliği nedeniyle barınma sorunu çeken ve birçok sıkıntı yaşayan gençleri, eğitim süreci sonunda diplomasını aldığında bir hayal kırıklığı bekliyor. Üniversite mezunları iş bulamıyor. Toplumun geleceği olan genç nesiller heba ediliyor, onlara yıllarca harcanmış kaynaklar israf ediliyor. 

Öte yandan iktidara yakın bir avuç azınlık, gerekli liyakate sahip olmadığı halde, torpille, kayırma ile hatta sınavsız, kamuda çeşitli pozisyonlarda istihdam edilerek, görülmemiş bir adaletsizliğe yol açıldı. 

Popülist anlayışla; devletçe plansız, programsız, en ücra yerlerde ya da özel kişi ve kuruluşlarca açılan sözde üniversiteler, ülke ekonomisinin ihtiyaçlarıyla orantısız biçimde mezun verdi. İhtiyaç duyulan alanlarda yetişmiş eleman bulunamazken, üniversitelerin birçok bölümünden mezun olmuş ihtiyacın kat kat üzerinde yüzbinlerce genç için çalışacak alan yok. 

Söz konusu üniversite ve bölümlerle yüksek öğrenimin kalitesi de yerle bir edildi, bilimsel kapasitesi düşürüldü, kendi demokratik teamülleri yok edilerek liyakatsiz kişiler öğretim üyesi yapıldı, siyasi nitelikli rektör atamalarıyla üniversiteler medreseye çevrilmeye çalışıldı. 

AKP’DEN YENİ İSTİHDAM OYUNU!.. 

2017’deki istihdam seferberliği ile stajyer, kursiyer sayısında sağladıkları artışı istihdam artışı gibi gösteren AKP hükümeti, şimdi de istihdam desteği ile 700 bin ek istihdam sağlanacağını, istihdam destekleri için İşsizlik Sigortası Fonu’ndan 3.4 milyar lira kaynak kullanılacağını açıkladı. 

Açıklanan istihdam projesi istihdamı artmış gösterecek, ancak işin aslı böyle mi?.. “Bir senden bir benden” adı verilen destekten yararlanmak isteyen işveren, aldığı yeni işçinin ilk ay vergi, prim ve ücretini ödeyecek. İkinci aydan itibaren iki ayda bir bu masrafları devlet üstlenecek. Destekten 2 işçi için yararlanılabilecek. Buna göre işverenin işyerine aldığı 2 işçinin vergi ve primlerini ikinci aydan itibaren İşsizlik Fonu ödeyecek. Bu yolla 700 bin kişi için Fon’dan 3.5 milyar TL aktarılacak. Bu uygulama, kâğıt üzerinde istihdam edilecekler yoluyla istihdamı artmış, işsiz sayısını azalmış gösterme ve aynı zamanda işsizleri finanse etmek için var olan Fon’un kaynaklarını bu yolla SGK ve Maliye’ye aktarma şeklindeki bir suiistimale son derece açıktır. 

DÜNYA DÜŞÜNEN ROBOT, AKP DÜŞÜNMEYEN İNSAN PEŞİNDE…

Ülke ekonomisini, üretim ve bölüşüm ilişkilerini ve istihdam konusunu eğitim sisteminden bağımsız düşünemeyiz. Ülkeyi yönetenlerin görevi; geleceğin dünyasını öngörerek, ülkemizin orada iyi bir yer alabilmesi için, gelecek nesilleri buna göre yetiştirmek, eğitim sistemini buna göre dizayn etmektir. 

Eğitim sistemi kaliteli ve bu yüzden de ekonomik ve sosyal açıdan ileri olan ülkeler, şimdi “Yapay Zekâ” denilen yeni bir devrimin eşiğinde. Yapay zekâ, bilgisayarın veya bilgisayar kontrolündeki robotların çeşitli faaliyetleri zeki canlılara benzer şekilde yerine getirmesi demek. Yapay zekâ bilgisayarın insanlar gibi düşünmesini sağlıyor, makinelerin karmaşık sorunları insana benzer şekilde çözmesine yardımcı oluyor. Zekâ ve akıl gerektiren sorunlar artık bilgisayar yardımıyla etkili bir şekilde çözülecek. 

Yapay zekâ teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte pek çok iş kolunda da önemli değişimler yaşanacak. İleride bu işleri robotlar yapacağı için; fabrika işçiliği, inşaat işçiliği, banka çalışanı, finansal analistlik, sigortacılık, çiftçilik, şoförlük, pilotluk, gemi kaptanlığı gibi bugün için hatırı sayılır bazı meslekler tarihe karışacak. 

Bununla birlikte, yapay zekâ teknolojisindeki gelişme paralelinde; ortaya çıkacak bazı yeni ve gözde mesleklerden birkaçı ise şöyle:

    • Veri bilimciliği
    • Robot koordinatörlüğü
    • IT çözüm mimarlığı
    • Endüstri bilgisayar mühendisliği
    • 3D yazıcı mühendisliği
  • Giyilebilir teknoloji tasarımcılığı

AKP’NİN ÇAĞ DIŞI EĞİTİM ISRARI…

Dünya yapay zekâ teknolojisinde her gün daha da artan bir ivmeyle ilerlerken, AKP zihniyeti ülkemizde çağ dışı bir eğitim sistemini tahkim etme çabasından geri dönmedi. 

AKP, döneminde eğitimde ticarileşme ve dinselleştirme zirve yaptı. İlk ve orta öğretim müfredatında fen bilimlerinin ağırlığı azaltılarak, dinle ilgili derslere ağırlık verildi. Zaten ihtiyacın çok üzerinde olan imam hatip lise ve ortaokullarının sayısı rekor düzeyde artırılırken, normal orta öğretim kurumları da imam hatibe çevrilmeye çalışıldı. Kamu bütçesinden milli eğitime ayrılan kaynakların büyük bölümü imam hatip okullarına aktarıldı. 

Özetle; eğitimde ve dolayısıyla diğer alanlarda ileri ülkeler; yapay zekâ teknolojisi ile insan gibi düşünen robotlar yapma aşamasına gelmişken; AKP, ülkemiz eğitim sistemini orta çağa indirgeyerek düşünemeyen nesiller yetiştirme peşinde 

İŞE GÖRE İNSAN YETİŞTİRMELİYİZ 

Dünya, yapay zekâ ile Sanayi 4.0 devrimi yaşarken, orta çağ anlayışına dayalı eğitim sistemiyle ülkemiz her alanda sürekli irtifa kaybediyor. Sanayi 4.0’ı yakalamak için bu yeni ve çok farklı döneme uygun biçimde “Eğitim 4.0” ve “İstihdam 4.0” politikalarını geliştirip hayata geçirmeliyiz. 

Yeni dönemde dünyada saygın bir yerimiz olmasını istiyorsak, buna uygun biçimde yeniden kuracağımız eğitim sistemi ile eğitim sürecinin sonunda gençlerimize başlıca şu özellikleri kazandırmalıyız: 

    • Karışık problem çözme yeteneği
    • Eleştirel düşünce yeteneği
    • Yaratıcılık
    • Yenilikçilik
    • Girişimcilik
    • Duygusal zekâ
    • İK’nı iyi yönetebilme
    • Çevre ile koordinasyon
    • Muhasebe edebilme yeteneği
  • Bilişsel estetik

“18 YAŞINI BİTİRENE 90 GÜNDE İŞ” TAAHHÜDÜ 

Ekonomi, kalkınma ve eğitim, bir bütünün parçalarıdır. Hiçbir ülke, bu alanlarda plansız programsız hareket edemez. Bu anlamda en az 50 yıllık planlar yapılmalıdır. 

Ülke kalkınması için hangi sektör ve alanlarda hangi sayıda, hangi özellikte iş gücüne ihtiyaç varsa, eğitim sistemi, ileriye yönelik projeksiyonlar ışığında bu ihtiyacı karşılayacak insan gücünü yetiştirecek biçimde planlanmalıdır. 

Bu plan yapılırken, ülke nüfusunun yaş gruplarına göre dağılımı, emekli, yaşlı, engelli sayısı gibi unsurlar da dikkate alınmalıdır. 

Oy kaygısıyla, plansız programsız, ihtiyaçtan bağımsız biçimde, yeterli bilimsel alt yapı olmadan, gereksiz sayıda üniversite ve bölüm açarak sadece diplomalı işsizlerin sayısını artırırız. Buna karşılık sanayide, ileri teknoloji alanında çalışacak, Sanayi 4.0 devrimini yakalayacak vasıflı eleman sıkıntısı çekmeye devam ederiz. 

Ülkenin; eğitim hayatını yarınları düşünerek planlayacak, kalkınma için gereken alanlarda gereken sayıda nitelikli iş gücünü sağlayacak kapasite ve yapıda yeni bir eğitim sistemi kuracak yeni bir yönetime ihtiyacı bulunuyor. 

Bunu hayata geçirdiğimizde, İsveç Sosyal Demokrat Partisi’nin seçim bildirgesinde yer alan “18 yaşını bitiren her genç 90 gün içinde iş sahibi olacak” şeklinde gençlerimize söz verebiliriz.

24 HAZİRAN’DA BU GİDİŞATA DUR DİYELİM! 

Gelin; adım adım ülkemizin eğitim sistemini çağ dışına çıkararak, çağdaş dünyanın gerisine düşüren bu iktidara, 24 Haziran’da, hep birlikte “Dur!” diyelim. 

Gelin; yeni dönemde halkçı bir yönetimi, akıla, bilime dayalı, çağı yakalayan, çağdaş uygarlık düzeyinin üstünü hedefleyen, Sanayi 4.0’ı gerçekleştirecek ve bununla uyumlu Eğitim 4.0’ı, İstihdam 4.0’ı hayata geçirecek bir yönetime görev verelim. 

Gelin, gelecek yüzyılların uygar, ileri, müreffeh toplumunu oluşturacak, yeni nesilleri yetiştirecek bir eğitim, bilim, ekonomi, istihdam, üretim ve bölüşüm düzenini daha da gecikmeden hep birlikte kuralım!..

 

Halkın Ekonomisine En Büyük Teşvik Bu Demokratör Saray Yönetiminden Kurtulmaktır…



Umut Oran

Basın Açıklaması

11.4.2018

  • AKP hükümetleri “cazip”, “devrim”, “süper” gibi sıfatlarla yıllardır durmadan teşvik paketleri açıklıyor. Ancak uygulamaya bakıldığında teşvik paketleri ile vaat edilen üretim, yatırım ve istihdam artışı ortada yok.
  • Ainesi iştir kişinin, lafa bakılmaz; ülkede ne işsizlik azalıyor ne cari açık küçülüyor.
  • Durmadan yeni paket açıklamaları zaten önceki paketin işe yaramadığını gösteriyor.
  • İktidar inandırıcılığını yitirmiştir. “Süper” diye niteledikleri yeni paketi açıkladıkları gün döviz yeni rekorlar kırdı, Borsa geriledi.

16 yıla giren iktidarı döneminde ülkenin ekonomik sorunlarını çözemeyip tümden ağırlaştırarak ağır bir kriz aşamasına getiren AKP, şimdi “süper teşvik” adı altında yeni bir teşvik paketi daha açıkladı. Cumhurbaşkanlığı sarayında açıklanan “Proje Bazlı Teşvik Sistemi” kapsamında desteklenecek 19 firmaya ait 135 Milyar TL tutarındaki 23 proje ile yaklaşık 35 bin kişiye dolaylı istihdam yaratılacağı iddia edildi.

Bu kaçıncı teşvik paketi?

AKP’nin ilkini 2004 yılında açıkladığı bilmem kaçıncı “teşvik” paketlerinden başlıcaları:

  • Haziran 2009: “Bölgesel gelişmişlik farklılıklarını azaltacak, rekabet gücünü artıracak, teknoloji ve Ar-Ge içeriği yüksek büyük ölçekli yatırımlara destek öngören” yeni teşvik paketi Başbakan Erdoğan tarafından açıklandı.
  • Nisan 2012: Açıklanan bölgesel bazlı teşvik paketi ile Türkiye 6 bölgeye ayrılarak en etkili teşvikler Doğu ve Güneydoğu’daki en yoksul 15 ili kapsayan 6. Bölgeye verildi.
  • Nisan 2015: Başbakan Ahmet Davutoğlu, Çankaya Köşkü’nde İstihdam, Sanayi Yatırımı ve Üretimi Destekleme Paketi’ni açıkladı.
  • Haziran 2016: Başbakan Yıldırım’ın yatırımcılara her türlü kolaylığın sağlanacağını “Turkuaz halı sereceğiz” şeklinde betimlediği yeni teşvik paketi açıklandı.
  • Temmuz 2016: Başbakan Binali Yıldırım Bakanlar Kurulu’nun ardından içinde “devrim niteliğinde yeniliklerin” olduğu iddia edilen teşvik paketini açıkladı.
  • Eylül 2016: Başbakan Binali Yıldırım, çok sayıda bakanla birlikte Diyarbakır’da, Doğu ve Güneydoğu’da 23 ili “cazibe bölgesi” yapacağı iddia edilen ve yatırımcılara 35 milyar dolarlık destek vaat edilen yatırım paketi açıkladı.
  • Şubat 2017: “İstihdam seferberliği” kapsamında işverenlerin gerçekleştirecekleri ilave istihdam için sağlanacak teşviklere ilişkin destek paketi Resmi Gazete’de yayımlandı.
  • Aralık 2017: Cumhurbaşkanı Erdoğan, “istihdam seferberliğinde ikinci dönem” mottosuyla yeni teşvikleri açıkladı.

15 yılda ne kadar teşvik verildi?

Bir yandan yeni paketler açıklanırken, yatırımcıların başvuruları değerlendirilerek, yapacakları yatırımlara ilişkin her ay Ekonomi Bakanlığı tarafından teşvik belgeleri düzenlenmeye devam edildi.

Bakanlık verilerine göre 1 Ocak 2003-31 Aralık 2017 döneminde toplam 56 bin 315 teşvik belgesi verildi. Bu belgelerde toplam 833,7 milyar TL’lik yatırım öngörülüyordu. Bu kapsamda tam 2 milyon 64 bin 758 kişilik istihdam yaratılması taahhüt ediliyordu.

15 yılda verilen teşviklerde belge bazında 21 bin 203 adet (yüzde 38), yatırım tutarında 314,7 milyar (yüzde 38) ve öngörülen istihdamda 906 bin 874 kişi (yüzde 44) ile en büyük payı, yatırımcıların zaten gözdesi olan en gelişmiş 8 il aldı. Bu dönemdeki teşvik belgelerinin yüzde 8,3’ü en yoksul 15 ile düzenlendi. Yatırıma aç ve sürekli göç veren bu iller, teşvik kapsamında desteklenen yatırımlardan sadece yüzde 3,6, bu kapsamda yaratılacak istihdamda da yüzde 9,7 pay alabildi. Bölgeler arası gelişmişlik farkları kapanmadı daha da büyüdü.

Teşviklerin sonucunu kimse bilmiyor…

Ancak asıl önemlisi;

  • Verilen yatırım teşvik belgelerinin sonuçlarına ilişkin ortada sonuçlanmış bir etki analizi çalışması bulunmuyor.
  • Yatırım teşvik belgelerinde öngörülen sabit yatırım tutarlarının ne kadarının gerçekten yatırıma dönüştürüldüğü, istihdam taahhütlerinin ne kadarının gerçekleştirildiği bilinmiyor.
  • Sağlanan teşvik ve desteklerin genel üretim, ihracat ve istihdamda yarattığı etki, yani teşviklerin başarılı olup olmadığına ilişkin bugüne kadar ilgili kurumlarca yapılmış bir çalışma ortada yok.
  • Bu da AKP’nin üretim, yatırım, istihdam açısından sonuçlarını ölçmeye gerek bile duymadığı teşvik paketlerini bir seçim yatırımı, kamuoyuna yönelik bir PR çalışması olarak gördüğünü, aynı zamanda popülist biçimde savurduğu kamu kaynaklarını nasıl israf ettiğini gösteriyor.
  • Sonuçları ölçülmeyen hiçbir paket, amacına ulaşmış bir teşvik uygulaması değildir.

Ainesi iştir kişinin, lafa bakılmaz!..

AKP hükümetleri yıllardır durmadan paket açıklıyor. Hepsinde çok cazip teşvik ve destek unsurları yer alıyor. Ancak uygulamaya bakıldığında teşvik paketleri ile vaat edilen üretim, yatırım ve istihdam artışı ortada gözükmüyor. Zaten durmadan yeni paket açıklamaları bir önceki paketin işe yaramadığını gösteriyor.

Bugüne kadarki teşviklerin sonuçları ortada:

  • Dolar kuru 4, Euro 5 TL’yi geçti ve hızla yükselmeye de devam ediyor.
  • 2002 yılında yüzde 10,3 olan işsizlik oranı 2017 itibariyle yüzde 10,9. Resmi işsiz sayısı 15 yılda 2,5 milyondan 3,5 milyona çıktı. Geniş tanımla ülkede 6 milyon dolayında işsiz var. Üniversiteli-beyaz yakalı işsizliği rekor düzeylere ulaştı.
  • 2002’de yıllık 15 milyar dolar olan dış ticaret açığı 2017 itibariyle 77 milyar dolara çıktı. Türkiye, 2018’in sadece ilk iki ayında 14,8 milyar dolarla, 2002 yılının tümündeki kadar dış ticaret açığı verdi. İhracatın ithalatı karşılama oranı sürekli geriliyor.
  • Cari açık, 2017’de milli gelirin yüzde 5,5’ine ulaştı.
  • Türkiye’nin 2002 sonunda 129,6 milyar dolar olan dış borcu, 2017’de 453,2 milyar dolara yükseldi.
  • Cari açığın finansmanı ve kısa vadeli dış borçların çevrilmesi için Türkiye’nin şiddetle dövize ihtiyacı var. Buna karşılık hukuk açığı ve güven kaybı dolayısıyla dış kaynak girişleri azalıyor, gelen miktar ihtiyacı karşılamıyor, döviz kurları sürekli yükseliyor.
  • Çift haneli düzeylerdeki faiz de sermaye girişleri için yeterli olmuyor, finansal dengeler faiz artırmayı zorunlu kılıyor, ancak bu da yatırımları tümden durduracak bir faktör. Demokratörün emirle faiz düşürme girişimi ise kurdaki yangına benzin oluyor.
  • Türkiye ekonomisi; kendi yapısal sorunları, 3. dünya savaşının konuşulduğu dış politik konjonktür ve içeride despotik yönetim, hukuksuzluk, demokrasi açığı cenderesinde hızla bir çöküşe doğru sürükleniyor.

Hiçbir teşvik haksız rekabet yaratmamalı

Proje bazlı yeni teşvik paketi ile 19 firmanın 23 projesinin destekleneceği belirtiliyor. Türkiye’nin köklü dev sermaye kuruluşları art arda yatırımlarını yurt dışına kaydırma ihtiyacı duyarken; 10 yıl boyunca vergi ve sigorta primi muafiyeti, kredi kullandırımı, yatırım yeri tahsisi, sermaye katkısı, enerji desteği gibi “süper” teşviklerden yararlanacak bu firmalar neye göre seçilmiştir? AKP ile “teşrik-i mesaide” olan firmalara mı özeldir bu teşvikler?

Hukuk yoksa ekmek de yok!…

Ülkenin mevcut yönetim anlayışı ve içinde bulunduğu koşullarda, hiçbir teşvik paketi ülkeye fayda sağlamaz. Demokrasiden, hukuk devletinden uzaklaşma, yatırımcıyı caydırır, en süper teşvik tedbirleri bile kimseyi yatırıma ikna edemez.

Ülkede demokrasiyi, hukuk devletini rafa kaldıran AKP, güveni ve yatırım ortamını yok etmiştir. AKP, OHAL rejimi altında yürüttüğü keyfi yönetimle, ülkeye ve geleceğe olan güveni tümden tüketmiştir.

Gelinen tıkanma noktasında;

  • Ekonomide ciddi bir daralma yaşanıyor,
  • Yatırımlar erteleniyor, üretim durma noktasında,
  • Ülke yatırımcısı, yatırımlarını başka ülkelere kaydırıyor.
  • Piyasalarda para dönmüyor,
  • Karşılıksız çek ve protestolu senetlerde patlama yaşanıyor,
  • Dış ticaret açığı ve cari açık hızla büyüyor.
  • Ülkeye sermaye girişleri durma noktasında,
  • İşsizlik almış başını gidiyor.
  • Bankalar reel sektöre kredide aşırı ihtiyatlı davranıyor.
  • Aşırı dış borcu bulunan reel sektör firmaları ciddi kur riski altında, ciddi bir iflas dalgası riski bulunuyor.
  • Vatandaşın hızla gerileyen alım gücü, tüketimi baskılıyor.
  • AKP’nin yıllarca ekonomiyi canlandırmada kullandığı yegâne aracı olan inşaat sektörü ciddi sıkıntı yaşıyor.
  • Parası olan vatandaş da kendini güvenceye almak için döviz satın alıyor.

AKP ekonomi yönetimi inandırıcılığını-güvenirliğini yitirmiştir

Açıklanan yeni teşvik paketi, içinde süslü vaatler olan bir seçim çalışmasıdır.

Durmadan yeni teşvik paketleri açıklayarak ekonomi yönetilmez. Yeni açıklanan teşvik paketi de öncekiler gibi süslü vaatler içeren, ancak uygulamada yatırımları, üretimi canlandıracak nitelikten uzak, seçim çalışması kapsamında göz boyamaya yönelik bir pakettir.

İktidar, kâğıt üzerinde ne kadar cazip teşvik paketleri açıklarsa açıklasın, ülkede demokrasiyi, hukuk devletini yeniden tesis edip, belirsizliği ortadan kaldırmadığı, herkesin önünü görebileceği bir ortamı yaratamadığı sürece açıklanan bu teşvik vaatleri yatırımları harekete geçiremeyecek, ekonomiyi canlandıramayacaktır.

Zaten, “süper” sıfatıyla yeni teşvik paketini açıkladıkları gün döviz kurlarının sakinleşmek yerine yeni rekorlar kırması, Borsa’daki düşüş bunun işaretidir.

Özetle;

  • Açıklanan paketin de ülkede yatırım, üretim ve istihdamı artırma konusunda önemli bir katkısı olmayacaktır.
  • Bu paketin, ülkenin adım adım gittiği ekonomik çöküşü önleyecek bir vasfı yoktur.
  • Siyasal istikrarı, güveni sağlamak, dış politikayı ve dünya ile ilişkileri normalleştirmek, Türkiye’nin küresel konumunu iyileştirmek, demokrasiyi, hukuk devletini onarıp ekonomide çöküş tehlikesini bertaraf etmek ve üretim ekonomisine geçerek halka iş ve aş yaratacak yatırımların önünü açmak, işsizliği yenmek, istihdam artışını sağlamak için Türkiye’nin acilen yeni bir siyaset anlayışına ve yeni bir iktidara ihtiyacı vardır.
  • Hukuk olmadan, OHAL kalkmadan demokratik kurumsal yapı sağlamlaşmadan bu teşvikler kağıt üzerinde kalır, yatırımları harekete geçiremez, iş ve aş yaratamaz.
  • AKP’nin Türkiye’ye vereceği olumlu bir şey yoktur. AKP’nin ülke için yapacağı en “süper” iş, bir an önce iktidardan gitmesidir.
  • Millet Mars’a giderken Türkiye AKP siyaseti ile muasır medeniyet seviyesinden uzaklaşıp demokratör anlayışla ortaçağ karanlığına doğru sürükleniyor. Yapay zeka, kuantum mekaniği, robot devrimi, dijital devrim, yeni uzay çağı, endüstri 4.0 konuşulurken AKP akıldan bilimden uzak, popülizm ve boş laf ile Türkiye’yi yönetemiyor. Eğitimin dinselleştiği, ticarileştiği, otoriterliği yerde siyaset 4.0 da olmaz endüstri 4.0 da olmaz.

Ekonomide 2017 Hesapları Tutmadı



 

Umut Oran

Ekonomi Basın Açıklaması

25.12.2017

 OHAL’DE 2018 İÇİN RİSK BÜYÜK

  • Demokrasi ve hukuk açığı, dış politikada gerilim, içte ve dışta herkesle kavga siyaseti ve yönetimde keyfiliğin damgasını vurduğu 2017 yılında, ekonomide kötüye gidiş hızlandı; AKP’nin başlangıçta açıkladığı tüm makro ekonomik hedefler saptı.
  • Primini devletin üstlendiği çırak, stajyer ve kursiyerlerle kâğıt üstünde sağlanan suni ve geçici istihdam artışı ile pompalanan kamu kaynaklarıyla fiktif biçimde yaratılan kerameti kendinden menkul büyüme rekoru, ekonomide kötüye gidişe perde yapıldı.

Yüksek borçluluk-aşırı dış kaynağa bağımlılık kıskacındaki Türkiye ekonomisinde 2017 yılı, dış politika ve iç siyasette artan gerilimlerin yansıması ile döviz girişlerinin yavaşlaması, buna bağlı olarak kurlarda hızlı yükseliş, yoksulluk ve işsizlikte artış, enflasyonun ivme kazanması, piyasalarda daralma gibi olumsuz gelişmelerle, ekonomide son yılların en kötü tablolarından birini ortaya çıkardı.

Hükümetin, makro ekonomik göstergelere ilişkin başlangıçta öngördüğü hedeflerde ciddi sapmalar yaşandı. Çift haneli enflasyon, işsizlik ve faiz; büyüyen dış ticaret açığı, cari açık ve bütçe açıkları dolayısıyla 2017, ekonomide bozulmanın arttığı bir yıl oldu. Artan belirsizlik ve güven kaybı nedeniyle özellikle yılın sonuna doğru piyasalarda daralma, paranın dönmemesi, karşılıksız çek ve protestolu senetlerde artış, kapanan dükkan, mağaza ve işyerlerinde artış yaşanırken; istihdamda kalıcı olmayan kurgu yöntemlerle kağıt üzerinde sağlanan artış ve piyasaya pompalanan rekor hacimdeki kamu kaynakları ve özellikle 3. çeyrekte kırılan suni büyüme rekoru ile ekonomide kötüye gidiş perdelenmeye çalışıldı.

Hükümetin, makro ekonomik göstergelere ilişkin öngördüğü 2017 hedefleri ve gerçekleşmeleri karşılaştırdığımızda, şu tabloya tanık oluyoruz:

1- ENFLASYON HIZLANDI

2017 Programında Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) bazında yıl sonu enflasyonu yüzde 6,5 olarak öngörülmüştü. Aylar itibariyle genelde çift haneli seyreden enflasyon Eylül sonu itibariyle yıllık bazda %11,2 olurken bu tarihlerde hazırlanan ve Ekim’de yayınlanan 2018-2020 Orta Vadeli Program’da (OVP) 2017 enflasyonu için yüzde 9,5’lik gerçekleşme tahmini yapıldı. Ancak enflasyon, kur kaynaklı maliyet artışlarının etkisiyle izleyen dönemde de yükselişi sürdürerek, Kasım sonu itibariyle yıllık bazda yüzde 12.98’e kadar yükseldi. Hükümetin 2017 yılı için belirlediği enflasyon hedefinin, yılın tümünde açık farkla sapma kaydedeceği netleşti.

Yıllık tüketici fiyat artışının yüzde 13’e dayanırken, aynı tarih itibariyle Yurt içi Üretici Fiyat Endeksi’ndeki (Yİ-ÜFE) yıllık artışın yüzde 17,3 olması ise özellikle kurdaki yükselişe bağlı maliyet enflasyonunun henüz çarşı pazara tam yansımadığını gösteriyor. Yıllık bazda toptan fiyatlarla tüketici enflasyonu arasında, talepte canlanma durumunda hızla piyasaya yansıyacak 4 puanın üzerinde bir makas bulunuyor.

2- ÇİFT HANELİ İŞSİZLİK YAPIŞTI

2017 yılı için başlangıçta %10,2 öngörülen işsizlik oranı, son OVP ile %10,8’e revize edildi. En son açıklanan veriye göre ise Eylül 2017 dönemi itibariyle işsizlik oranı %10,6. TÜİK’e göre ülke genelinde toplam istihdam, son bir yılda 1 milyon 233 bin kişilik bir artışla 28 milyon 797 bine çıkarken, işsizlerin sayısı ise 104 bin kişi azalarak 3 milyon 419 bine geriledi.

İstihdam artışı yanıltıcı!

SGK’nın aynı döneme ait verileri ise son bir yılda istihdamda yaşanan artışın sadece 734 bin 340’ının zorunlu sigortalı işçilerden, 1 milyon 157 bin 886’sının çırak, stajyer ve kursiyerlerden kaynaklandığını gösteriyor. Çırak, stajyer ve kursiyerlerin Eylül 2016 döneminde sadece 344 bin 80 kişi olan sayısı; Eylül 2017 döneminde 1 milyon 501 bin 966’ya çıktı. Buna göre övünülen istihdam artışı büyük oranda, işverenlere yönelik istihdam teşvik ve destekleri kapsamında “İş başında eğitim”, “İşe almak sizden, sigortası bizden” gibi kampanyalarından yararlanan işverenlerin, ucuz iş gücü olarak doldurduğu çırak, stajyer ve kursiyerlerden kaynaklanıyor. Üstelik zorunlu sigortalı sayısındaki artışta da bu geçici uygulamanın payı bulunuyor. Geçici desteklerle sağlanan arızi istihdam artışının kalıcılığı kuşku yaratıyor. Bu yolla yaratılan ek istihdamın ne kadarının istihdamda kalıp, ne kadarının işsizler ordusuna eklemleneceği belirsiz. Öte yandan emek çevrelerinden, iş başında eğitim adı altında çırak, stajyer ve kursiyerlerin ucuz işgücü deposu olarak kullanıldığı eleştirileri geliyor. 24-48 ay gibi sürelerle uygulanan istihdam teşvik ve desteklerinin sağladığı geçici ve yapay istihdam artışına rağmen işsizlik oranının yılı çift haneli düzeylerde kapayacağı görülüyor.

Gerçek işsiz sayısı 6 milyon…

Öte yandan TÜİK’in dar tanımlı resmi işsiz sayısına, iş aramayıp iş başı yapmaya hazır 1 milyon 444 bin, iş bulma umudu olmayan 609 bin, zamana bağlı eksik istihdamda sayılan 356 bin ve mevsimlik çalışabilen 68 bin kişi de dahil edildiğinde geniş tanımlı (gerçek) işsiz sayısı 5 milyon  896 bin kişiye çıkıyor. 60 milyonu aşan çalışma çağındaki nüfusun 27 milyon 861 bini iş gücü dışında yer alırken, dar tanımlı iş gücü göstergelerine göre bile genç nüfusta işsizlik oranı yüzde 20’yi, ne eğitimde ne işte olan gençlerin oranı ise yüzde 26,1’i buluyor.

3- BÜYÜME YANILSAMASI…

2017 yılı gayri safi yurt içi hasıla (GSYH) büyüme, yıllık Programda yüzde 4,4 olarak hedeflenmişti. Ancak 2016 yılının 3. çeyreğindeki daralma sonrası ekonomide başlayan yavaşlamayı önlemek için, 2017 yılında inşaat, beyaz eşya ve mobilya sektörlerine yönelik vergi indirimlerinin yanı sıra asıl olarak işletmelerin Kredi Garanti Fonu (KGF) kaynakları ile fonlanması, hormonlu bir büyümeyi tetikledi. KGF’den girişimcilere 200 milyar liranın üzerinde kredi dağıtılırken Hazine tarafından buna 178 milyar lira kefalet verdi. Alınan bu önlemlerin etkisiyle yılın ilk çeyreğinde yüzde 5,3, ikinci çeyreğinde yüzde 5.4’lük büyümeler kaydedildi. Devletçe bol kepçe dağıtılan, KGF kaynaklarıyla yaratılan parasal genişlemenin büyüme üzerindeki etkisi asıl 3. çeyrekte kendini gösterdi. Ancak bu kaynaklar, üretim ve yatırımdan çok, işletmelerin borç kapama ve kişisel harcamalarına gitti. Piyasaya pompalanan kamu kaynaklarıyla yaratılan genişleme, yüzde 0,8’lik küçülme yaşanan 2016’nın aynı çeyreğinin baz etkisiyle birleşince, 2017’nin 3. çeyreğinde yüzde 11,1’le rekor büyüme yanılsaması yaşandı. Diğer tüm makro göstergeler daralan bir ekonomiye işaret ederken; KGF fonları, kamu tüketim ve yatırımları ve inşaat yatırımına dayalı kâğıt üzerinde elde edilen bu büyüme, “hormonlu” ve “balon” niteliğindedir.

Gerçekte yavaşlama eğilimi var…

TÜİK’in “mevsimsel etkilerden ve takvim etkilerinden arındırılmış” verilerine bakıldığında ise baz etkisiz GSYH büyümesinin son dört çeyrekte sırasıyla yüzde 4.9, yüzde 1.6, yüzde 2.2 ve yüzde 1.2 olduğu, yani cila silinince, ekonominin aslında yavaşladığı görülüyor.  Dolayısıyla kâğıt üzerindeki 2017’nin 3. çeyrek performansı istatistiksel olarak abartılı bir yanılsamayı içeriyor. Söz konusu suni etkilerle 2017 yıllık büyüme oranının da yüzde 7 civarında çıkacağı, ancak ekonomide şu an istatistiklere yansımayan yavaşlamanın 2018’de rakamlara net biçimde yansıyacağı görülüyor.

4- KUR HEDEFİNDE BÜYÜK SAPMA

Yıllık plan ve programlarda, açıkça belirtilen bir kur hedefi olmamakla birlikte TL ve dolar cinsi milli gelir büyüklüklerinin karşılaştırmasıyla anlaşılan yıllık ortalama kur tahmininin ise ciddi biçimde saptığı görülüyor.  Programda başlangıçta cari fiyatla 2017 GSYH’si 2 trilyon 404,1 milyar TL (756,3 milyar dolar), buna göre yıllık ortalama dolar kuru 3,18 TL olarak öngörülmüştü. TÜİK’in milli gelir hesaplama yöntemini değiştirerek “Zincirleme Hacim Endeksi” esasına geçişi, tüm GSYH verilerini dramatik biçimde farklılaştırdı. Yeni programda 2017 GSYH gerçekleşme tahmini 3 trilyon 35,5 milyar TL (847 milyar dolar) olarak yapıldı. Buna göre beklenen yıllık ortalama dolar kuru 3,58 TL.

Ancak 22 Aralık itibariyle cari dolar kuru 3,82 TL dolayında ve yılbaşından bu tarihe kadar olan dönemin ortalama kuru 3,65 TL. Noel tatili dolayısıyla Batı piyasaları kapalı olmakla birlikte genel eğilimi yükseliş yönünde olan doların, son haftada yatay seyredebileceği öngörülüyor. Her halükarda yılın başında yapılan ortalama dolar kuru tahmini ve sonradan öngörülen gerçekleşme tahminlerinin tutmayacağı şimdiden belli oldu. Bu durum aynı zamanda yılın tümünde öngörülen TL cinsinden GSYH hedefi tutsa bile 847 milyar dolarlık GSYH ve kişi başına 10.579 dolarlık kişi başına milli gelir hedefinin de tutmayacağını gösteriyor.

5- BÜTÇEDE BÜYÜK AÇIK

2017’nin tümünde bütçede 598,3 milyar TL gelir, 645,1 milyar TL harcama ile 46,9 milyar liralık bütçe açığı öngörülmüştü. Yılın ilk 11 ayına ilişkin verilere göre bütçe gelirleri yüzde 13 artarak 574,6 milyar TL, bütçe giderleri yüzde 17,7 artarak 601,1 milyar TL ve bütçe açığı 26,5 milyar lira olarak gerçekleşti. 2016’nın aynı dönemine göre bütçe açığı yüzde 56,5 büyüdü. Bütçe gelirlerinin en büyük bölümünü oluşturan vergi gelirleri 11 ayda önceki yılın eş dönemine göre yüzde 16,7 artarak 489,3 milyar lira oldu. Gider hanesinde ise faiz giderleri yüzde 14,2 artışla 55,3 milyar lira olurken, faiz dışı harcamalar yüzde 18,1’le toplamdakinden daha yüksek oranlı bir büyüme ile 545,8 milyar liraya ulaştı. Harcamaların büyük bölümünün son ayda hesaplara yansıması nedeniyle Aralık’ta beklenen yüksek tutarlı açıkla birlikte, yıllık açığının hedefin üzerine çıkabileceği görülüyor.

6- DIŞ TİCARET VE CARİ AÇIK HEDEFLERİ DE ŞAŞTI

2017 yılı için 153,3 milyar dolar ihracat, 214 milyar dolar ithalat hedeflenmiş, yıllık dış ticaret açığı 60,7 milyar dolar olarak öngörülmüştü. Ocak-Ekim 2017 döneminde ihracat 129 milyar, ithalat 190,2 milyar ve dış ticaret açığı 61,2 milyar dolar olarak gerçekleşti. 2016’nın aynı dönemine göre ihracat yüzde 10,3, ithalat yüzde 16,5 arttı ve bunun sonucunda dış ticaret açığı yüzde 32,1 büyüdü.

Önceki yılın ilk on ayında yüzde 71,6 olan ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 67,8’e geriledi. Yıllık bazda 31,8 milyar öngörülen yıllık cari açık da Ekim sonu itibariyle 41,9 milyar dolarla rekor bir düzeye ulaştı. 2017’de dış ticaret ve cari işlemler açıklarının, hedefe göre büyük sapmalar gösterdiği yıl bitmeden belli oldu.

7- Kur artışı ihracatı artırmak yerine baskılıyor…

Bir ülkenin parasının değer yitirmesi, normalde ihraç ürünlerini dış pazarlarda ucuzlatarak ihracatını artırıcı, ithalatını baskılayıcı etki yaparken, Türkiye ekonomisinde ise bunun tam tersi bir süreç ortaya çıkıyor. Bu durum, üretimde aşırı düzeyde ithal girdiye bağımlı olunmasından kaynaklanıyor. TL’deki değer kaybı, büyük bölümü ithal olan üretim girdilerini pahalandırarak, ihraç ürünlerimizin birim maliyetlerini yükseltiyor. Bu gelişme de ihracatçımızın dış pazarlarda rekabet gücünü kırıyor.


8- YABANCI, YATIRIMI KISTI

2017 yılında artan belirsizlik ve azalan güvenin etkisiyle Türkiye’ye doğrudan uluslararası yatırım girişleri gerilemeye devam etti. İlk 10 aylık verilere göre ülkeye bu dönemde 5,4 milyar dolarlık bir yatırım girişi olurken, tasfiyeler yoluyla geri götürülen sermaye geçen yılın eş dönemine göre yüzde 195,2’lik rekor artışla 1,8 milyar dolara ulaştı. Böylece net yatırım sermayesi girişi 3,6 milyar dolarla önceki yılın yüzde 17,1 altında kaldı. Yabancı sermayeli şirketlerin dış ortaklarından 489 milyon dolarlık kredi kullanması ve yabancıların Türkiye’de 4,2 milyar dolarlık gayrimenkul almasına rağmen, toplamda net doğrudan yatırım girişi yüzde 16,9 düşüşle 8,3 milyar dolara geriledi.

9- DIŞ BORÇ STOKU BÜYÜDÜ

Türkiye’nin toplam dış borç stokuna ilişkin en son açıklanan veri Haziran 2017 sonu itibariyle. Buna göre brüt dış borç stoku son bir yılda net 12,7 milyar dolar büyüyerek 432.4 milyar dolara ulaştı. Son bir yılda kamu sektörünün dış borcu 8,1 milyar, özel sektörün 4,9 milyar dolar net artış gösterdi. Bir yıl önce yüzde 49 olan toplam dış borcun GSYH’ye oranı, yüzde 51,8’e yükseldi.

Dış borçta kur farkı yükü 126 milyar TL…

Kurdaki hızlı artış, dış borçların Türk parası cinsi karşılığını rekor düzeyde büyüttü. Yılın ilk yarısında toplam dış borç stoku dolar cinsinden 27,9 milyar dolar artarken, (Haziran sonundaki stokun sabit kaldığını varsaysak bile), 22 Aralık itibariyle bu borcun Türk parası karşılığında 224,4 milyar liralık artış gerçekleşti. Türk parası cinsinden artışın 126,3 milyar liralık bölümü, yılbaşından 22 Aralık’a kadar olan dönemde dolarda yaşanan 29 kuruşluk artıştan kaynaklandı. Haziran sonu itibariyle 432,4 milyar dolar olan dış borcun 22 Aralık kuru ile 1 trilyon 647,8 milyar liraya denk gelen Türk parası karşılığı, kur yılın başındaki düzeyinde kalsaydı 1 trilyon 521,5 milyar TL olacaktı.

EKONOMİDE 2017’YE DAMGA VURAN BAZI GELİŞMELER

  • 2016 sonunda %10,63 olan “gösterge faiz”, 22 Aralık 2017 itibariyle %13,40 düzeyinde gerçekleşti.
  • Yılbaşından 22 Aralık’a kadar olan dönemde dolar TL’ye karşı yüzde 8,4 değerlenerek 3,8113 TL’ye; Euro % 21,8 artış 4,5171 TL’ye çıktı.
  • 1 Ocak-22 Aralık arasında altının gramı yüzde 20 artışla 156,45 TL’ye, çeyrek altın yüzde 19,1 artışla 256,54, Cumhuriyet altını yüzde 19,5 artışla 1.050,26 liraya çıktı.
  • Yılbaşından 18 Aralık’a kadar olan dönemde benzinin litresi yüzde 7,7 artışla 5,57 TL’ye, mazotun yüzde 10,3 artışla 5,05 TL oldu.
  • Yılın ilk 11 ayında kapanan şirket sayısı geçen yıla göre yüzde 26 artışla 10 bin 371’e ulaştı.
  • Ocak-Kasım döneminde 68.136 esnaf ve sanatkâr sicil terkini yaparak faaliyetine son verdi, 19.075’i de mesleki terkin yoluna gitti.
  • Tüketicilerin bankalara olan bireysel kredi ve kredi kartı borçlarının toplam tutarı ilk 10 ayda 58,3 milyar lira artarak 506,9 milyar liraya ulaştı.
  • Yılın ilk 10 ayında, 632 bin 206’sı bireysel kredi; 762 bin 60’ı de bireysel kredi kartı borcundan dolayı; toplam 1 milyon 118 bin 91 kişi yasal takibe düştü.
  • Ekim 2017 itibariyle bireysel kredi borcunu ödememiş kişilerden borcu devam edenlerin sayısı 2 milyon 45 bin 830, bireysel kredi kartı borcunu ödememiş olanlardan borcu devam edenler de 2 milyon 249 bin 595 kişi.
  • Bankaların TBB Risk Merkezi’ne bildirdiği batık kredi tutarı Ekim 2017 sonu itibariyle 19,7 milyarı bireysel krediler olmak üzere toplam 67,9 milyar liraya ulaştı.
  • İlk 11 ayda 11,5 milyar TL tutarlı 862 bin 411 senet protestoya uğradı.
  • Aynı dönemde bankalara ibraz edilen toplam 18,8 milyar TL tutarlı 412 bin 946 adet çek için “karşılıksız işlemi” yapıldı.

2018’DE KRİZ RİSKİ!..OHAL DEVAM EDERSE 2018 YILI 2017’Yİ ARATIR

Dünya ile ilişkilerde yaşanan sorunlar, iç ve dış gerilimin dozunun giderek artması, 2018 yılında ekonomiye ilişkin riskleri de büyütüyor. Kurlar, enflasyon, cari açık, işsizlikte artış eğilimi; büyümede sert fren beklentisi ve dış borcu çevirmeyle ilgili kaygılar, temerrüt riski ekonomide 2018’e ilişkin olumsuz bekleyişlerin başında geliyor.

Türkiye’nin gelecek bir yıl içinde 144,5 milyar doları özel sektör, 24.9 milyar doları kamu, 703 milyon doları da Merkez Bankası’nca olmak üzere Türkiye’nin toplam 170,1 milyar dolar dış borç geri ödemesi yapması gerekiyor. Özel sektörün ödeyeceği tutarın 83,7 milyarı bankalar vd. finans kuruluşları, 60,8 milyar doları ise doğrudan reel sektör firmalarına ait. Buna göre cari açık finansmanı ile birlikte gelecek bir yıl içinde Türkiye’nin en az 210 milyar dolar taze döviz bulması gerekiyor.

Fed politikaları Türkiye’yi zorlayacak!

Amerikan Merkez Bankası FED’in 2008-2009 krizini aşmak için mali sistemini 10 trilyon dolar fonlamıştı. Bu fonların büyük bölümü, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu gelişen ülkelere aktı. Ancak Türkiye, bu likidite bolluğunda gelen kaynakları yatırıma, yüksek teknolojiye yönlendiremedi, bunun yerine bireyleri borçla tüketime özendirdi. Şimdi ise ekonomisindeki düzelme algısıyla Fed, bilanço küçülterek parasal sıkılaştırmaya gitmeye hazırlanıyor. Buna göre 2018’de 3-4 faiz artırımı öngören Fed, daha önce küresel piyasalara akıttığı kaynağın 2 trilyon lirasını önümüzdeki 4 yılda geri çekmeyi planlıyor. 2018 yılında çekilmesi öngörülen tutar ise 420 milyar dolar.

Türkiye’nin ise borçlarını ve cari işlemler dengesini çevirebilmek, yatırım ve tüketimini finanse edebilmek için aşırı derecede dış kaynağa ihtiyacı var. ABD’de, geçmişte uygulanan İran ambargosunu delme ve uluslararası mali suç iddialarına konu dava odağında yaşanan ve “Türkiye’yi köşeye sıkıştırma” olarak nitelendirilen sürecin, 2018’de nasıl bir noktaya evrileceği merak ediliyor. Bu temelde yaşanacak dış politika kriz ve Türkiye ile ilgili eksen değişikliği tartışmaları ve diğer jeopolitik risklerin yol açtığı gerilim ve belirsizlikler bir yana, tek başına yeni Fed politikaları Türkiye için dövizin tümden kıtlaşması ve 2018’ün ekonomide zor bir yıl olması anlamına geliyor. Zarrab davası kapsamında Türk bankalarına yönelik “ambargoyu delme” tazminatı ve uluslararası fon transfer sisteminden çıkarma gibi yaptırımlar ise Türkiye ekonomisine büyük darbe indirebilecek nitelikte.

Bu gelişmeler bize 2018’de;

  • Dış kaynak girişlerinin azalacağı hatta net çıkış yaşanacağı,
  • Döviz kurlarında yükselişin süreceği,
  • Dış borç çevirmede maliyetlerin artacağı, temerrüt riskinin büyüyeceği,
  • Özellikle net döviz pozisyon açığı 212 milyar dolara ulaşan reel sektör firmalarının kur farkı yükü ile zorda kalabileceği, bir iflas dalgası yaşanabileceği,
  • Faiz, enflasyon, işsizlik, iç ve dış açıkların hızla büyüyeceğini gösteriyor.

2017’deki büyümeyi tetikleyen teşviklerin tüketilmesi nedeniyle, ekonomide yavaşlamanın istatistiklere yansıyacağı 2018 yılında  bizi “düşük büyüme” bekliyor. Yıllık büyüme oranının yüzde 3’lerde kalacağı görülüyor. Olası bir erken seçim durumunda ise mali disiplinde bozulma artacak.

SORUN EKONOMİK OLMAKTAN ÇOK SİYASİDİR!..

Dış çevrelerde IMF ve Dünya Bankası’nın Türkiye’ye yeniden kredi vermesi ‘‘büyük kumar’’ olarak nitelendiriliyor, Türkiye’nin borcunu ödeyememesi olasılığından söz ediliyor ve bunun ABD ve Avrupa için önemli bir müttefik olan Türkiye’yi istikrarsızlığa iteceği yorumları yapıyor. Türkiye ekonomisinde olası kötüye gidişin ana nedeninin, ekonomik olmaktan öte siyasi olacağına işaret ediliyor. Dolayısıyla, ekonomik alanda yapısal reformlarla halka iş ve aş yaratacak sermaye girişleri ve yatırımların önünü açacak iklimin yeniden yaratılması; öncelikle dış politikada gerilimin düşmesi, siyasal alanda istikrar ve sosyal barışın tesisine bağlı bulunuyor.

Bu bağlamda;

  • Devleti yönetenler içeride ve dışarıda herkesle kavga, gerilim politikasından vazgeçmelidir!..
  • Türkiye’nin; demokrasiden uzaklaşma, hukuk devletini, güçler ayrılığını ortadan kaldırma ve totalitarizm/keyfi tek adam yönetimi görüntüsü veren politika ve uygulamalardan derhal vazgeçip, siyasi istikrarı ve iç barışı, küresel alanda güveni sağlaması gerekiyor.
  • Bir yandan gazeteciler başta haksız gözaltı ve tutuklulukların devam etmesi, diğer yandan suça bulaşmış devlet yöneticilerini aklama girişimleri, toplumda adalet duygusunu ve dışarıda ülkemizin imajını bozuyor.
  • Bu anlayıştan derhal vazgeçilerek hukuk içinde saydamlık, denetlenebilirlik ve hesap verirliğin önünün açılmasına acilen ihtiyaç var!
  • Aksi halde, Türkiye’nin kendi özel durumunun yanı sıra; zaten küresel ekonomi ve finanstaki politika değişikliği ve gelişmelerin zorladığı büyük bir ekonomik çöküşü 2018 yılında yaşamamız kaçınılmaz olacaktır!..

 

Sorumlu muhalefet anlayışıyla yaptığım bu tespit ve uyarılar temelinde ilgilileri acil önlemler almaya davet ederken; ekonomide istikrarın sağlandığı, demokrasi ve hukuk devletinin tam işlediği, sosyal barış, huzur ve adaletin sağlandığı, insanların yurttaşı olmaktan mutluluk duyup, geleceğe umut ve güvenle baktığı bir Türkiye dileğiyle tüm halkımızın yeni yılını kutluyorum!

 

Ekonomide 2023 Balonu Patladı



Umut Oran

Basın Açıklaması

17.11.2017

  • AKP’nin halkı kandırarak oyunu almak, iktidarını sürdürmek uğruna ortaya attığı 2023 hedeflerinin yalan ve hayal olduğu açık ve net biçimde ortaya çıkmıştır. 2023 popülizmi, balon gibi patlamıştır. 

AKP, 2012 yılında Cumhuriyetin 100. yılı olan 2023 için bazı ekonomik hedefler açıklamıştı.

Nüfusun 100 milyona ulaşacağı öngörülen 2023 için en iddialı 5 hedef şöyleydi:

  • GSYH 2 trilyon dolar,
  • Kişi başına gelir 25 bin dolar
  • İhracat da 500 milyar dolara ulaşacak.
  • İşsizlik yüzde 5 olacak
  • Ekonomide dünyanın ilk 10 ülkesinden birisi olacağız.

AKP ve Erdoğan, seçim meydanlarında, TV ekranlarında, salon toplantılarında; tıpkı “adı var-kendi yok” nitelikteki “yerli uçağımız göklerde”, “yerli otomobilimiz yollarda”, “milli tankımızı yapıyoruz” projeleri gibi bu oldukça iddialı, ancak hayali nitelikteki 2023 hedefleri ile de insanımızı kandırıp oyunu aldı, hayali oya tahvil etti. 

OVP İLE KENDİ KENDİLERİNİ YALANLADILAR!…

Hükümetin yaklaşık 40 gün önce açıkladığı 2018-2020 dönemine ilişkin Orta Vadeli Program’da ise 2020 yılı için GSYH hedefi 1 trilyon 74,4 milyon dolar, kişi başına milli gelir ise 13.024 dolar olarak öngörüldü.

Mevcut ekonomik durum ve dinamiklere bakıldığında bu hedefler de iddialı kalıyor.

Çünkü OVP hedeflerinde ortalama dolar kuru;

  • 2017’de 3.56,
  • 2018’de 3.73,
  • 2019’da 3.92,
  • 2020’de 4.02 TL olarak öngörülüyor.

Oysa daha 2017’nin bitmesine 1,5 ay var ve dolar kuru şimdiden 3.90 TL’ları gördü.

  • Hadi diyelim 2020 için OVP’de öngörülen bu hedefler tuttu… Kalan 3 yılda nasıl bir büyüme ivmesi yakalanacak da 2023’te GSYH 2 trilyon dolara, kişi başına milli gelir 20 bin dolara çıkarılacak? Çünkü bu durumda bile 2023 hedeflerinin tutması için sonraki 3 yılda milli geliri ikiye katlayacak bir mucizeye ihtiyaç var.

İHRACATTA 500 MİLYAR DOLAR DA HAYAL!…

OVP’de; 2016’da 142,5 milyar ve bu yılın ilk dokuz ayında 115 milyar dolar olan ihracatın, 2017’nin tümünde yüzde 9,8 artışla 156,5 milyar dolar olacağı öngörülüyor. İhracatın, izleyen üç yılda sırasıyla yüzde 8, yüzde 16,3 ve yüzde 7,1 oranındaki artışlarla 2020’de 195 milyar dolara çıkacağı iddia ediliyor. Oysa ihracatın son dört yılına baktığımızda, bunun üçünde gerilediği, birinde ise küçük bir artış gösterdiği görülüyor.

  • 2020’de 195 milyar dolarlık ihracat hacmi dayanaktan yoksun. Bu hedefi ulaşsak bile, 2023 hedefi olan 500 milyar doları yakalamak için kalan 3 yılda yıllık hacmi 2,5 katına çıkarma iddiasının hiç inandırıcılığı bulunmuyor.

* Normal bir ekonomide ulusal paranın değer yitirmesi, ihraç ürünlerini dış pazarlarda ucuzlatarak ihracatını patlatır, ithalatını baskılar. Bizde ise üretimde tamamen ithal girdiye bağımlı olunması yüzünden tam tersi yaşanıyor. Son yıllardaki hızlı kur artışları (TL’de değer kaybı) ithal girdiler yoluyla üretim maliyetlerini, ihraç ürünlerinin birim maliyetlerini yükseltiyor, ihracatı baskılıyor.

ZİHNİYET DEĞİŞİMİNE İHTİYAÇ VAR!

AKP’nin 2023 hedefleri diye açıkladığı büyüklüklere erişmek, kendilerinin de bildiği gibi imkansızdır.

Bilimi dışlayan, dinselleştirilmiş, ezberciliğe dayalı eğitim sistemi; imam hatipleştirilmiş okulları ile Türkiye, sorgulayan, araştıran ve analiz yapabilen nesiller yetiştiremez.

Yeterli düzeyde Ar-Ge, inovasyon, teknoloji yatırımı yapamayan, sanayi 4.0’ı halen gündemine almayan Türkiye, buluş yapamaz, katma değerli ürün üretemez, ekonomisini, ihracatını büyütemez, yatırım ve sermaye çekemez. Demokrasiden, hukuk devleti olmaktan uzaklaşan ülkeler, zaten hiçbir alanda ilerleyemez.

16 yıldır bunların tam tersini yapan AKP’nin demokrasi, dış politika ve ekonomide sorunları çözme, ülkeyi büyütme, geliştirme yönünde yapacağı hiçbir şey olmadığı tecrübeyle sabittir.

AKP’nin halkı kandırarak oyunu almak, iktidarını sürdürmek uğruna ortaya attığı 2023 hedefleri popülizmi, çoktan bir balon misali patlamıştır.

 

Orta Vadeli Fiyasko !



 

ORTA VADELİ PLANDA;

ENDÜSTRİ 4.0; DİJİTAL DEVRİM; BİLGİ TOPLUMU VE AKILLI TEKNOLOJİ İÇİN AR-GE YOK ! 

BOL BOL VERGİ ARTIŞI VE ZAM VAR 

MİLLET MARS’A GİDERKEN, AKP İLE ORTAÇAĞA YOLCULUK

Türkiye, içeride ve dışarıda öngörülemez, risklerle dolu ve tehditlerin giderek büyüdüğü bir konjonktüre doğru hızla savrulurken AKP hükümeti, ekonominin 3 yıllık yeni yol

haritası diye yine iddiasız, tutarsız, inandırıcılıktan yoksun bir Orta Vadeli Program (OVP) daha açıkladı ve sözde “ekonomik tedbir” adı altında bir sürü vergi ve zama dayalı bir program açıkladı.

Hükümet tarafından açıklanan 2018-2020 dönemine ait OVP’de yer alan hedef ve öngörüler tek kelimeyle dayanaksız ve gerçeklikten uzaktır.. İçsel tutarsızlık ve çelişkilerle dolu OVP, ortaya bir vizyon koyamamıştır.

Bu planda gelecek ile ilgili bütün dengeleri değiştirecek olan ve tüm dünyanın en önemli gündemi olan yakın geleceği belirleyecek “endüstri 4.0” yer almamıştır.

OVP’de 2017’de 852 milyar dolar olacak GSYH’nin önümüzdeki üç yılda, her yıl kaydedilecek yüzde 5,5’erlik büyüme ile 2020’de 1 trilyon doları; bu yıl 10.579 dolar olacak kişi başına gelirin de dönem sonunda 13 bin doları aşacağı öngörülmüş. Önümüzdeki 3 yıla ilişkin hedefler bir yana bu yıla ilişkin gerçekleşme tahminine bakalım. 2017’de öngörülen 852 milyar dolarlık milli gelir gerçekleşme tahmininde ortalama dolar kuru 3,56 TL olarak alınıyor. Oysa OVP’nin açıklandığı 27 Eylül itibariyle cari dolar kuru 3,57 TL’nin üzerinde gerçekleşti ve 1 Ocak-27 Eylül dönemi itibariyle ortalama dolar kuru 3,60 TL oldu. Programdaki yıllık hedefin tutması için kalan 3 ayda cari dolar kurunun düşmesi, son çeyrek ortalamasında 3,50 olması gerekiyor ki trend, dövizde artış/TL’de değer kaybı şeklinde, yani tam tersi yönde. Buna göre OVP’deki 2017 milli gelir gerçekleşme tahmini bile daha baştan sapmış bulunuyor.

2023 hedeflerini artık ağza almıyorlar… 

AKP, önceki yıllarda oldukça iddialı, ancak hayali 2023 hedefleri ile insanımızı kandırıp oyunu aldı. Yeni açıklanan OVP’ye göre2020 yılında GSYH 1,1 trilyon dolar, kişi başı milli gelir de 13bin 24 dolar olacakmış? Hadi diyelim oldu. Hani 2023’te GSYH 2trilyon dolar, kişi başına milli gelir 25 bin dolar olacaktı? Sonraki3 yılda milli gelir bir mucize ile ikiye mi katlanacak, peki nasıl?

Hükümetin Orta Vadeli Program (OVP) temel hedefleri

 2017GT2018H2019H2020H
GSYH (Milyar TL)3.035,03.446,03.872,04.321,0
GSYH (Milyar $)852,2930,2997,61.074,4
Büyüme hedefi (%)5,55,55,55,5
Kişi b.m.gelir ($)10.57911.40912.10013.024
Ortalama kur öngörüsü ($/TL)3,56143,70463,88134,0218
Yıllık enflasyon tahmini (%)9,57,06,05,0

Şirketlerin de çalışanların da vergi yükü artacak!.. 

OVP kapsamındaki önlemler, çalışanlar ve dar gelirliler başta olmak üzere her kesim açısından bir “kemer sıkma” döneminin başladığını gösteriyor. Çalışanlar maaş ve ücretlerindeki vergi yükünün azaltılmasını isterken, ekonomi yönetimi tam tersine gelir vergisi tarifesinin üçüncü diliminde 3 puanlık artışa giderek vergi oranını yüzde 27’den yüzde 30’a çıkarıyor. Bunun anlamı, gelecek yıl çalışanların maaş ve ücretlerinden daha fazla vergi kesintisi demek. Yani, ele geçen para daha da küçülecek, emek kesiminin milli gelirden aldığı pay daha da düşecek.

Gelir vergisi tarifesindeki bu artış, zaten kötüye giden ekonomi ve daralan piyasalar nedeniyle mali durumu sıkıntıda olan şirketler kesiminin de vergi yükünü artıracak. Aynı zamanda finans sektöründe kurumlar vergisi oranının yüzde 20’den yüzde 22’yeçıkarılması da banka ve finans kurumlarının vergi yükünü ağırlaştıracak.

Motorlu Taşıtlar Vergisi’nde yüzde 40 artışa gidiliyor. Yeni alınacak binek otomobillerde aracın değeri arttıkça vergi miktarında da yüzde 10-20 oranında artış olacak. Şans oyunları ve çekilişlerde elde edilen ikramiyeler üzerinden alınan vergilerde yüzde 10 olan vergi oranı yüzde 20’ye çıkarılıyor. Halen kolalı gazozlardan alınan yüzde 25 oranındaki ÖTV’nin kapsamı, meyveli gazozları ve enerji içeceklerini de kapsayacak. OVP’de öngörülen makro ekonomik hedeflerin tutmayacağı aşikarken, şirketler, bankacılık sektörü ve bireylerin vergi yükü artacak, harcanabilir gelir azalacak. Bu durumda, kağıt üstündeki hayali ve iyimser kurla hesaplanmış büyüme hedefi nasıl tutacak?

Savaş önlemi ise yetersiz, değilse fırsatçılık!…

Açıklanan tedbirler kapsamında elde edilecek gelirlerden 8 milyar liralık bir kaynağın münhasıran Savunma Sanayii Destekleme Fonu’na ilave gelir olarak aktarılacağı belirtiliyor. Tüm bu tedbirlere de “Jeopolitik riskler ve bu risklerin bütçede doğurduğu harcama ihtiyaçları” gerekçe gösteriliyor. Açıklanan bu tedbirler bir “savaş ekonomisi”ni çağrıştırıyor, ancak bir savaş durumunda bu önlemlerin hiçbir işe yaramayacağı da ortada… 

Hazine ciddi nakit sıkıntısında!…

15 yılda Cumhuriyetin tüm birikimlerini satarak elde ettiği 60milyar doların üzerindeki özelleştirme gelirini har vurup harman savuran AKP; şimdi satacak ciddi bir varlık kalmayınca kamu lojmanlarını satarak bütçeye gelir yaratmayı umuyor. Hayali, tutarsız makro ekonomik hedeflerin ötesinde gerçekte neredeyse sırf vergi artışından ibaret olan OVP kapsamındaki bu önlemler, Hazinenin ciddi bir nakit sorunu içinde olduğunu gösteriyor. 

Yüksek işsizlik sürecek!…

OVP’de bir yandan üç yıl boyunca yüzde 5’in üzerinde büyüme iddiası, diğer yandan da işsizliğin düşmeyeceğinin itiraf yer alıyor. İşsizlik oranının bu yıl yüzde 10.8, gelecek yıl yüzde 10.5,2019’da yüzde  9.9 ve 2020’de yüzde 9.6 olacağı öngörülüyor. İşsizlik oranına ilişkin öngörülen geçen yılki OVP’dekin den bile daha kötü bir tablo arz ediyor. Ekonomideki gidişat dikkate alındığında bu hedefler bile çok iyimser kalıyor, çift haneli işsizliğin artarak süreceği görülüyor. KGF garantileri ile piyasaya pompalanan kredilerle sağlanacak hormonlu büyüme, işsizlik sorununu çözmüyor. Önümüzdeki 3 yıla ilişkin işsizlik öngörüleri, öngörülen her yıl yüzde 5,5 büyüme hedefiyle çelişiyor.

Hayat pahalılığı artacak!.. 

Geçen yılki OVP’de 2017 için yüzde 6 enflasyon hedefi yer alıyordu. Yeni OVP’de enflasyonun 2017 yılı sonunda yüzde 9.5olacağı öngörülüyor. Bu yıla ilişkin iyimser gerçekleşme tahmini tutsa bile enflasyonda yüzde 50’nin üzerinde bir sapma var. Bu da gelecek yıllar için öngörülen yüzde 7, 6 ve 5’lik enflasyon hedeflerinin inandırıcılığını şimdiden ortadan kaldırıyor. Hükümetin, Kredi Garanti Fonu garantörlüğünde, kredi verme yarışına giren bankaların boşalan kasalarını doldurmak için yüksek faiz veriyor. Sanayicinin üretim maliyetleri şu an yüzde15’lerde. Bölgesel ve küresel riskler yok sayılsa bile dövizdeki trend artış yönünde. Bu koşullarda bu enflasyon hedeflerinin tutması mucize…

AKP ülkeyi kurtaramaz!..

  • AKP’nin iç siyasette, dış politikada ve ekonomide uyguladığı politikalar sürdürülebilir değildir
  • Türkiye, önümüzdeki dönemde jeopolitik risklerle; ekonomimize ve milli güvenliğimize yönelik ciddi tehditlerle dolu çetin bir sürece giriyor.
  • Ekonomi, milli güvenlik, ülke bütünlüğü ve her alanda ülkemizi ciddi tehlikelerin beklediği bu kritik süreçte AKP’nin, isabetli ve etkili politikalar geliştirip uygulayamayacağı; risk ve tehditleri bertaraf edemeyeceği, bugüne kadarki deneyimle sabittir.
  • Özellikle ekonomide bizi bekleyen ciddi kriz ve çöküş riskine karşı ilgili tüm kesimler, Ekonomik ve Sosyal Konsey zemininde toplanarak bu kötü gidişe “dur” demek için seferber olmalı, yaklaşan tehlikeye karşı ortak akılla doğru ve etkili önlemler alınmalıdır.

 

 

“Milli Ürünler”de Kan Kaybı Yaşanıyor!



rize 30.03.2017 (4)

ÇİFTÇİ HÜKÜMETİN UMURUNDA DEĞİL

Türkiye’nin birçok ili ve bölgesinde; ekonomik, sosyal ve demografik açıdan çok önemli bir yere sahip olan fındık, çay, şeker pancarı, zeytin, pamuk, buğday gibi milli ürünlerde üretici devasa sorunlarla boğuşuyor, ciddi bir darboğaz yaşıyor.

Geçen hafta Karadeniz’de referandum çalışması yaptım ve özellikle Rize’deki sürdürülebilir ekonomi çok düşündürücü. Çünkü Rize 15 yıldır iktidar partinin kalesi konumunda ve Başbakanı, Cumhurbaşkanı çıkarmış başbakan. Ama içerisinde Başbakan, Cumhurbaşkanı çıkarmış güzel Rizemizin suyu yok ve var olanı da kirli. Rize’de iş yok, denizden-balıkçılıktan-tarım vs. yararlanamıyor. Rizeli tek sektöre mahkûm: Çay ve onda da yılda sadece 4 ay iş var sigortası da yok! Tek alıcı da ÇAYKUR

ÇAYKUR da Varlık Fonu’na aktarıldı yani Rizeli’den gizlenerek örtülü biçimde özelleştirilme aşamasına geçirildi, bu ise işten çıkartmaların çok da uzak olmadığı anlamına geliyor.

Türkiye’de teşvikli yatırımların toplamı 50 bin adet bunun sadece 138’i Rize’ye ait. Türkiye’de son 15 yılda 2 milyon istihdam yaratılmış Rize’de ise sadece 3 bin! Rize’nin ihracatı 150 milyon $, Trabzon’un ki 1,5 milyar $. İktidar sürsün Türkiye Büyüsün sloganının içinin ne kadar boş olduğunun en somut göstergesi Rize’dir! İktidarın kalesi, en yüksek oy aldığı il ama sürdürülebilir kalkınması yok sağlıklı sudan dahi mahrum bir il!

Sonuç olarak yerli ve milli ürünlerimizi bir türlü planlı ve düzenli değerlendiremeyen ve sürdürülebilir bir kalkınmayla adil ve eşit refahı yaratamayan ve paylaştıramayan bir iktidar ile karşı karşıyayız. 15 yılın sonunda ekonomiyi üretimle-yatırımla-inovasyon ve ARGE ile büyütemeyen ve Türkiye’yi ithalata mahkûm eden dışarıya bağımlı kılan ve en kötüsü sıcak para bağımlısı haline getiren ekonomiyi yönetemeyen beceriksiz bir iktidardan bahsediyorum

Bu ülkede herşey var

Toprak var

Güneş var

Deniz var

Çalışkan ve işe ihtiyacı olan insan var

Genç beyinler var ama bir türlü kalkınma olmuyor adil ve eşit bir refah gelmiyor

Yağ var un var şeker var ama helva olmuyor

Sorun mutfakta

Sorun ustada

FINDIK

Fındıkta dünyadaki toplam üretim alanlarının yüzde 77,9’una sahip olan Türkiye, toplam üretiminin ise yüzde 58,3’ünü gerçekleştiriyor. Türkiye’deki fındık üretim alanlarının yüzde 31,9’u Ordu, yüzde 16,5’i Giresun, yüzde 13,7’si Samsun, yüzde 11,2’si Rize, yüzde 9,2’si Trabzon’da. Ayrıca fındık; Artvin, Sinop, Tokat, Düzce, Sakarya, Kocaeli, Bartın, Zonguldak, Kastamonu ve daha birçok ile yayılan 712 bin 647 hektarlık geniş bir alanda 500 bini aşkın üretici (aileleriyle birlikte 2 milyona yakın kişi) için temel geçim kaynağı… Dünyada fındığın yüzde 80’i çikolata sanayinde, yüzde 10-12’si pastane ve bisküvi mamullerinde, yüzde 3-4’ü kuruyemiş ve yüzde 2-3’ü dondurma yağ sanayinde tüketiliyor. Türkiye’de üretilen fındığın yüzde 15-20 oranındaki yıllık yaklaşık 80 bin ton civarındaki bir bölümü iç tüketime gidiyor tüketim söz konusu. Kişi başına tüketim ise yıllık 500-600 gram düzeyinde kalıyor.

SORUNLAR

  • Ülkemizde 2015’te yılında 646 bin ton olan fındık üretimi 2016’da yüzde 35 azalarak 420 bin tona düştü.
  • Son yıllarda dünya fındık tüketimindeki artış paralelinde artan fındık ihracatı da 2016’da miktar bazında yüzde 47 azalarak 249,7 bin tondan 132,2 bin tona; tutar bazında da yüzde 50,4 düşüşle 2 milyar 280 milyon dolardan 1 milyar 130,5 milyon dolara geriledi.
  • 2023 hedefine konulan yaklaşık 1 milyon tonluk tüketime rağmen, Türkiye’de fındık üretimi artmıyor. Fındıkta dekar başına verim miktarı 2016 yılında 60 kilonun da altına düştü.
  • Fındık bahçelerinin de bu alanda çalışanların da yaşlanmış olması üretimde sıkıntı yaratıyor.
  • Türkiye’nin arzındaki dalgalanmalara bağlı fiyat istikrarsızlığı yüzünden oluşan güvensizlik önemli fındık alıcısı küresel firmaları, Arjantin, Şili gibi ülkelere yönlendiriyor.
  • Dünyanın en büyük fındık üreticisi Türkiye’deki oldukça düşük verimlilik, kârlılığı olumsuz etkileyen ana faktör. Türkiye’de yıllara göre 90-100 kilo olan, 2016’da 58 kiloya düşen hektar başına üretim rakip ülkelerde 150-200 kilo arasında değişiyor.
  • Miras yoluyla bölünmelerle fındık bahçelerinin küçülmesi, üretim maliyetlerini yükseltiyor.
  • ÇÖZÜM
  • Fındık alanlarında verim ve kalitenin artırılması için devlet üreticiye sahip çıkmalı, yaşlı bahçelerin sökülerek yenilenmesi için etkili politikalar hayata geçirilmeli.
  • Fındıkta verim ve kaliteyi artırmak için bahçelerin yenilenmesi en öncelikli adım olmalı.
  • Fındıktaki destek, alana değil üreticiye verilmeli, söküm yapanlara teşvik uygulanmalı ve kaliteli üretim ödüllendirilmeli.
  • Haziran 2009’da serbest piyasaya bırakılan fındık üretimine yönelik devlet yardımları artırılmalı, işlevsel hale getirilmeli.
  • Fındıkta lisanslı depoculuk ve ürün borsacılığı piyasanın sağlıklı işleyişini sağlayacak ve sektöre küresel çapta dinamizm kazandıracak şekilde yürütülmeli.
  • Üreticinin emeğinin karşılığını alabilmesi, ülkemizin tüketim ve ihracat hedeflerine ulaşılabilmesi için fındıkta verim dekar başına 150-200 kilo aralığına çıkarılmalı.

ÇAY

Doğu Karadeniz Bölgesinde Rize, Trabzon, Artvin, Giresun il sınırları içindeki toplam 762 bin 412  dekarlık alanda gerçekleşen çay tarımında çalışan faal nüfus 250 bin kişi dolayında. Çay üretim sanayii de bu illerde bulunuyor. Her yıl  bölgede 1.200.000-1.300.000 ton arasında yaş çay yaprağı hasat ediliyor. Bu miktar yapraktan yaklaşık  220.000-230.000 ton kuru çay üretiliyor.

SORUNLAR

  • Çay bahçeleri yaşlanmış durumda; çaylıkların yenilenmesi gerekiyor.
  • Yaş çay fiyatı düşük; üretici mağdur. ÇAYKUR’un günlük işleme kapasitesinin yetersizliği nedeniyle üretici çayını özel sektöre düşük fiyattan satmak zorunda kalıyor.
  • Türk çayının en büyük sorunlarının başında ülkeye sokulan kaçak çaylar geliyor.
  • Hasat edilen çayların üretim hattına gelene kadar muhafaza edilmesinde güçlükler var.
  • Kuru çay üretim ve satış koşulları yeterince denetlenmiyor; standart dışı hammadde alımı nedeniyle kaliteli çay üretimi sağlanamıyor.
  • ÇAYKUR yönetim kurulunda üretici örgütlerinin temsilcileri yer almıyor.
  • Gübre denetim yetersiz, gereksiz miktarda gübre kullanımı çevreye zarar veriyor.
  • Çay üretim maliyeti yüksek; ihracat miktarı düşük.
  • Sektörde Ar-Ge çalışmaları da ziraat ve gıda mühendislerinin istihdamı da yetersiz.
  • Kuru çayda piyasa düzenlemesi, ticaretin kayıt altına alınması yetersiz. 3092 Sayılı Çay Kanunun günümüz şartlarında yetersiz kalıyor.
  • ÇÖZÜM
  • Yaşlanan çay bahçelerinde gençleştirmeye gidilmeli, verim ve kalitenin artırılması için budama ve yenileme sistemi daha cazip hale getirilmeli, buna devlet desteği sağlanmalı.
  • İç pazarda Türk çayına karşı haksız rekabete yol açan kaçak çay girişleri önlenmeli.
  • Günümüzde organik ürünlere talep artışı da değerlendirilerek dünyanın en natürel çayları arasındaki Türk çayının yurt dışında pazar bulması için çalışmalar yapılmalı.
  • Sürdürülebilir çay tarımına yönelik programlar hayata geçirilmeli ve yaygınlaştırılmalı.
  • Organik tarım, iyi tarım gibi uygulamalar hayata geçirilmeli.
  • Üreticilerin yeterli gelir elde etmeleri için, yaş çay fiyatı günün şartlarına göre belirlenmeli.
  • Çay kooperatiflerinin güçlendirilmesi için devlet desteği sağlanmalı.
  • Hammadde alımı ve kalite kontrol noktalarında yeterli eksper ve mühendis istihdam edilmeli.
  • Gübre  ve budama konularında çiftçilere aydınlatıcı eğitim programları hayata geçirilmeli.
  • Çay bedelleri peşin ödenmezken, tarımsal girdiler ve kredilere aylık faiz uygulanıyor. Girdi bedellerinin geri ödemesi çay bedellerinin ödemesine göre ayarlanmalı ve faiz uygulaması kaldırılmalı.
  • Kaliteli çay üretme konusunda özel sektör kamu iş birliği güçlendirilmeli.
  • Paketleme tesislerinin ve kuru çay satışları denetlenmeli.
  • 3092 Sayılı Kanun çalışmaları başta üretici temsilcileri olmak üzere, sektördeki tüm aktörler ve STK görüşleri alınarak yapılmalı.

ŞEKER PANCARI

Türkiye’de yaklaşık 500 bin çiftçi ailesi şeker pancarı tarımı ile geçiniyor. Hane halkı bazında bu sayı yaklaşık 2.5 milyon kişiye karşılık geliyor. Şeker fabrikalarında yaklaşık 30 bin kişi çalışıyor. Şeker pancarı tarımı, sağladığı yüksek istihdamla köyden kente göçün hızını kesiyor. Şeker pancarı çiftçisi devlete hiç yük olmadan 170 bin hektar kıraç tarım arazisini tamamen kendi yatırımı ile sulu tarıma kazandırmış durumda. Devletin bu kazancının parasal karşılığı 340 milyon dolar… Şeker pancarının baş, yaprak, posa ve melası ucuz hayvan yemi olarak kullanılıyor. Şeker pancarının fabrikada işlenmesi ile elde edilen melas, maya sanayiinin ana hammaddesi. Melastan üretilen maya 80 ülkeye ihraç edilerek döviz girdisi sağlanıyor. 1 dekar şeker pancarı, taşımacılık sektörüne 5.7 ton yük sağlıyor. Şeker pancarı, kendinden sonra ekilen üründe verim artışı sağlıyor. 1 dekar şeker pancarının fotosentez sonucu havaya verdiği oksijen ormandan 3 kat daha fazla ve 6 kişinin 1 yıllık ihtiyacını karşılayabilecek miktarda.

SORUNLAR

  • “Üretim Reformu Paketi Kanun Tasarısı” ile Şeker Kanunu’nda yapılacak ve nişasta bazlı şeker (NBŞ) firmalarına kota kıyağı öngören düzenlemeden, gelen tepkiler üzerine geri adım atan hükümet, ilk fırsatını bulduğunda bunu hayata geçirmeye hazırlanıyor.
  • Düzenleme gerçekleşirse, toplum sağlığı için büyük tehdit oluşturan NBŞ’ler dolaylı biçimde kota kapsamından çıkarılacak; Cargill vb. çok uluslu firmalara piyasada tamamen istedikleri gibi at koşturma imkânı sağlanacak.
  • Ülkemizde şeker pancarı tarımı ve pancar şekeri sanayiinin sonunu getirecek bu düzenleme, halk sağlığına da ciddi bir tehdit oluşturuyor. 
  • ÇÖZÜM
  • Avrupa ülkelerinin yüzde 1’lerde tuttuğu NBŞ kotasını yükseltmek, hatta tamamen serbest bırakmak ülkeye, millete ihanettir; bu düzenlemeden tamamen vazgeçilmeli.
  • Türkiye şekerini şeker pancarından üretmeli, sadece gıda dışı sektörlerin ihtiyacını karşılamak üzere NBŞ kotası yüzde 1-2 aralığına çekilmeli.
  • Çok uluslu şirketlerin karı uğruna, toplum sağlığının tehlikeye atılmasının önüne geçilmeli.

ZEYTİN

Türkiye, 837 bin hektarlık bir alanda 172 milyon civarındaki ağaç sayısı ve yıllık 1.700.000 ton dolayındaki zeytin üretimi ile dünyanın en önemli zeytin üreticisi ülkeleri arasında yer alıyor. Türkiye’de zeytin üretim Ege, Marmara, Akdeniz Güneydoğu Anadolu ve Karadeniz Bölgeleri olmak üzere çok geniş bir coğrafyaya yayılıyor. En çok bilinen İzmir, Balıkesir, Çanakkale, Bursa, Manisa gibi illerin yanı sıra, Aydın, Muğla, Adana, Antalya, Gaziantep, Hatay, Kilis, Mersin, Osmaniye, Kahramanmaraş ve Şanlıurfa gibi illerde de zeytin üretiliyor. Ülkemizde milyonlarca insanımız geçimini zeytin ve zeytinyağı üretiminden sağlıyor. Türkiye’de yıllık zeytin tüketimi 355, zeytinyağı tüketimi 150 ton civarında.

SORUNLAR

  • 2002 yılında 1.800.000 ton olan zeytin üretimi 2016’da 1.730.000 ton olarak gerçekleşti; üretim artmak bir yana geriliyor.
  • Yunanistan’da 24, İspanya ve İtalya’da 14, Tunus, Portekiz, Lübnan ve Suriye’de ise 8 litre olan kişi başına yıllık zeytinyağı tüketim miktarı ülkemizde sadece 2 litre civarında kalıyor.
  • Türkiye’nin 2016 itibariyle 191 milyon dolar düzeyinde bulunan zeytin ve zeytinyağı ihracatının 2023 yılında 3.8 milyar dolara çıkarılması hedeflenirken, zeytinlikler maden ve enerji yatırımlarına, inşaat devlerine kurban ediliyor.
  • ÇÖZÜM
  • Zeytincilikte piyasayı düzenleyici fiyat ve destek modelleri uygulanmalı; ayrıca havza bazlı destek modelinde geleneksel eğimli alanlarda kurulu zeytinlikler için ilave destek verilmeli.
  • Stratejik bir ürün olması nedeniyle zeytin ve zeytinyağına verilen prim  artırılmalı.
  • Zeytin alanlarında maden aramalarına izin verilmemeli.
  • Zeytinde hastalık ve zararlılarla mücadelede geniş spektrumlu ilaç kullanımı minimize edilmeli, organik kökenli ilaçlarla mücadele teşvik edilmeli, biyolojik ve biyoteknik mücadelede kullanılan preparatlar destekleme kapsamına alınmalı.
  • Yerli zeytin gen kaynaklarının korunmalı ve fidan ithalatı engellenmeli.
  • Zeytincilikte kullanılan girdilerden başta akaryakıt ve enerjinin ucuzlatılmalı, Ar-Ge çalışmalarının desteklenmeli.
  • Zeytinyağına diğer ülkeler dikkate alınarak ciddi teşvikler verilmeli.
  • Ülkemizde var yılı-yok yılı (periyodisite) etkisinin azaltılması için, zeytin çeşitlerinin ıslahı yapılmalı, sulama, ilaçlama ve gübreleme vb. bakım işlemleri modernize edilmeli.
  • AB ülkeleri ile eşit koşullarda rekabet için markalı ve ambalajlı zeytinyağı ihracatının artırılmasına yönelik teşvikler geliştirilmeli.
  • Türk zeytinyağı imajı oluşturulmasına yönelik tanıtım çalışmaları desteklenmeli.
  • Zeytinyağında iç tüketimin artırılmasına yönelik çalışmalar yapılmalı.

BUĞDAY

Türkiye’nin zengin bitki örtüsü içinde insanoğlu için doğrudan ekonomik değer taşıyan ve özel bir yere sahip bitkilerin başında buğday geliyor. Buğdayın anavatanı olan Anadolu için, kültürümüzün ayrılmaz bir parçası olan buğday bir bitkiden çok daha fazlasını ifade ediyor. Buğday, aynı zamanda tüm dünya nüfusunun gıda güvencesi açısından temel kaynaklardan biri ve dünya üzerinde yaşayan her birey için yaşamsal öneme sahip.

Üretimi, ülkemizin her bölgesinde yapılabildiği için buğday, tarla bitkileri içerisinde ekiliş alanı ve üretim miktarı bakımından ilk sırayı alıyor. Bu nedenle buğday 6 milyonluk kırsal nüfusu üretici olarak, 80 milyon nüfusu da tüketici olarak doğrudan ilgilendiriyor. Ancak Türkiye’de buğday ekiliş alanlarının 2002 yılında 9 milyon 300 bin hektar olan büyüklüğü, 2016’da 7 milyon 867 bin hektara düştü. Artan nüfusa karşılık yıllık buğday üretimi de yerinde sayarak 20 milyon ton civarında seyretti. Artan nüfusla birlikte buğday talebi de artan Türkiye’nin ekmek, bulgur, makarna, irmik, bisküvi, nişasta ve buğdaya dayalı diğer unlu mamuller tüketimi dikkate alındığında yıllık buğday tüketimi 18-18,5 milyon ton düzeyinde bulunuyor. Tarih boyu buğday üretimi bakımından kendine yeterli düzeyde olan ülkemiz, izlenen yanlış politikalar yüzünden giderek bu üründe bile dışa bağımlı hale geliyor. geçtiğimiz günlerde TMO, AB’den toplam 230 bin ton buğday alımı için uluslararası ihale açtı. Öte yandan geçtiğimiz iki yılda Rusya’dan 3,1 milyon ton buğday satın alan Türkiye, Rusya’yı “vergisiz” buğday ithalatı izni verdiği ülkeler listesinden çıkardı.

SORUNLAR

  • Son yıllarda hızla tarımdan kopan ve büyük şehirlere göç eden nüfus ve işlenen tarım alanlarının azalması, ülkemizin stratejik ürün buğdaydaki arz talep dengesini bozuyor.
  • Girdi maliyetlerinin aşırı yüksekliğine karşılık ürün fiyatlarının tatmin etmemesi, üreticiyi üretim faaliyetinden caydırıyor.
  • Ülkemizin çeşitli bölgelerinde soğuk zararı veya kuraklık nedeniyle buğday üretiminde ciddi sıkıntılar yaşanıyor.
  • Özellikle yurt dışından getirilerek çok kısa sürede tescil ettirilen buğday çeşitlerinin, yerel ekolojik koşullar dikkate alınmaksızın bütün bölgelere önerilmesi sonucu, tarlalarda önemli verim kayıpları ortaya çıkabiliyor ve üreticiler büyük maddi kayıplara uğrayabiliyor. 
  • ÇÖZÜM
  • Yerel buğday çeşitleri ve bunların yabani akrabaları koruma altına alınmalı. Bunun için kamu kurum ve kuruluşları, bilim dünyası, özel sektör, yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşları arasında işbirliği yapılmalı.
  • Küresel iklim değişikliği tehlikesine karşı, buğday üretim sistemimizde değişiklikler yapılmalı; kurağa, soğuğa ve yüksek sıcaklıklara dayanıklı çeşitler geliştirilmeli ve bu çeşitler iklim değişikliğinden en çok etkilenmesi olası sorunlu bölgelerde üretilmeli.
  • GDO’lu ürünlerin yurda girişi ve dağıtımı kontrol altında tutulmalı, yerel buğday çeşitleri, geleneksel tarım ve organik tarım çalışmaları korunmalı ve desteklenmeli.
  • Toprak hazırlığında yeni uygulamalar benimsenmeli, ekimde yeni teknolojilere sahip makineler kullanılmalı ve dane kayıplarını azaltmak için daha etkin uygulamalar yapılmalı.
  • Tarımda verimliliği ve kaliteyi artıracak teknolojilerin geliştirilmesi, su kaynaklarının artırılması, üretimde kaliteli tohumluk kullanımı için bir devlet politikası şeklinde etkin çalışmalar başlatılmalı, iyi tarım uygulamalarına ağırlık verilmeli.
  • Üreticiye verilen devlet destekleri artırılmalı, üreticiliği teşvik edecek şekilde işlevsel hale getirilmeli, üretim girdilerinin maliyetlerini düşürücü önlemler alınmalı.
  • Çiftçilerin banka ve tarım kredi kooperatifi borçları faizsiz olarak ertelenmeli.

PAMUK

AKP döneminde pamuk ekim alanları %40 oranında azaldı. 2002’de 720.000 hektar iken 2016’da 416.000 hektara düştü. Üretilen lif pamuk ise yaklaşık %25 gerilemiştir. 2002’de 1 milyon ton lif pamuk üretimi 2016’da 750.000 tona düştü.