Yazılar

CHP, Türkiye’yi rahatlatmak için erken seçim istemelidir



CHP’li Umut Oran, AKP’nin işsizlikle mücadele için hiçbir plan ve önceliğinin olmadığını, Türkiye’nin her anlamda sıkıştırıldığını, ancak iktidar bloğunun tükenmişlik içinde işi gücü bırakarak sadece içinden çıkacak partilere odaklandığını belirtti. Bu nedenle “Henüz seçimden çıktık!” söyleminin yanlış olduğunu çünkü erken seçimlerin yaratacağı olası hasarın her durumda, mevcut iktidarın “tükenmişliğinin yarattığı hasardan küçük olacağına” işaret eden Umut Oran partisi CHP’ye de çağrıda bulundu. Yerel seçimdeki göreceli başarının yeterli görülmeyerek büyük bir seferberlik hareketi başlatılarak, “daha iyi bir Türkiye’yi inşa etme” kararlılığının ortaya konulmasını isteyen Umut Oran, “Türkiye’de acilen bir iktidar değişikliği olması gerektiğine önce CHP üst yönetimi inanmalı ve halkı da inandırmak için çalışmalara derhal başlamalıdır. Türkiye’nin gerçek ihtiyacının tüm eksiklik ve olumsuzluklarından arındırılmış bir parlamenter sistem olduğu düşüncesini kitlelere mal etmek, en çok Cumhuriyet Halk Partisinin görevidir. Rejimin değiştiği ve Mustafa Kemal’in Cumhuriyeti’nden geriye sadece anıların kaldığı bir dönemde, yapılması gereken en son şey ‘iktidar bloğuyla uzlaşmak ve iktidarın zulüm düzeninin devam etmesi için’ sessiz kalmak olacaktır. Cumhuriyet çocuklarının beklemeye tahammülünün olmadığı herkes tarafından bilinmelidir” dedi.

AKP, sadece kurulacak partinin derdinde

Bu sabah yazılı bir açıklama yapan CHP’li Umut Oran, açıklamasında şunları kaydetti:

Türkiye’yi aralıksız olarak, 17 yıldır tek başına yöneten iktidar bloğunun 31 Mart ve 23 Haziran’dan sonra takip ettiği yol haritası: “Tükenişin ifadesi” olmak dışında bir anlam ifade etmemektedir. Türkiye’nin her alandaki yapısal sorunları içinden çıkılmaz hale gelmişken iktidar bloğu, işi gücü bırakmış ve sadece “kendi içinden çıkacak yeni partilere odaklanmış” durumdadır. İktidar, tamamen kendi hataları sebebiyle PKK/YPG/PYD’nin Suriye’nin Kuzeyine yerleşmesine, terör estirmesine, köyleri yakmasına, yağmalama faaliyetlerine, işkence ve kötü muamelelere, gözaltında adam kaybetmelere, etnik temizlik yapılmasına ve çocukların zorla silah altına alınmasına seyirci kalmaktadır. Oysa daha yıllar önce “İhvancı bakış açısıyla Esad’ı devirme hayalleri” kurmak ve öz Türk toprağı olan “Süleyman Şah Saygı Karakolu ve Türbesini” düşmana terk etmek yerine Fırat’ın Doğusuna müdahale etseydi bugünkü gibi PKK, bölgeyi kontrol edemezdi.

İşsizlikle mücadele plan ve önceliği yok

Benzer bir durum ekonomide de söz konusudur. Türkiye’nin geleceği olarak görülmesi gereken gençler, özellikle de üniversite mezunu gençler arasında işsizlik inanılmaz boyutlara ulaşmış durumdadır. Eğitim Fakülteleri ve İİBF mezunları arasında işsizlik dayanılmaz boyutlardadır. Birkaç yıl içinde Ataması Yapılmayan Öğretmenlerin sayısı da İİBF mezunu işsizlerin sayısı da ayrı ayrı  1.000.000’a ulaşmış olacaktır, ancak mevcut iktidar bloğunun işsizlikle mücadele için hiçbir planı ve önceliği yoktur.

Türkiye Her Anlamda Sıkıştırılıyor

İktidar bloğu, her rüzgarla savrulan ve kendisi savrulurken Türkiye’yi de sürekli savrulmaya mahkûm eden bir düzen kurmuştur. Her gün yüzlerce işyeri kapanırken iktidar bloğu bir gözünü Babacan/Gül ortaklığına, diğer gözünü de Davutoğlu’na dikmiş beklemektedir. İktidarın, hiçbir ciddi konuda adım atacak halinin olmadığını gören iç ve dış güçler de Türkiye’yi sıkıştırmaya ve kendi çıkarları için Türkiye’nin geleceğini karartmaya odaklanmış durumdadır.

Gelinen noktada mevcut iktidar zihniyetinin Türkiye’ye ve Türk Milletine verebileceği hiçbir umut, güzel günler için atabileceği hiçbir adım yoktur zira iktidar bloğu “tükenmiştir.”

Erken Seçim Artık Zorunluluktur

Ancak bilinmelidir ki bu tükeniş “geçici değil kalıcıdır.” AKP zihniyetinin Türkiye’yi, bölgeyi ve dünyayı anlama kabiliyeti olmadığı gibi geleceğe yönelik adım atma imkân, kabiliyeti de yoktur. Bu manada “Henüz seçimden çıktık!” söylemi yanlıştır zira erken seçimlerin yaratacağı olası hasar her durumda, mevcut iktidarın “tükenmişliğinin yarattığı hasardan küçük olacaktır.”

Öte yandan “erken seçim”, sorunlar yumağında boğulmak üzere olan Türk milletine bir umut olma kabiliyetindedir. AKP ve zihniyeti, mutlak suretle seçmenlerin karşısına çıkmalı ve “güvenoyu” almalıdır. İktidar bloğunun, kitlelerin gözünde, eğer hala küçük bir meşruiyeti varsa, sandıkta bir kez daha bunu ispatlamalıdır. Şayet herkesin gördüğü gibi geniş toplum kesimleri iktidar zihniyetinden desteğini çektiyse o durumda da sandık sonuçlarını kabul etmeli ve ülkeyi daha fazla germeden “muhalefet rolüne” kendilerini hazırlamalıdır.

CHP, Tek Başına İktidar Olmak İçin Adım Atmalıdır

Bu noktada asıl görev muhalefet bloğuna ve doğal olarak Cumhuriyet Halk Partisi’ne düşmektedir. Yerel seçimlerde elde edilen “göreceli başarı” üzerinden mevcut durumu “yeterli görmek” yerine, büyük bir seferberlik hareketi başlatarak “daha iyi bir Türkiye’yi inşa etme” kararlılığı ortaya konulmalı ve seçmenlerin parçası olmak isteyeceği yepyeni bir Türkiye hayali kitlelere aktarılmalıdır. Bu hayalin ilk adımlarıysa CHP’nin baştan aşağıya kadar kurumsal değişimini tamamlaması, tüm anti-demokratik tüzük ve yönetmelik maddelerinin kaldırılması, seçmenlerin “Neden CHP’ye oy vermesi gerektiğinin” net olarak halka anlatılması, CHP’nin gerçek bir iktidar alternatifi olduğunun kitlelere gösterilmesi ve atılacak her adımın partinin öz evlatlarıyla belirlenmesinin sağlanmasıdır. Türkiye’de acilen bir iktidar değişikliği olması gerektiğine önce CHP üst yönetimi inanmalı ve halkı da inandırmak için çalışmalara derhal başlamalıdır. Türkiye’nin gerçek ihtiyacının tüm eksiklik ve olumsuzluklarından arındırılmış bir parlamenter sistem olduğu düşüncesini kitlelere mal etmek, en çok Cumhuriyet Halk Partisinin görevidir. Aksi her durumda, hala ciddi bir oy desteğine sahip olan iktidar bloğunun yeniden oyun kurmasına, kitleleri algı operasyonlarıyla yeniden yanına çekmesine ve çöküş sürecine girmiş iktidarının ömrünü uzatmasına destek verilmiş olunacaktır. Oysa rejimin değiştiği ve Mustafa Kemal’in Cumhuriyeti’nden geriye sadece anıların kaldığı bir dönemde, yapılması gereken en son şey “iktidar bloğuyla uzlaşmak ve iktidarın zulüm düzeninin devam etmesi için” sessiz kalmak olacaktır. Cumhuriyet çocuklarının beklemeye tahammülünün olmadığı herkes tarafından bilinmelidir.

CHP-Türkiyeyi-rahatlatmak-için-erken-seçim-istemelidir

İstanbullu, Binalı Yıldırım’ı 23 Haziran’da emekli edecek. 



Bolu’dan Tüm Türkiye’yi uyardı: AKP 24 Haziran’da İstanbul’u Teslim Etmezse Ne Olacak?

CHP’li Umut Oran, Haziran 2015 seçimleri sonrasında hükümeti kurma görevinin CHP’ye verilmemesi, 16 Nisan 2017 referandumunda mühürsüz oyların da geçerli sayılması ve son olarak 31 Mart’ta İstanbul seçimlerinin iptal edilerek Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun mazbatasının elinden alınmasını anımsatarak 23 Haziran için uyardı. AKP İstanbul adayı Binali Yıldırım’ın “Büyükşehirde arıza çıktı” sözünü eleştiren Umut Oran, “Binali Yıldırım seçimden sonra 36 gün ortada yoktu ne zaman ki YSK 6 Mayıs’ta demokrasiye sivil darbe yaptı beyefendi ortaya çıkıverdi ‘yok çaldılar, yok büyükşehirde arıza çıktı’ diyerek, 16 milyon seçmenle dalga geçti. Ben 16 milyon İstanbullu’nun 23 Haziran’da bu arızalı anlayışa gereken dersi vereceğini ve Binali Yıldırım’ı siyasetten emekli edeceğini düşünüyorum” diye konuştu.

CHP Bolu İl Başkanlığında partililer ve basın mensuplarıyla buluşan Umut Oran, burada düzenlediği basın toplantısında Tanju Özcan’ın Bolu Belediye Başkanlığını kazanmış olmasından dolayı CHP İl Başkanı Kazım Karsu ve parti örgütünü kutladı. Tanju Özcan’ı makamında ziyaret edeceğini, Kıbrısçık ve Mengen’e de giderek seçilen CHP’li Belediye Başkanlarını da kutlayacağını belirten Umut Oran toplantıda şunları kaydetti:

İstanbullu, Binali Yıldırım’ı 23 Haziran’da emekli edecek.

Son söz olarak şunu da vurgulamadan geçmek istemiyorum. Binali Yıldırım seçimden sonra 36 gün ortada yoktu ne zaman ki YSK 6 Mayıs’ta demokrasiye sivil darbe yaptı beyefendi ortaya çıkıverdi “yok çaldılar, yok büyükşehirde arıza çıktı” diyerek, 16 milyon seçmenle dalga geçti. Ben 16 milyon İstanbullu’nun 23 Haziran’da bu arızalı anlayışa gereken dersi vereceğini ve Binali Yıldırım’ı siyasetten emekli edeceğini düşünüyorum.

İmamoğlu’nun hakkı gaspedildi

İstanbul’da yaşanan 31 Mart Yerel Seçim süreci, AKP’nin hukuku ve demokrasiyi ne hale düşürdüğünün görülmesi açısından son derece önemlidir. CHP, adayı Ekrem İmamoğlu, seçmenler tarafından tartışmasız şekilde Büyükşehir Belediye Başkanlığına seçilmiş, ancak iktidar elitleri YSK’ya yaptıkları baskıyla Sayın İmamoğlu’nun haklarını gasp etmiştir.

Ne yazık ki 31 Mart; hak ve hukuk gasplarının ilki değildir. Daha önce de örneğin 16 Nisan referandumunda “mühürsüz pusulalar” geçerli sayılmış ve “millet iradesinin” tecelli etmesi engellenmiştir. Benzer bir durum 2014 yılındaki Ankara Büyükşehir Belediyesi seçimlerinde de yaşanmıştır ve milletin kalbinde seçimi kazanmasına rağmen masa başı oyunlarıyla Mansur Yavaş’ın başkanlığı çalınmıştır.

Koltuğu devretmeme alışkanlığı!

Görüleceği üzere süreklilik arz eden bir “seçim sonuçlarını tanımama ve koltuğu devretmeme” alışkanlığı söz konusudur. O halde herkes kendine şu soruyu sormalıdır: 23 Haziran’da CHP bir kez daha İstanbul’u kazandığında mazbata verilecek midir? Yoksa türlü bahanelerle yine mi “hukuksuzluk” devam ettirilecektir.

İktidar 23 Haziran’a uyacağını ilan etmeli

Bu soru hayati öneme sahiptir zira demokrasilerin olmazsa olmazı sandıktır, ancak YSK’nın son dönemde aldığı kararlardan ve İstanbul seçimlerinin hukuksuzca iptalinden sonra “AKP’nin seçimle gelmesine rağmen seçimle gitmeyeceğine” dair inanç yaygınlaşmaktadır. Sadece İstanbul seçmeni değil yurdun her yanındaki milyonlarca seçmen mevcut sisteme dair “şüphe duymaktadır.” Devam eden ekonomik krizden sonra şimdi de “YSK krizi ya da hukuk ve meşruiyet krizi” ortaya çıkmıştır. Bu noktada, devleti 17 yıldır, bazı belediyeleriyse 25 yıldır yöneten iktidar bloğunun temsilcileri bir an evvel halkı ikna edecek açıklamalar yapmalı, “23 Haziran’da Ekrem İmamoğlu bir kez daha önde çıktığında” hukuka uyarak emaneti teslim edeceklerini ilan etmelidir.

YSK’nın 31 Mart Kararı Usul Açısından da Sorunludur

Tarihe kara bir leke olarak geçen YSK kararı, şekil (usul) açısından da sorunludur. YSK, hiçbir yazılı kurala uymadan “7 asıl ve 4 yedek” üyeye aynı anda oy kullandırmıştır. Oysa 7062 sayılı YSK’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun’a göre YSK üyeleri “asıl ve yedek” olmak üzere iki farklı sınıfa ayrılmıştır ve sadece bu ayrım bile “asıl ve yedek üyelerin” aynı anda oy kullanamayacağını göstermek için yeterlidir. Öyleyse büyük bir rahatlıkla söylenmesi gereken şudur: YSK’nın iptal kararı alan kurulunun oluşum şekli hatalıdır. Yani kanunlara, tüzük, yönetmelik ve teamüllere aykırı bir kurul oluşturulmuş ve bu kurul “hukuksuz bir karar almıştır.”

YSK’dan yanıt bekleyen 5 soru

Bu vesileyle basın mensupları aracılığıyla YSK’ya şu soruları yöneltmek istiyorum:

1.     YSK’nın 6 Mayıs 2019’da aldığı ve 31 Mart seçimlerine sivil darbe anlamı taşıyan 2019/4219 sayılı kararı için neden 11 üye (7 ASIL + 4 YEDEK ÜYE)  biraraya gelerek toplandı?

2.     YSK’nın asıl üyelerinde eksiklik yoksa sadece 7 asıl üye ile birlikte toplanıp karar alması gerekmiyor muydu? YSK’da kararların; toplantıya katılmış olan asıl üyeler ile hastalık gibi zorunlu nedenlerle toplantıya gelemeyen asıl üyenin yerine katılacak sınırlı sayıda yedek üye ile birlikte alınması gerekmiyor mu?

3.     YSK’nın karar alma yeter sayısı salt çoğunluk olarak belirtilmiş olmasına rağmen asıl üyelerin tamamı toplantıda hazır olsa bile  yedek üyeler karara katılabilir mi?

4.     Yasalarda YSK’nın toplanma sayısına ilişkin herhangi bir hüküm var mıdır, varsa hangi mevzuatta bunlar düzenlenmiştir?

5.     Sandık, ilçe ve il seçim kurullarında asıl üyeler gelmemişse ancak o zaman yedek üyelerle toplantıya katılıp kararda oy kullanabilmektedir. Alt kurullar için geçerli olan toplantı kuralları YSK’daki Üst Kurulu bağlamıyor mu? YSK Üst Kurulu, uygulama bütünlüğünün dışına çıkarak taşra teşkilatlarından bağımsız olarak farklı bir işleyişle karar alma yetkisi var mıdır?

CHP, Devam Edegelen Hukuksuzlukların Biteceğini Garanti Altına Almalıdır

Gelinen nokta itibariyle, “hukuksuzlukların” kurumsallaştırılmak istendiği görülmektedir. Siyasi iktidar, hayatın her alanını ve devletin her bir kurumunu “istediği gibi kullanmak” istemektedir. Ancak böyle bir niyetin demokrasiyle ilgisiz olduğu ve otoriter bir yönetim anlayışını yansıttığı da ortadadır. O halde, Türkiye’yi çağdaş uygarlıkların ötesine taşıma iddiasında olan CHP’nin, aklın ve bilimin ışığında Türkiye’nin yeniden “hukuk rotasına” girmesini sağlaması öncelikli görevdir.

CHP; bugünden geleceği planlamalı ve “iktidarın çizdiği muhalefet alanının dışına taşarak” hem yurttaşların oylarına sahip çıkmalı hem de demokratik yollardan iktidarın el değiştireceğinin garantisini oluşturmalıdır.

Elbette doğru olan, bariz hukuksuzluklar yaşanmadan ya da yaşanır yaşanmaz bu hukuksuzluğa boyun eğmemek ve her vasıtayla demokrasiye sahip çıkmaktır. Ne yazık ki CHP üst yönetimi bu tür hukuksuzluklara daha evvel de tepkisiz kalmış ve bunlara  karşı tutarlı, planlı bir politik mücadele hattı geliştirememiştir. Örnek olarak;

1-     7 Haziran 2015 hükümeti kurma yetkisi gasp edilmiştir,

2-     16 Nisan 2017 referandumunda iki buçuk milyon mühürsüz oy daha seçim yapılırken geçerli hale getirilmiştir.

Bu yapılan haksızlık ve hukuksuzluklara karşı geçerli tepkiler zamanında verilmiş olsaydı ve o tarihten itibaren parti içi kurumsal dönüşüm başlatılmış olsaydı, 31 Mart 2019 seçimlerinde YSK aracılığıyla yapılan hukuksuzluğa karşı ana muhalefet bloğu olarak sonucu kabullenmek yerine daha farklı senaryolar, B, C, D planları ile daha hazırlıklı olunabilirdi.

Fakat bilinmelidir ki bu yaşananlar “normal değildir.” Tam aksine büyük bir “anormallik dönemi” yaşanmaktadır. CHP üst yönetimi, bu gerçeği idrak ederek milyonlarca Türk gencini, Mustafa Kemal’in aydınlık ışığı etrafında “örgütlemelidir” ve “asimetrik mücadele” yöntemleri düşünülmelidir.  Örgütlenmeyi takiben yapılacak olanlar “tüzüğü baştan aşağıya demokratikleştirmek, karar alma süreçlerini yeniden tanımlamak, katılımcılığı arttırmak ve ideolojik netleşmeyi sağlamaktır.” Ancak bu sayede “hukuksuzluğun kurumsallaşması” engellenebilir ve ancak bu sayede otoriter rejim hayalleri kuran unsurlara “biz de buradayız” denilebilir.

24 Haziran’ın B-C Planını Yapmamak Demek Hukuk Tanımazları Teşviktir

Çok açık olarak görülmektedir ki iktidar bloğu parçalanma sürecine girmiştir. AKP’nin topluma söyleyecek tek bir sözü kalmamıştır. AKP, nitelikli kadrolarını kaybetmiştir ve yerlerine yenilerini üretememektedir.

Türk devriminin ve büyük Türk milletinin örgütlü gücü olan CHP için de şartlar zorlayıcıdır. Olaylar henüz ortaya çıkmadan planlama yapmak ve geleceğe hazırlanmak en doğrusudur. Bu itibarla 24 Haziran günü hak ettiğimiz makamı aldığımızda İstanbul’u dünyanın en gözde şehri yapmak için gerekli projelerin hazır olması gibi, hak ettiğimiz makamlar hileyle elimizden alınmak istenirse de yapılacak olanlar şimdiden planlanmalıdır. CHP’nin B-C, hatta D planına da ihtiyacı vardır. CHP’nin “tek başına iktidar olma” niyetini ortaya koyması ve bu niyetin gerektirdiği bilgi ve beceriyi sahaya sürmesi mecburidir.

Aksi halde her seçimden sonra Cumhuriyet çocuklarının hayalleri bir kez daha kırılacak, milletin mücadele azim ve kararlığı törpülenecektir.

Bolu-Basın-Açıklaması-13.05.2019_umutoran-m-002

CHP Genel Başkanı’na Yönelik Linç Girişimi Dönüm Noktasıdır!



Umut Oran

Basın Açıklaması

22.4.2019

Şehit cenazeleri, “büyük Türk milletinin” tamamının birlik ve beraberlik göstermesi gereken “ortak yas” alanlarıdır. Hiçbir siyasi parti grubu, şehit cenazeleri üzerinden siyaset yapma hakkına sahip değildir. Hele hele Kuvayi Milliye ve Cumhuriyetin kurucusu olan ana muhalefet partisini, topyekûn kriminalize etmek, bu ülkenin kan ve gözyaşına boğulmasını istemekle aynı anlama gelmektedir.

Unutulmamalıdır ki yurttaşların bir kısmını “makbul” diğer kısmını da “ikinci sınıf” gören anlayış, her anlamda “bölücülüktür.” Unvanı ne olursa olsun, ana muhalefet partisini ve on milyonlarca seçmenini “terörist” olarak yaftalamak; Türkiye’yi ateşe atmaktır.

Beka Sorununun Ne Demek Olduğu Artık Anlaşılmıştır!

İktidar bloğunun ayrıştırıcı, düşmanlaştırıcı, suçlayıcı dili Ankara’nın göbeğinde gerçekleştirilen “linç girişimiyle” beraber acı meyvesini vermiştir. Oysa Türkiye; ekonomik ve jeopolitik risklerin tam ortasında yer almaktadır. Doğal olarak ortada Ege Denizi, Doğu Akdeniz, PKK/PYD/YPG ve S-400 meseleleri varken ve iktidar kanadı durmadan “beka sorunu”ndan bahsederken yapılması gereken ilk şey, tüm toplum kesimlerini birleştirmek ve ulusun geleceği konusunda “ortak bir mücadele” ortamı yaratmaktır. Bir yandan “beka sorunu”ndan bahsedip diğer yandan toplumu düşmanlaştırmak ise “bekanın” dahi siyasi emellere alet edildiği anlamına gelecektir.

Benzer durum “aynı gemideyiz” söylemleri için de geçerlidir. Türk milletinin aynı bayrak altında yaşaması bir yönüyle “aynı gemideyiz” benzetmesini haklı kılmaktadır. Ancak aynı gemiyi kompartımanlara ayırmak, kaptan köşkünü bir grup “elitin” emrine vermek ve başta CHP’liler olmak üzere, toplumun çok büyük bir kısmını açlık ve yoksulluk içinde geminin penceresiz kısımlarına hapsetmeye çalışmak büyük çelişkidir. Böyle bir bakış açısı “iktidar elitlerinin” tüm filikaları kendileri için ayırdığını ve gemi batarsa kendileri dışında herkesi ölüme yollayacakları manasına gelecektir. Öyleyse “aynı gemide” olma sözünün geniş toplum kesimlerine mal olabilmesinin ilk koşulu, tüm imkanların herkes tarafından eşit olarak kullanıma sunulmasıyla mümkün olacaktır. Türkiye, “beka ve aynı gemideyiz” söyleminin arkasından milli birliğe darbe anlamına gelecek düşmanlaştırıcı siyaset anlayışından kurtarılmak zorundadır.

AKP İçi İktidar Mücadelesine Dikkat!

Ankara’nın göbeğinde, bakanların gözleri önünde gerçekleştirilen “linç girişiminin” bir başka yönüyse AKP içinde uzun zamandır devam eden “saray oyunları” olabilir. Özellikle, 31 Mart seçimlerinin hemen sonrasında AKP’nin sağladığı rant olanaklarından mahrum kalma korkusu içine giren bir grup “yandaşın”, yeni bir adım atarak “olası bakan değişikliklerinde” ön almak istemiş olabilecekleri göz önünde tutulmalıdır. AKP içi iktidar mücadeleleriyle yaşanan “provokasyonların” bir ilişkisinin olup olmadığı en geniş şekilde araştırılmalıdır. Türk devletinin yarınları, bir avuç “saray oyuncusunun” bireysel ya da grupsal ikballerine kurban edilmemelidir. Bu anlamda iktidar bloğuna düşen şey, yaşanan bu hain saldırı girişiminin hem faillerini hem de azmettiricisi/örgütleyicisi olabilecek bağlantılarını açığa çıkarmak olmalıdır. Hatırlanmalıdır ki Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti, iktidar içindeki “hakimiyet mücadelesinden” çok daha önemlidir.

Linç Girişimi Kaos Stratejisinin İşaret Fişeğidir

CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden tüm ülkeyi hedef alan “linç girişimi”, şüphesiz ki tarihsel bir dönüm noktasıdır. An itibariyle, yeni bir kaos stratejisinin içerden ve dışardan, “ilk işaret fişeğinin atıldığı” kabul edilmeli ve CHP, her anlamda geleceğe hazır hale gelmelidir. Güvenlik görevlilerinin ve bürokratların saldırı esnasında takındıkları umursamaz tavırlar kaygı vericidir. CHP ailesi, artık “yapayalnız” olduğunun farkına varmalı ve mahallelerden başlayarak yeni bir örgütlenme seferberliğine girişmelidir. Partinin her alanda, “yeni bir anlayışla örgütlenmesi, liyakat sistemini esas alması ve kendi iç işleyişinde katılımcı, akılcı, demokratik” bir yapılanmaya gitmesi, gelecekte ortaya çıkabilecek saldırılara da en büyük cevap olacaktır.

1919’un 100. yıldönümü ve CHP’nin Kurumsal Değişimi

1919’un 100. yıldönümünde CHP, akıl ve bilim ışığında yepyeni bir siyaset anlayışını 1919 ruhuyla inşa etmelidir. CHP’nin; Türkiye’nin ve Türk milletinin “bekası” için, hayatın her alanında “daha aktif olarak” var olması ve Türkiye’yi yeniden “Atatürk’ün rotasına” sokması tarihsel bir görevdir. Tek başına iktidar amacıyla başlatılması gereken “yeniden yapılanma süreci” hiç şüphe yoktur ki milletin huzurunun ve refahının da en büyük teminatı olacaktır. CHP, altı oklu devrim bayrağının her bir ilkesine “kıskançlıkla” sahip çıkarak ve zamanın değişim hızını yakalayarak Türk milletini felaha ulaştırabilecek tek güçtür.

Omuz Verin! İstanbul’u Kazanabiliriz!



Umut Oran’dan Partililere Ekrem İmamoğlu çağrısı:

Omuz Verin! İstanbul’u Kazanabiliriz!

Umut Oran

Basın Açıklaması

25.02.2019

İktidar bloğunun 17 yıldır tek başına yönettiği Türkiye’nin geldiği nokta ortadadır: Poşetin bile parayla satıldığı, milletin ucuz patates-soğan alabilmek için kuyruklara girdiği, işsizliğin gencecik çocuklarımızı intihara sürüklediği, EYT mağdurlarının, atanamayan öğretmenlerin, uzman çavuşların seslerinin kesildiği ama her yerin kim olduğu belli olmayan Suriyelilerle doldurulduğu bir ülke.

Yurttaşlar çarşıda, pazarda ve ceplerde yaşanan yangını iliklerine kadar hissederken, iktidardakilerin lüks ve sefadan vazgeçmemeleri, eş-dost-akrabalarını kayırarak “yüksek gelirli makamlara” getirmeleri de herkesin bildiği ve rahatsız olduğu gerçeklerdir.

Artık iktidarın söyleyecek sözü ve anlatacak tek bir projesi kalmamıştır. Zira örneğin İstanbul’u “tam 25 yıldır” bu zihniyet yönetmektedir. Ve yurttaşlarımız 25 yılda çözülemeyen sorunların aynı zihniyet tarafından çözülemeyeceğini de çok iyi bilmektedir.

Gelinen nokta çok açık ve nettir: AKP, gidicidir! Türk milleti, büyük bir sağ duyuyla artık tüm sorunların sebebi olan AKP’yi “bu dönem dinlendirecektir.” Bizlere ulaşan tüm anketlerin işaret ettiği nokta aynıdır: Vatandaş ekonomik krizden çıkmak için “alternatif projeleri olan, yeni adaylara” oy verme eğilimindedir.

İstanbul özelindeyse Ekrem İmamoğlu, tüm toplum kesimlerinin oylarını almasının yanında gençliği ve dinamizmiyle AKP seçmenlerinin dahi oylarını alabilecek noktadır. En son Motto Research Consultancy/Bulgu Araştırma’nın yaptırdığı ve İmamoğlu’nun yüzde 6 önde olduğunu gösterdiği anketler de bu düşüncemizi teyit etmektedir. Halk, Ekrem İmamoğlu’nu bağrına basmıştır. İstanbul seçmeni, 2014’de “Beylikdüzü’nü AKP’den devralan İmamoğlu’nun 31 Mart’ta da İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni devralacağına inanmaktadır. Bugüne kadar bir kez bile CHP’ye oy vermemiş seçmenler dahi İmamoğlu’na oy vereceklerini söylemektedir.

Tek Sorun CHP’deki Küskünlük!

Ne yazık ki geçmiş seçimlerin aksine İstanbul’u kazanmamızın önündeki en büyük engel başka partilere oy verenler değil CHP tabanında yaşanan küskünlüktür. Bir kısım CHP’li haklı olarak CHP üst yönetiminin aralıksız devam eden yanlışlarına, özellikle 16 Nisan ve 24 Haziran’dan sonra yapılanlara tepki duymaktadırlar. Yine haklı olarak parti içi demokrasiyi yok sayan yöntemlerle adayların belirlenmesinden de rahatsızdırlar. Hatta bazı CHP’liler “koltuk ve bireysel ikbal siyaseti” yapan bir kısım yöneticiyle sandıkta hesaplaşacaklarını da dile getirmektedirler. Onların hepsine birden ve büyük kararlılıkla çağrı yapmak istiyorum: “CHP üst yönetimiyle hesaplaşacağımız yer seçim sandığı değil partimizin kurultayıdır!” Hiç kimsenin kuşkusu olmasın ki yapılan her yanlış “tarihe geçmiştir ve tarihin terazisi herkese mutlak adalet” vaat etmektedir. Herkes yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını büyük Türk milletine ve Cumhuriyet çocuklarına verecektir. Ancak “hesaplaşma hevesiyle” uzun zamandır ilk kez bu kadar kazanmaya yakın olduğumuz bir seçimde CHP adayına oy vermemek ya da sandığa gitmemek kutlu davamıza yani Atatürk’ün yoluna hiçbir fayda sağlamayacaktır. Tam aksine AKP’nin iktidar ömrünü uzatacaktır.

AKP Yerelden İktidara Geldi, İktidardan da Aynı Yolla İnecek

Asla unutulmamalıdır ki iktidar bloğunun yükselişi “yerel yönetimlerden” başlamıştır, hiç şüphe yoktur ki çöküş de aynı yoldan olacaktır. İstanbul Büyükşehir’i kaybeden bir AKP’nin ayakta kalması olası değildir. O halde sorulması gereken soru şudur: “Ey Cumhuriyet çocuğu! Cumhuriyetimizi geri almak, CHP üst yönetimine ders vermekten daha önemli değil midir?”

Benim için asıl olan tek şey “Atatürk’ün iki büyük eserine sahip çıkmaktır!” Bu emanetlere sahip çıkarken hiçbir unvana ve makama ihtiyacım da yoktur. Büyük Türk milletinin ve özel olarak da Cumhuriyet çocuklarının sevgisi benim mücadele etmem ve “bir oy fazla almak” için il il, ilçe ilçe çalışmam için yeterlidir. O halde beni seven tüm dava arkadaşlarıma bir çağrıda bulunmam gerekir: “Ey kıymeti bilinmeyen fedakâr Cumhuriyet çocuğu! Senin mücadeleni yok sayarak partiyi bireysel ikbal heveslerine aracı kılanlar olsa da sana düşen Türk milleti ve Cumhuriyetimiz için en doğru kararı almaktır. Bugünün doğrusu, tüm kırgınlıkları ve küskünlükleri bir yana bırakarak İstanbul’da Ekrem İmamoğlu’nun bir oy fazla alması için gece gündüz çalışmaktır. Emin olunuz ki 1 Nisan günü farklı bir gün olacaktır. Kendisini büyük Türk milletinin üstünde görenler de Cumhuriyet çocuklarına tepeden bakanlar da o gün şapkalarını önlerine koymak zorunda kalacaklardır. Ancak o gün, çok daha gür bir sesle Cumhuriyet mücadelesini verebilmemiz ve 1919’un 100.yılını layık olduğu gibi tarihe yazabilmemiz için haydi, bir kez daha omuz verin! Gerçekten kazanabiliriz! “

Batı Akdeniz’i “Batık Akdeniz” Yaptılar!..



CHP belediye başkan adaylarının açıklanmaya başlandığı tarihten itibaren Türkiye’yi, önceki seçimlerde olduğu gibi, yine dolaşmaya başlayan CHP’li Umut Oran 21-23 Ocak arasında da Antalya, Burdur, Isparta’da çalışmalarda bulundu. Böylece 31 Mart seçimleri için gittiği illerin sayısını 12’ye (Hatay, Osmaniye, Kilis, Adıyaman, Şanlıurfa, Bolu, Balıkesir, Trabzon, Rize, Antalya, Burdur, Rize) yükselten Umut Oran; bu gezilerinin ardından bölgenin gözlem, sorun ve çözüm önerilerinin yer aldığı bir rapor yayınlama geleneğini Batı Akdeniz için de sürdürdü. Bu gezisi için Burdur-Isparta için ayrı rapor hazırlayan Umut Oran’ın Antalya’ya dair notları şöyle:

  • Antalya, Burdur, Isparta; Batı Akdeniz ekonomide en kötü günlerini yaşıyor.
  • Turizmde yaz sezonu sona erince Antalya ekonomisi kendi kendini çeviremez hale gelmiş.
  • Ekonomisinde tarımın büyük paya sahip olduğu Antalya krizden büyük darbe almış bulunuyor.
  • Ekonomik krizle mücadelede ulusal çapta yapısal önlemlerin yanında diğer bölgeler gibi bu bölge için de bölgesel planlama gerekiyor.

AKP iktidarının yıllarca uyguladığı yanlış politikaların bizi getirdiği noktada tüm ülke olarak çok ağır bir ekonomik krizin içine girmiş bulunuyoruz. Uzun yıllar ülkeyi aşırı borçlandırıp dış kaynağa bağımlı kılan iktidarın, buna karşılık rejimi değiştirip demokrasi ve hukuk açığına yol açarak güveni tüketmesi üzerine ülkeden sermaye kaçışının başlaması, bunun da dövizde sıçrama yaşatması krizi tetikledi. Kur cephesinde başlayıp faizleri yükselten kriz sürecinde ekonomide; küçülme, yüksek enflasyon ve yüksek işsizliğin bir arada ve giderek şiddetlendiği ağır bir kriz yaşanıyor.

Genel sorunlara bölgesel açmazlar eklenmiş…

Türkiye ekonomisinin içine girdiği ve giderek kronikleşip ağırlaşan kriz tüm ülke genelinde hissedilirken, sosyo ekonomik yapısına bağlı olarak farklı bölgelerde kriz, o bölgeye özgü sorunlarla çeşitleniyor.

Daha önce GAP ve Karadeniz bölgelerini gezip, krizin etkilerini yerinde gözlemleyip, çözüm önerilerimizle birlikte sunmuştuk. Akdeniz’de de durum oradan farklı değil. Bölge illerinde işsizlik hızla artıyor. Çalışanı, işvereni, çiftçisi, taksicisi, esnafı… Herkes mutsuz, herkes şikayetçi. Bir dokun bin ah işit!..

Hukuksuzluk ve tutarsız dış politika turizmi vuruyor

Antalya başta olmak üzere, Batı Akdeniz ekonomisi ağırlıkla tarım ve turizme endeksli. Ekonomideki kötü gidişten ve iktidar politikalarından en fazla olumsuz etkilenen sektörlerden biri tarım. TL’deki değer kaybı ile ucuzladığı için revaçta olması gerekirken, yanlış ve sürekli değişen tutarsız dış politika ve yaşanan hukuksuzluklar nedeniyle ülkeyi dünyada yalnızlaştıran ve güveni tüketen iktidar yüzünden turizm de kan ağlıyor. Daha fazla turist gelmesine rağmen para bırakacak turist sayısında artış yaşanamıyor.

Antalya Kaleiçi boşalıyor

Antalya’nın tarih ve turizm kokan dünyaca ünlü Kaleiçi’nde, zaten yıllardır işleri kötüye giden esnaf ağır darbe yemiş, artık siftah yapamaz hale gelmiş. Kış döneminde turist sayısının azalması yanında art arda gelen zamların da etkisiyle işleri durma noktasına gelen esnaf bir bir işletmelerine kepenk vuruyor ya da dükkanını devretmenin yollarını arıyor. Satışlar geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 40 düşmüş. Yeni yaz turizmi sezonu başlamadan dükkanların tümden kapanma ihtimali bulunuyor.

Ekonomik krize karşı gerekli yapısal önlemleri almayıp, günü kurtarma, “Dış güçler-ekonomik saldırı” safsatası ile milleti kandırma peşindeki iktidar, bu gidişle Batı Akdeniz’i “Batık Akdeniz’e dönüştürmek üzere…

Turizmde sezon bitince ekonomi durmuş…

Turizmin ekonomisinde önemli ağırlığa sahip olduğu Batı Akdeniz’in en büyük ve Türkiye’nin önemli illerinden Antalya’da yaz turizmi sezonu kapanınca, ülke genelinde yaşanan durgunluğun etkileri daha net hissedilmiş. Buna bağlı olarak il ekonomisi kendi kendini çeviremez hale gelmiş bulunuyor.

Yaz aylarında günde 70 bin, ayda 1.5 milyon turistin geldiği kente bugünlerde gelen sayı günde 2-3 bin, ayda 100 bin civarında kalınca Antalya ekonomisi iç piyasadaki durgunluğun şokunu çok daha fazla hisseder olmuş.

Ekonomisi en kötü günlerini yaşayan Antalya’da birçok sektörde işlerin yavaşlaması nedeniyle şikayetler artarken, bu olumsuzlukta şu üç faktör öne çıkıyor:

  • Türkiye genelindeki ekonomik daralmanın genel yansıması.
  • 2017’de turist sayısı artsa bile turizm gelirinin ve turistik ticaretin gerilemiş olması.
  • Spesifik olarak kent merkezindeki ticaret sektörünün adeta durma noktasına gelmesi. (Muratpaşa, Kepez ve Konyaaltı, Muratpaşa ve merkez başta olmak üzere il genelinde bu durum belirgin biçimde yaşanıyor)

Batı Akdeniz bölgesinin sosyo ekonomik yapısı benzerlik arz eden, ticari ilişkileri ve kalkınma dinamikleri büyük ölçüde Antalya’ya endeksli diğer illeri Burdur ve Isparta için de aynı olumsuzluklar geçerli.  

Mazot, gübre, yem gibi tarımsal girdi fiyatlarında döviz kuruna bağlı yüksek artışlar çiftçiyi, üretici perişan etmiş durumda. Büyükşehirlerde sebze, meyve fiyatları el yakarken, üretici emeğinin karşılığını alamıyor, üründen elde ettiği para, girdi maliyetlerini karşılamıyor.

NE YAPMALI?

  • Turizm ve tarımın dışında yeni sektörlerle bölgeyi bir adım ileri götürmek lazım. Yeni nesil ekonomi ile 4 mevsim sosyal canlılığı tüm Türkiye’ye yaymak gerekiyor.
  • Ekonomik krizle mücadelede ulusal çapta alınması gereken yapısal önlemlerin yanında bölgesel planlama da büyük önem taşıyor. Çünkü Burdur’un, Isparta’nın sorunları Antalya’nın; Antalya’nın sorunları bu illerin sorunu.
  • Bütünsel kalkınma sağlanmalı, kırsal kesim de kamudan eşit hizmet almalı! Fiziksel, ekonomik ve sosyal hakları tüm Antalyalılar için eşit olmalı.
  • Üç ilin sorunları ortak olduğu için “havza planlaması” yapılmalı.
  • Batı Akdeniz Bölgesi’nin krizde ayakta kalması ve ülke ekonomisinin normalleşmesi sonrası kalkınma ve gelişimine devamı da en güçlü olduğu alanlar olan turizm ve tarım ile mümkün.
  • Antalya’nın; dolayısıyla ona bağlı olarak Burdur ve Isparta’nın (Bölgenin) dünyaya açılmasının en ekonomik yolu, deniz ulaştırması ve deniz taşımacılığı.
  • Bu bağlamda demiryolları ve denizyollarının çok daha fazla geliştirilmesi gerekiyor. Yerel ekonomik aktörlerin Antalya’nın Burdur ve Isparta’ya demiryolu ile bağlanması talebi dikkate alınmalı.
  • Turistik ürünlerin Antalya’ya getirilmesi ve ihtiyaç fazlasının Antalya’dan ihracında yeni taşıma araçları devreye girmesine ihtiyaç bulunuyor.
  • Demiryolu yapımı ile diğer illerden gelen malların Antalya Limanı’ndan ihracı mümkün.
  • Yıllardır ihmal edilen deniz yolu kullanımının sadece yük taşımacılığı ile sınırlı kalmaması gerekiyor.
  • Bölge temsilcilerinin, Manavgat Irmağı’nın suyunun satışından bölge ekonomisinin azami derecede yararlanabilmesi talepleri dikkate alınmalıdır.
  • Antalya’da yatçılığın gelişebilmesi açısından Manavgat’ta yat üretim ve çekek yeri alanı ile Organize Sanayi Bölgesi kurulması talepleri karşılanmalıdır.
  • Antalya Devlet Hastanesi’nin kapasitesi talebi karşılamaya yetmiyor. Kentte yaşayan 400 bin kişiye göre planlanmış olan Hastane; Isparta, Burdur ve ilçelerinden gelenlerle birlikte 2.5 milyon kişiye hizmet veriyor. Hastane’nin buna yetecek kapasiteye getirilmesi gerekiyor.
  • İklim değişikliğinin de etkisiyle giderek artan sıklıkla görülen hortumların yol açtığı zararlar seracıları mahvediyor. Seracılığın başkenti sayılan Antalya’da bile vatandaş pazardan kg’ı 10 TL’nin altında sebze, meyve alamıyor. Bu haftaki fiyatlara bakınca 8 TL’nin altında sadece salatalık ve kuru soğan satılıyordu. Acilen hükümetin üreticiye destek vermesi fiyatların aşağıya çekilmesini sağlaması gerekmektedir.

CHP Örgütünü Yok Sayan İttifak Başarı Getirmez



Umut Oran

Basın Açıklaması

14.12.2018

Türk siyasi hayatının son 16 yıldır devam eden “zulüm dönemine” bakıldığında iktidar bloğunun sürekli oyun kuran, muhalefet bloğununsa “kısa vadeli adımlarla” kurulan oyunu oynayan rolünde olduğu tespit edilecektir. Gideceği limanı bilmek anlamına da gelen oyun kuruculuk rolü, iktidar bloğunu sürekli “bir adım önde tutarken”, stratejik kararlar almak ve uygulamak yerine günübirlik adımları tercih eden muhalefet bloğuysa “sürekli takipçilik” pozisyonuna düşmektedir. Böylesi bir “kısırdöngüyü” aşmanın yoluysa basittir: “Şipşak çözümlerin büyüsüne kapılmadan stratejik kararlar almak!” Örneğin her yerel seçim öncesinde “meşhur bir çatı aday arama” yöntemi, siyaseti “kısa vadeli adımlar atmak” olarak görmenin bir sonucudur. Defalarca denenmiştir ve işe yaramadığı görülmüştür. Benzer bir durum bir önceki seçimlerde farklı partilerin aldığı oyları alt alta toplayıp “kısa yoldan zafere ulaşılacağını” düşünme alışkanlığında da vardır. Oysa bu yöntem de denemiş ve siyasette “2+2’nin her koşulda 4 etmediği” ispatlanmıştır. O halde sadece son 16 yıla dahi bakılmış olsa ulaşılacak sonuç net olmalıdır: “Siyasette şipşak çözümler yoktur; ilmek ilmek örülen ve emek verilen süreçler vardır!” 

CHP Yönetimi Örgüt Hassasiyetini Ciddiye Almalıdır 

Ancak ne yazık ki muhalefet bloğu 31 Mart Yerel Seçimlerine de “stratejik bakış açısından uzak” olarak hazırlanmaktadır. İttifak yapılan iller hangi ölçütlere göre belirlenmiştir, o ildeki parti yöneticilerimizin görüşleri alınmış mıdır, örgüt ve il başkanları sürece dahil edilerek ittifaka hazırlanmadan Genel Merkezin kararını TV’lerden mi öğrenmiştir soruları halen yanıtsızdır. Bu yanıtsız soruların CHP tabanına vereceği zararın telafisi için uzun zaman gerekecektir. Ayrıca özellikle bu ortaklığın büyük kanadı olan CHP’nin “ittifaktan ne elde ettiği” belli değildir. Sürekli “emanet oy, stratejik oy, ödünç oy, bir kerelik oy” gibi adlarla CHP tabanı “kısa vadeli çözümlere” alıştırılmaya çalışılmaktadır. Geçen yıllar boyunca MHP, HDP, İYİ Parti ve Saadet Partisi “ittifak ya da dayanışma” adı altında CHP’lilerin oylarıyla milletvekilliği, belediye başkanlığı kazanmış ya da siyasette “söz söyleyebilecekleri” bir varlığa kavuşmuştur, ancak bu ilişkiden CHP’ye ne düştüğü bir türlü anlaşılamamıştır. Görünen odur ki CHP örgütlerinin ve fedakâr CHP seçmeninin “vatanın birliği ve Cumhuriyetin geleceği” konusundaki “hassasiyetleri” her parti tarafından sömürülmektedir. CHP tabanının vatan ve Cumhuriyet sevgisi elbette tartışılamayacak bir gerçektir, ancak bu onurlu tavrın her seçim öncesinde “kullanılarak” CHP örgütlerinin yok sayılması, örgüt emekçilerine bu derece hoyrat davranılması da kabul edilebilir noktada değildir. Zira adı geçen partiler olsa da olmasa da Cumhuriyet Halk Partililerin Atatürk’ün emaneti olan Türkiye Cumhuriyeti için sonsuza kadar mücadele edecekleri ortadadır. Stratejik olarak değerlendirdiğimizde de en önemli nokta budur: “CHP’yi Mustafa Kemal’in Askerlerinin öz otağı olarak yaşatmak!” 

CHP Örgütleri Her Seçimde İddialı Olacak Kadar Güçlüdür! 

O halde sürekli gündeme getirilen ve CHP örgütlerinin ve emekçilerinin “alın terini” yok sayan, AKP karşıtlığı üzerinden inşa edilen, ancak hiçbir ilke ve programa dayanmayan her türlü ittifak söyleminin ve birlikteliğinin kaybedeni CHP olarak görülmelidir. 16 yıldır devam eden “zulüm döneminde” CHP tabanı, her şeye rağmen direnebildiğine göre, hâlâ her ilde ve ilçede altı oklu devrim bayrakları göklerdeyse ve hâlâ analar-babalar evlatlarına Atatürk’ün eserlerini emanet ediyorsa CHP için korkulacak bir şey yoktur. Mücadele etmeye değer ilkelerin ve hedeflerin varlığı CHP’yi her daim “tek başına iktidarın” en büyük adayı yapar. CHP’lilerin ödediği bunca bedele rağmen hâlâ iktidar olunamıyorsa sorumluluk tabanda değil “ortak akla, kurumsal değişime ve liyakate” dayalı, katılımcı, demokratik bir işleyişi kuramayanlardadır. Zira CHP örgütleri her seçimde iddialı olacak kadar güçlüdür; CHP’liler Cumhuriyetimizi geri alacak kadar da mücadelecidir.

 

Türkiye’nin Yeni Bir Liderliğe İhtiyacı Var!



Umut Oran Rize’de

“Türkiye’nin Yeni Bir Liderliğe İhtiyacı Var!”

CHP’li Umut Oran, artık mızrağın çuvala sığmadığını,  AKP’nin 16 Nisan ve 24 Haziran’dan önce vaat ettiği hiçbir sözü tutmadığını belirterek, “Bu zihniyet 31 Mart için vereceği sözleri de tutamayacaktır zira deniz bitmiştir. Denizin bittiğini Rize’de görmek mümkündür. Rize’de 16 yılda açılan fabrika yoktur ama iflas eden ve dükkanını kapatan çoktur. İstihdam yaratan işyerleri azdır ama iş bulmak için büyükşehirlere göçen çoktur. İnancımız odur ki Rizeliler ve Türk milleti 31 Mart’ı “Türkiye’yi yeniden kalkınma rotasına sokmak için” bir fırsat olarak görmektedir. Türk milleti, boş laf dışında hiçbir şey üretmeyen ve gençleri işsiz bırakan bu zihniyetin zincirlerinden kurtulacaktır. Bu düzeni değiştirmek için Türk milletinin en yetenekli evlatlarının ocu, bucu denmeden hak ettikleri mevkilere taşınmaları gerekmektedir. Rize, bu konuda öncülük yapmak durumundadır. Türkiye’nin Atatürk’ün aydınlık mirasına sahip çıkacak yeni bir liderliğe ihtiyacı vardır” dedi.

Dünya Değişiyor ama Türkiye İlerlemiyor!

Bu sabah Trabzon’dan Rize’ye geçen Umut Oran, CHP Rize İl Başkanlığında partililerle buluştu. CHP İl Başkanı Saltuk Deniz ile birlikte basın toplantısı da düzenleyen Umut Oran toplantıda şunları kaydetti:

On yıllardır yaşanan hiçbir olay tesadüf değildir. Soğuk savaşın sona ermesiyle beraber dünya yeni bir “yol aramaktadır”, tüm dünyada yeni bir “düzen kurulmaya çalışılmaktadır.” Ancak bu düzenin ne zaman kurulacağı ve insanlığın ne zaman yeniden huzura kavuşacağı belirsizdir. Ne yazık ki Türkiye, tüm bu kaos dönemine hazırlıksız yakalanmış ve iktidar partisinin gerçeklerle ilgisi olmayan hayallerine teslim olmuştur.

Eğitim sistemi çöktü

Dünya hızla değişmektedir, ancak Türkiye ileri gidememektedir. Hangi kriteri esas alırsanız alın Türkiye, dünyanın gelişmiş ülkelerinin gerisinde kalmaktadır. Eğitim sistemi çökmüştür, üniversitelerden mezun olan gençleri işsizlik sarmalı beklemektedir. Özellikle eğitim fakültesi mezunları, iktisadi idari bilimler fakültesi mezunları, fen-edebiyat fakültesi mezunları “hayat boyu işsiz” kalma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Örneğin ataması yapılmayan öğretmenlerin sayısı yaklaşık yarım milyondur. Bu sayı sadece 3 yıl sonra yani 2022’de 1.000.000’u aşacaktır. Yani 3 yıl sonra 1.000.000 öğretmen ailesi açlığa, mutsuzluğa, yuvasızlığa ve umutsuzluğa mahkûm edilmiş olacaktır. Ve çok açıktır ki bu sorunları mevcut iktidarın çözme ihtimali yoktur zira sorunları yaratan 16 yıllık AKP iktidarıdır. 

AKP Sadece Zenginleri Düşünüyor!

Dünyada da durum benzerdir. Soğuk savaşın bitimiyle birlikte vahşi kapitalizm zincirlerini kopararak tüm dünyaya eşitsizlik vaat etmektedir. Bugün dünyanın %1’i dünyanın tüm servetinin yaklaşık %80’ine sahiptir. Geri kalan %99’un payına düşense sadece %20’dir. Türkiye’de de AKP’nin temsil ettiği zihniyetin yarattığı sonuç da aynıdır. Türk-İş verilerine göre 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 1893 TL’dir; yoksulluk sınırıysa 6.167 liradır. Yani nerdeyse Türkiye’de herkes yoksuldur. Zaten Avrupa ülkelerinden gelen turistlerin profili de bu bilgileri doğrulamaktadır. Zira örneğin Almanya’dan, İngiltere’den Türkiye’ye gelen turistlerin önemli bir kısmı işçi ya da emekliyken Türkiye’deyse yurt dışında tatil yapabilen işçi ya da emekli nerdeyse yoktur. Ama AKP Türkiye’sinde 36 adet dolar milyarderi vardır. Yani AKP politikaları zengini daha zengin ederken fakiri açlığa mahkûm etmektedir. 

31 Mart Türkiye’nin Zincirlerinden Kurtulması İçin Fırsattır!

Ancak şartlar ne olursa olsun Türk milletinden umut kesilmemelidir. Artık mızrak çuvala sığmamaktadır. AKP, 16 Nisan referandumundan önce vaat ettiği hiçbir sözü tutmamıştır. AKP, 24 Haziran’da verdiği hiçbir sözü de tutmamıştır. Ve bu zihniyet 31 Mart için vereceği sözleri de tutamayacaktır zira deniz bitmiştir. Denizin bittiğini Rize’de görmek mümkündür. Rize’de 16 yılda açılan fabrika yoktur ama iflas eden ve dükkanını kapatan çoktur. İstihdam yaratan işyerleri azdır ama iş bulmak için büyükşehirlere göçen çoktur. İnancımız odur ki Rizeliler ve Türk milleti 31 Mart’ı “Türkiye’yi yeniden kalkınma rotasına sokmak için” bir fırsat olarak görmektedir. Türk milleti, boş laf dışında hiçbir şey üretmeyen ve gençleri işsiz bırakan bu zihniyetin zincirlerinden kurtulacaktır. Zira bu düzenin umut yaratması mümkün değildir. Yandaşlıkla mevki-makam sahibi yapılanların beceriksizlikleri yüzünden Türkiye potansiyelinin altında kalmaktadır. Bu düzeni değiştirmek için Türk milletinin en yetenekli evlatlarının ocu, bucu denmeden hak ettikleri mevkilere taşınmaları gerekmektedir. Rize, bu konuda öncülük yapmak durumundadır. Türkiye’nin Atatürk’ün aydınlık mirasına sahip çıkacak yeni bir liderliğe ihtiyacı vardır. Ben Rize’ye de Rizelilere de haktan ve doğrudan yana tavır alacakları konusunda güveniyorum. Daha güzel bir Türkiye’yi hep beraber kuracağımıza da inanıyorum.

Ya Türk Denizi Oluşur Ya da Üç Deniz Türk’e Hayal Olur



Umut Oran, Karadeniz Kıyısından uyardı:

“Ya Türk Denizi Oluşur Ya da Üç Deniz Türk’e Hayal Olur!”

TRABZON

CHP’li Umut Oran, Güneydoğu-GAP incelemesinin ardından Trabzon ve Rize’yi kapsayan iki günlük Karadeniz çalışması için bugün Trabzon’a geldi. Trabzon’da özellikle Türkiye’yi çevreleyen denizler üzerinden yaşanan gelişmelere karşı hükümeti uyaran Umut Oran, “Yaşanan tüm gelişmeler birlikte ele alındığında yaşanan durum: Türk’ün denizlere hapsedilmesi anlamını taşımaktadır. Türk milleti; Karadeniz’de Ukrayna, Ege’de Yunanistan, Akdeniz’de de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi eliyle Anadolu yarımadasına hapsedilmek istenmektedir. Mevcut durumda iki seçenek vardır: Ya Türkiye; Akdeniz’i, Ege’yi ve Karadeniz’i “Türk Denizi” haline getirecek yani bu üç denizde yenilmez armada oluşturacaktır ya da tüm mavi sular Türk’e hayal olacaktır! Bu itibarla Trabzon’la Mersin’in kaderi aynıdır ve her şartta Türk Milleti’nin tüm denizleri “mavi vatan” olarak ilan etmesi bir zorunluluktur” dedi.

Umut Oran, sabah saatlerinde geldiği Trabzon’da sırasıyla Çevre Mühendisleri Odası Temsilcisi Vildan Özmen, Ziraat Odası Başkanı Mustafa Özbek’i ziyaret ederek ilin sorunları hakkında bilgi aldı. Daha sonra CHP İl Başkanlığında partililerle sohbet eden Umut Oran, saat 13.30’da ise Ortahisar İçe Başkanlığında, CHP İl Başkanı Güzide Uzun ve CHP Ortahisar İlçe Başkanı Ömer Hacısalihoğlu ile birlikte basın toplantısı düzenledi. Umut Oran toplantıda şunları kaydetti:

Denizler üzerinden Türkiye çevreleniyor

Dünyanın yeni bir paylaşım savaşına hazırlandığı bir dönemde Türkiye, tüm karasuları üzerinden çevrelenmek istenmektedir. Doğu Akdeniz’de başlayan çevreleme harekâtı, Ege Denizi’nde Yunanistan’ın provokasyonlarıyla devam ederken son olarak da Karadeniz, Türk egemenlik sahası olmakta çıkarılmak istenmektedir. Ukrayna’nın ABD’nin teşvikiyle başlattığı Kerç Boğazı provokasyonu aynı zamanda Türkiye’ye bir göz dağıdır zira Ukrayna, Karadeniz’i NATO’ya ve doğal olarak ABD’ye açmak istemektedir. Tek başına değerlendirildiğinde sadece Karadeniz’i ilgilendiren bu girişim, jeopolitik açıdan ele alınırsa Ege’de Yunan kışkırtması ve Akdeniz’de Türk Mavi Vatan’ının işgaliyle birlikte ele alındığında Türkiye’nin denizler üzerinden çevrelenmesi anlamını taşımaktadır.

Türkün denizlere hapsedilmesi !

Yaşanan tüm gelişmeler birlikte ele alındığında yaşanan durum: Türk’ün denizlere hapsedilmesi anlamını taşımaktadır. Türk milleti; Karadeniz’de Ukrayna, Ege’de Yunanistan, Akdeniz’de de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi eliyle Anadolu yarımadasına hapsedilmek istenmektedir.

Mevcut durumda iki seçenek vardır: Ya Türkiye; Akdeniz’i, Ege’yi ve Karadeniz’i “Türk Denizi” haline getirecek yani bu üç denizde yenilmez armada oluşturacaktır ya da tüm mavi sular Türk’e hayal olacaktır! Bu itibarla Trabzon’la Mersin’in kaderi aynıdır ve her şartta Türk Milleti’nin tüm denizleri “mavi vatan” olarak ilan etmesi bir zorunluluktur.

Emperyalizm Mavi Vatanımıza Kastetmektedir!

Hiç şüphe yoktur ki adı konmamış 3.Dünya Savaşının mücadele alanı denizlerdir. Her bir emperyalist güç; Karadeniz’den Akdeniz’e, Çin Denizi’nden Baltık Denizi’ne kadar büyük bir hakimiyet savaşının içindedir. Bu anlamda Türkiye’nin çevresindeki tüm denizleri “Türk Denizi” haline getirmekten başka bir şansı yoktur. Türk milletinin beka sorununu Mavi Vatan’da ortadan kaldırmasının yegâne yolu Mavi Vatanımıza kasteden Emperyalizme karşı “bayrak göstermek” olacaktır. Bu anlamda vakit kaybetmeden KKTC’de deniz ve hava üslerinin kurulması zaruridir. Benzer şekilde Türkiye’nin Ege’de Yunanistan tarafından işgal edilen adalarımızı geri alması ve Karadeniz’i Türk gölü haline getirmesi mecburidir.

Türkiye AKP’den Büyüktür!

Kılıçların çekildiği, egemenlik alanlarının yeniden tarif edildiği bir dönemde Türkiye’nin AKP’den büyük olduğu ve Türk milletinin iradesi dışında hiçbir gücün olmadığı görülmelidir. Zira hükümetler geçici Türk milletiyse bakidir. Atatürk’ün iki büyük eserine sahip çıkma kararlılığında olan Mustafa Kemal’in askerleri için de tek kutup yıldızı “tam bağımsızlıktır”. Türkiye’nin kıskançlıkla sahip çıkacağı “bağımsızlığının” ilk hedefi de tüm mavi vatanıdır. Türk milleti mavi vatanını Anadolu toprağı olarak görmek durumundadır. Kuruluşun ve kurtuluşun sıra neferlerinin torunları olarak bizlerin değişmez görevi de “bağımsızlığımızı” korumak olacaktır.

Umut Oran yarın da Rize’de çeşitli inceleme ve çalışmalarda bulunacak.

Muhalefet Yerel Seçimleri Yine AA’dan mı İzleyecek?



Umut Oran

Basın Açıklaması

03.12.2018

Sandık Güvenliği Seçim Güvenliğidir, Unutanları Uyarıyorum:

Muhalefet Yerel Seçimleri Yine AA’dan mı İzleyecek?

Muhalefet bloğunun 31 Mart yerel seçimlerine yönelik olarak ortaya koyduğu yaklaşım, “popüler aday aramanın” ve “ilkelere dayanmayan ittifak görüşmeleri” yapmanın ötesine geçememiş görünmektedir. Özellikle 16 Nisan Referandumunun ve ardından 24 Haziran seçimlerinin yarattığı büyük “hayal kırıklıkları” tazeyken ve seçmenler “sandığa gitmek için gerekçe” arar duruma gelmişken önseçim devre dışı bırakılıp tüm konsantrasyonun “adaylara” ayrılmış olması büyüyen bir tehlikeye işaret etmektedir. Elbette her kademede “adayların” belli ölçülerde önemi vardır. Ancak aylardır sadece “aday aramak” aynı zamanda geçmiş tüm seçimlerde görülen “sandık güvenliği” ve “AA eliyle yapılan taraflı sandık sonuçları ilanı” konularında yaşanan büyük sorunları geri plana itmeye sebep olmaktadır. Zira böyle bir durumda “popüler adaylar” bulunsa bile sandığa gidecek seçmenleri bulmak ya da sandığa gidilse de “oyların çalınmayacağına” emin olmak mümkün olmayacaktır. 

Öncelikler Yeniden Tanımlanmalıdır!

O halde mevcut durumu doğru yönetmenin ilk koşulu “öncelikler sıralaması” yapmak olacaktır. Gerçekten muhalefet unsurlarının 16 yıldır kaybedilen onca seçimden sonra “önceliği nedir?” Bu soru sanılandan çok daha değerlidir zira verilecek cevaplar “aynı zamanda seçim stratejisini” de belirleme kabiliyetinde olacaktır. Kanaatimiz ki odur ki muhalefet unsurların ilk ve vazgeçilmez önceliği “seçmenler” olmalıdır. Seçmeni hedefleyen bakış açısının yol haritasındaysa ulaşılacak duraklar bellidir. Basit birkaç madde sayılması gerekirse;

-Önseçimi etkili kılarak seçmeni sandığa götürecek gerekçeleri üretmek,

-Seçmenin oylarının çalınmayacağını garanti etmek,

-Seçmenin muhalefet partilerine neden oy vermesi gerektiğini anlatmak,

-Seçmeni bugüne ve geleceğe dair hedefler konusunda ikna etmek

-Daha iyi bir Türkiye’nin mümkün olduğunu ve o Türkiye’ye de muhalefet bloğunun adaylarıyla ulaşılacağını anlatmak…

Liste uzatılabilir ve onlarca maddenin yazılması da mümkündür. Ancak her şeyin merkezine “seçmenler” konulmazsa her aşamada başarısızlık ihtimali yükselmiş olacaktır.

Basit Sorulara Basit ve İkna Edici Cevaplar Verilmelidir!

Merkezine seçmenlerin konulduğu ve öncelikler sıralaması yapılmış bir bakış açısının doğal sonucu “en basit sorulara en basit cevapları” üretmek olacaktır. 16 Nisan ve 24 Haziran seçimlerinin ardından cevap aranacak birkaç soru bellidir: 1) Muhalefet bloğu sandık güvenliğini nasıl sağlayacaktır? 2) 16 Nisan’da ve 24 Haziran’da görevli bulunmayan on binlerce sandığa nasıl ulaşılacaktır? 3) AA tarafından yapılan yanlı sandık sonuçları yayınlarına alternatif olacak sistem kurulmuş mudur; test edilmiş midir; bahanesiz şekilde çalışacağı sağlanmış mıdır?

İnancımız odur ki soruların sayısı da arttırılabilir. Ancak bu basit sorulara ikna edici, bilimsel ve alternatifli cevaplar üretilemediği sürece aslında 31 Mart Yerel Seçimlerinde “iktidar hedefi güdülmediği” de kategorik olarak kabul edilebilecektir.

Muhalefet Unsurları Türk Milletinin Beklentilerini Doğru Anlamalıdır

16 yıldır yaşanan her olay muhalefet unsurlarına yeterince deneyim kazandırmış olmalıdır. Yine tüm zamanı boşa harcayarak ve son dakikada “bir şeyler yapıyormuş” gibi görünerek elde edilebilecek bir zafer yoktur. Muhalefet unsurları 31 Mart yerel seçimlerini yine AA’dan izlememelidir. Yine on binlerce sandıkta görevli bulunmadığı ilan edilmemelidir. Yine ıslak imzalı tutanaklar aranmamalıdır. Ve yine büyük Türk milletinin kalbi kırılmamalıdır. Muhalefet unsurları bir an evvel “kime koltuk bulunacağını” tartışmak yerine Türk milletinin beklentilerini doğru anlamalıdır. 16 yıldır devam eden bunca baskıya rağmen hala direnme kararlılığında olan vefakâr seçmenlere muhalefet bloğunun bir “iktidar borcu” olduğu da asla unutulmamalıdır.