Yazılar

İktidar Partisine Benzeyerek İktidar Olunmaz!

Umut Oran

Basın Açıklaması

24.5.2018

Siyasetin değişmez kuralıdır: Her parti “iktidar” olmak için kurulur ve iktidar olamadığı her zaman biriminde “sürekli bir arayış” içinde bulunarak “kuruluş hedeflerini” gerçekleştirmeye çalışır. Bu durum, on milyonlarca oy alan partiler için geçerli olduğu kadar birkaç bin kişinin oyunu alan partiler için de geçerlidir. İsimler değişir, oy oranları değişir ama “iktidar arayışı” asla değişmez.

Türkiye’de de durum farklı değildir. Özellikle “rejim tartışmalarının” aralıksız cereyan ettiği bir atmosferde, muhalefet unsurları için “iktidarı hedeflemek” aynı zamanda varlık-yokluk mücadelesinde “ben de varım ve yok olmayacağım” demek anlamına gelecektir. Ancak iktidarlar da asla boş durmayacaklardır. Ellerindeki her türlü araçla “kendilerinin mutlak iktidar” olduğunu ve ne yapılırsa yapılsın diğer partilerin “iktidar” olamayacağını söyleyeceklerdir.

Aslında bu durum iktidarın ana propagandasıdır ve herkesin “çıkış yok” ortak paydasında birleşerek “itaat etmesini” sağlama amacına yöneliktir. “Umuttan” bahseden herkese vebalı muamelesi yapılması, “başarabiliriz” diyen herkesin ötekileştirilmesi ve “alternatif yollar” önerenlerin hızla siyaset sahnesinden “sürülmesi” iktidar bloğunun ilk hedefi haline gelir. Böylece her türlü muhalif meydan okuma, daha düşünce aşamasındayken yok edilir ve iktidarın iktidar olma hali sürekli kılınmış olur.

Ne yazık ki belli dönemlerde muhalefet partilerinin “yönetici elitleri de” iktidarın söylemlerine kendilerini kaptırabilirler. Ne yapılırsa yapılsın asla iktidar olunamayacağına dair yüzlerce gerekçe üretmeye başlayanlar işte böyle ortamlarda görülür. “İktidar, devlet imkanlarını kullanıyor! Onlar, dini siyasete alet ediyor! Siyasette harcayacak çok paraları var!” gibi yüzlerce cümleyle konuşma alışkanlığına erişen muhalefet unsurlarının bir sonraki durağı “onlara benzemezsek oy alamayız” fikrine kadar ulaşır. Bu dönemin tipik uygulamasıysa “karşı mahalleden kamyonla transfer yapıp, paraşütle en üst makamlara getirip icap ederse kadın kontenjanlarına bile ‘bıyıklıları’ doldurmaktır.” Partiye, partililere ve seçmenlere “iktidar bloğunun ağzıyla” yaklaşmak da aynı dönemde görülür. “Tıpış tıpış” talimatlarıyla parti yönetmeye soyunmak, her toplantıda “parmak sallamak”, partiye gönül vermiş olanları “kapının önüne koymakla” tehdit etmek de “iktidardaki partiye benzeyerek iktidar olabileceğini” düşünme hastalığının sonuçlarıdır. Benzer şekilde muhalefet bloğunun herhangi bir konuda yükselen itirazlara cevaben dile getirdiği “partimize zarar vermeyin”, “şimdi konuşmanın zamanı değil”, “basın önünde partiyi tartıştırmayın” sözleriyle iktidarın her türlü hukuksuzluğu yapıp “ülkemizi yurtdışında zor durumda bırakmayın”, “sakın hükümeti eleştirmeyin” sözleri arasında bir fark yoktur. Her iki söz grubunun da temel amacı: seçmenlerin partilerine ya da ülkelerine olan sevgilerini “sömürmek” ve onları “sonsuz sessizliğe” gömmektir.

Çelişki odur ki “iktidara benzeyerek iktidar olan bir siyasi parti” dünya tarihinde yoktur! Birbirinin tamamen aynı olan 2 üründen birinin diğeriyle değiştirilmesi mantıksız olduğuna göre iktidara “tıpatıp” benzeyerek iktidar olunabileceğini düşünmek de mantıksızdır. Öyleyse aslında ortada olan şey “iktidar olmak arzusu değil” sadece iktidarın gücü karşısında “direnmekten vazgeçmektir.” Geriye kalan her şey de bu vazgeçişin ifadesi olmak dışında bir anlam ifade etmeyecektir.

İktidara benzemeye çalışarak, aslında iktidar olmaktan vazgeçen muhalefet partilerinde sıkça görülen bir diğer davranış şekliyse “her koşulda ötekini suçlamaktır.” Örneğin, “hiçbir objektif kriter göstermeden milletvekili, belediye başkanı ya da belediye meclis üyesi belirlerken” söylenen “siyaset sadece unvanla yapılmaz”, “bu bir bayrak yarışı”, “parlamento dışında da çalışılabilir” gibi cümleler monolog tadında tekrarlanır. Ancak bu sözleri edenlerin “neden sürekli unvanla” siyaset yaptıkları, “neden kendilerinin ellerindeki bayrağı hiçbir zaman başkasına vermedikleri”, “neden kendilerinin sürekli parlamentoda oldukları” gibi sorulara asla cevap verilmez. Çünkü gücü elinde bulunduranlar için önemli olan “gücü korumaya” devam etmektir ve koltuklarını kaybetmemek için yapamayacakları şey yoktur.

Ancak görüleceği üzere tüm bu iktidarı taklit etme sürecinde siyasi partilerin ana hedefi olan “iktidara gelmek” amacına yönelik hiçbir adım bulunmamaktadır. Zaten böylesi bir yaklaşımın ulaşabileceği en üst seviye de Bahçeli örneğinde olduğu gibi, iktidar bloğuna “yamanmaktır.”

Mensubu olmaktan büyük onur duyduğum ve kimsenin benden koparamayacağı partimin, üst yönetiminde de ne yazık ki, “iktidara benzeyerek iktidar olunabileceği” fikri egemen görünmektedir. Tüm hayatlarını CHP karşıtı siyaset odaklarında geçirmiş “tescilli sağcıların” ısrarla “milletvekili” yapılmaya çalışılması bile başlı başına bu bakışın işaretidir. Sadece bu ısrar bile “ben iktidar olmak istemiyorum” demenin bir başka yoludur.

Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak, 16 yıllık otoriter iktidar deneyimine rağmen CHP üst yönetimi bir türlü “özeleştiri” yaparak “iktidar hedefini” ortaya koymamıştır. İktidar olma arzusunu dile getiren herkese karşıysa kibir diliyle karşılık verilmektedir. Örneğin YSK seçim takviminde adaylarını “önseçimle” belirleyecek partiler için tarihler verilmesine rağmen “CHP üst yönetimi” “zamansızlığı” bahane ederek tüm kararları “sübjektif şekilde kendileri almıştır.” Üstelik bugün geriye dönüp bakıldığında, ortada henüz erken baskın seçim yok iken aceleyle tüzük kurultayı toplanması ve ittifak yapılırsa önseçim uygulanmayacağı değişikliğindeki ısrar çok daha manidar görünmektedir!

Evet, “Siyaset sadece unvanla yapılmaz!” bu ifade doğrudur ancak “inanılır olması için bu sözleri söyleyenlerin de tüm kararlarını “unvana göre değil”, “ilkelere göre” almış olmaları beklenir. Bu durumda bana düşen görev elbette kişileri tartışmak ya da ‘o neden oldu, bu neden olmadı’ demek değildir. Zira ilkelerin olmadığı, iktidar hedefinin bulunmadığı, sadece iktidara benzeyerek yol alınabileceğinin kabul gördüğü bir iklimde kim aday gösterilirse bir diğerine “haksızlık” yapılmış olacağını teorik olarak kabul edebilirim. Ancak CHP üst yönetiminin herkesi aynı torbaya koyarak ve kibir diliyle Cumhuriyet Halk Partilileri yaftalamalarına izin veremem.

Bu itibarla kendileri için “dikensiz gül bahçesi” yaratma hevesi içinde olduğunu gördüğüm CHP üst yönetiminin partimi kamuoyu önünde “şahıslar üzerinden tartıştırmasını” doğru bulmadığımın da bilinmesini istiyorum. CHP üst yönetiminin bu tavırla aslında en çok Cumhurbaşkanı adayımıza ve Cumhuriyetçilere zarar verdiğini düşünüyorum. Bu noktada tüm aday tartışmalarını aşmak ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerine odaklanmak için, iktidar vizyonundan uzak gördüğüm parti üst yönetimine dair eleştirilerimi 24 Haziran sonrasına ertelediğimi ve kısır ‘sen-ben’ tartışmalarının içinde olmayacağımı ilan ediyorum.

Cumhuriyet Halk Partisini, iktidar partisine benzeterek ve sürekli seçim kaybederek yönetebileceğini sananlar varsa hangi unvana sahip olursa olsun yanılmaktadır. Hiç kimse, Anadolu’nun ve Rumeli’nin dağlarında, kanla ve gözyaşıyla kurulan Cumhuriyet Halk Partisinden daha büyük değildir! Bu partiye hiçbir karşılık beklemeden tüm ömrünü veren on milyonlarca insanı yok sayan, partide görev almak isteyen adaylarla görüşmeye bile tenezzül etmeyen, Genel Merkez kapılarını fedakâr Cumhuriyet Halk Partililerin suratına kapatanlarla demokratik zeminde mücadele etmek boynumun borcudur. 

O halde, tüm Cumhuriyet Halk Partililere açık çağrımdır: Bize yakışan, Cumhurbaşkanı adayımız ve gözbebeğimiz Cumhuriyet Halk Partisi için “seferberlik ruhuyla” çalışmaktır! “Dikensiz gül bahçesi!” isteyenlerle mücadele günü zaten gelecektir. İşte o gün; haksızlığa uğrayan gençlerle, kadınlarla ve her toplum kesiminden Cumhuriyet sevdalısıyla ele ele vereceğiz. Ve asla şüphe duymayın: Bu adaletsiz düzeni mutlaka değiştireceğiz!

Referandumun Birinci Yıldönümünde Muhalefet Unsurlarına Bir Soru: “Farklı Olarak Ne Yapıldı?”

Umut Oran

Basın Açıklaması

16.4.2018

 İnsanoğlunu diğer tüm canlılardan ayıran temel özellik “bilgiyi biriktirebilmek ve başkalarına aktarabilmektir.” Böylece insan; sadece kendi yaşam deneyimini değil başkalarının deneyimlerini de kullanmaya ve ortak bilgilerden faydalanarak kendi kısıtlı kapasitesini toplumun sınırsız kapasitesiyle genişletmeye imkân bulur. Bu sayede bir kez bile dev surlarla çevrili bir kale görmeyen bireyler kalelerin ardında “güvenlik arayışının”, güçlü toplar karşısında işe yaramayacağını bilir. İnsanlığın bilgi birikimi sayesinde tekerlek bir kez, yelkenli bir kez, buhar gücü bir kez icat edilir ve takip eden nesiller her bir icadı, eldeki bilgileri kullanarak geliştirme şansına sahip olur. Bilgi birikimi “olumsuzlukları” aşmak için de büyük şanstır. Yaşlı balıklar genç balıklara sahte yemlere kanmamaları gerektiğini anlatamazlar, ama atalarımız bizlere “Aynı şeyleri yapanlar aynı sonuçları alırlar!” diye nasihatte bulunabilirler.

Bilgi aktarımının en kritik öneme sahip olduğu alanların başındaysa “siyaset” gelir. Zira siyasi partiler, temsili demokrasilerin vazgeçilmez unsuru olarak, karar alıcı pozisyondadır ve alınan her karar toplumun geleceği demektir. O halde her bir siyasi parti için “eski kadrolardan ve olaylardan mümkün olduğu kadar fazla bilgiyi devralmak” ve insanlığın ortak aklını referans alarak mücadele etmek hayati öneme haiz olacaktır.

Örneğin Mustafa Kemal, yeterince organize olmamış bir ordunun ve askerinin arkasında birleşmiş bir halkın olmadığı koşullarda “savaş kazanılamayacağını” bilecek kadar savaş sanatı ve tarih bilgisine sahiptir. Kurtuluş Savaşının en kritik anlarında Yunan ordusunun ağır baskısına karşı ordusunu Anadolu’nun kalbine, Sakarya’nın doğusuna çeker. Bilir ki karşısında yedi düvel vardır ve o yedi düvel ancak Eliflerin kağnıları ard arda dizilince, kocabaşlı sarı öküzler bile mücadeleye omuz verince defedilebilecektir. Çanakkale’de “ölmeyi emrettiği” askerleri tanıdığı için, günü gelince ordularına hedef olarak Akdeniz’i de gösterebilmiştir. Böylece Çanakkale’yle Dumlupınar bir olur. Onbeşliler, tarihi yarıp da İzmir’i kurtaran askerler haline gelir. İnsanlığın ortak aklını referans alanlar; kendilerinden öncekilere ve kendilerinin öncesine bakarak en doğru yolu bulurlar. Bir başka deyişle zaman ve insan değişse de bilgi hep birikir. İnsanlık; damla damla biriken tecrübeler ışığında yürür kutlu hedeflere.

Ancak bazen de tam tersi işler. Zamanın belli dönemlerinde insanoğlu kendi birikimini reddetme aşamasına gelir. Aynı şeyi yapınca farklı sonuçlar alabileceği yanılgısına saplanır. Hiç düşülmemiş gibi aynı yolda, aynı çukura düşer durur bazen siyasiler. Akıl tutulması öyle yaygınlaşabilir ki çukura her düşüşten sonra yol da unutulur, çukur da!

Ne yazık ki Türkiye’nin 16 yıllık siyasi tarihi de aynı yollarda yürüyenlerle aynı çukurlara düşenlerin hikayesi haline gelmiş durumdadır. İktidar sürekli aynı yolu yürürken, muhalif unsurların tamamı da yerli yerinde duran çukurlara düşmektedir. Bu çukurların en büyüğü hiç şüphesiz ki seçimler ve referandumlardır. Son referandum tarihi 16 Nisan 2017’dir; yani o günden bugüne, milletin “hayırlı iradesinin mühürsüz gerekçelerle çalınmasının” üzerinden tam 365 gün geçmiş bulunmaktadır. O günden bu yana 8.760 saat geçmiştir. AKP’nin iktidara geldiği günden bugüneyse yaklaşık 189 ay ya da 5.644 gün ya da 135.456 saat geçmiştir. Bir başka deyişle muhalefet unsurları 8.127.360 dakikadır iktidar bloğuna karşı bir “alternatif” geliştirememiştir. Bu süre zarfında mevsimler değişmiştir, insanlar değişmiştir, genç delikanlılar orta yaşa adım atmıştır, yenidoğanlar lise çağına ulaşmıştır. Ancak iktidarın iktidar, muhalefet unsurlarının da muhalefet kimliğinde hiçbir değişim olmamıştır.

Öyle ki 16 Nisan’da “rejim” değişmiştir, mühürsüz referandumlar mühürsüz kanunlara dönüştürülmüştür, birileri hileye başkaldırır korkusuyla “palalı gruplar” oluşturmuştur, herşey “tek elden”, “tek yerden” yönetilir hale getirilmiştir. Yani 2002’den beri sahnelenen oyunda yeni bir aşamaya geçilmiştir. Geçmişin tüm kuralları ortadan kaldırılmış, yepyeni kurallar ortaya çıkarılmıştır. Örneğin artık “Ankara’da hakimler var!” denilememektedir. OHAL koşullarında ve KHK baskısı altında hak aramak olası değildir. Güvenlik güçlerinin sandık başında bekleyebileceği bu yeni dönemde “geçmişin yöntemleriyle sandık güvenliği sağlamak” da mümkün olmayacaktır.

Bilinen ve denenen tüm yollar, bir daha kullanılmamak üzere geçmişe terkedilmiştir. Artık yeni bir Türkiye vardır. O halde muhalefet unsurları da yenilenmek, yeni yollar bulmak, yeni umutlar üretmek zorundadır. Aksi her durumda sonuç değişmeyecek yani 16 Nisan gecesi sokaklarda beklediği söylenen eli silahlı gruplar yeni 16 Nisanlarda da önce oyları çalacak sonra da TOMA’larla, tanklarla, toplarla çaldıkları oylara dokundurtmayacaktır.

İnsanoğlunu diğer tüm canlılardan ayıran temel özellik “bilgiyi biriktirebilme ve başkalarına aktarabilmektir.” Halihazırda elimizde 487.641.600 saniyelik AKP iktidarı altında yaşama tecrübesi vardır. Yalanlara şahit olunmuştur, iftiralara muhatap kalınmıştır, TOMA’ların zehirli suyuyla yıkanılmış, binlercesi aynı anda atılan gaz bombaları ciğerlerimizin son hücresine kadar tahrip etmiştir. İktidar bloğunun 16 yıldır yönettiği Türkiye’de kumpas davaları yaşanmış, Türk Ordusu’na tuzak kurulmuş, terör örgütleriyle el ele “Megri megri” denmiş, Habur’da yargı, Oslo’da insan aklı ayaklar altına alınmıştır. İktidar bloğunun hukuksuzluk, zalimlik, adam kayırmacılık, yandaşlık demek olduğu binlerce kez görülmüştür.

Bu ahval ve şerait içinde, bu ülkede umudun yaşatılmasından bizzat sorumlu olan muhalefet unsurlarına sorulacak tek bir soru vardır: “İktidar bunları yaptı da siz 16 yılda farklı olarak ne yaptınız?”

Bu soru sadece bir kişiye ya da partiye yönelik değildir. Şahsım da dahil olmak üzere; Cumhuriyetten, demokrasiden, adaletten ve iyilikten yana olup “tek adam rejimine” karşı olduğunu söyleyen herkese yönelik bir “özeleştiri” çağrısıdır. Bu düzeni değiştirmek, iktidar olmak, Türkiye’yi herkesin yaşamak isteyeceği özgür, huzurlu ve zengin bir ülke yapmak için ve bir daha 16 Nisanlar yaşanmasın diye “Ne yaptık?”

Bilgiyi biriktirebilen ve başkalarına aktarabilen tek canlı olarak bizlerin bu soruya cevap bulmamız gerekir. Cevapları, iktidarın çizdiği alanlarda aramak değil, sorunun olduğu yerde aramak gibi bir zorunluluğumuz bulunmaktadır. Başka bir partiyle “ittifak ihtiyacı” ortaya çıkarsa tüm milletvekillerini “merkez yoklamasıyla” tayin etmek doğru olmadığı gibi küçücük salonlarda birkaç saate sıkıştırılmış kongre ve kurultay yapmak da doğru değildir. Hele hele Cumhurbaşkanı adayını “tüm seçmenlerin tercihine” sunmak yerine kapalı kapılar ardında tespit etmeyi düşünmek sadece sorunları arttıracaktır.

O halde gün; bilgiyi biriktirmek ve geçmişten ders almak günüdür. Hiçbir komplekse kapılmadan “sorunları konuşmak” ve Cumhuriyet sevdalısı milyonlarca insanın aklını çözüm için kullanmak en doğru yoldur.

Ben hâlâ, ilk günkü gibi, Türk Milletinin gücüne inanıyorum. Muhalefet unsurları 1 adım atarsa Türk Milletinin yepyeni bir huzur ülkesi inşa edeceğini, daha eşit, daha adil, daha zengin ve daha fazla sevgiyle dolu bir düzen kurabileceğimizi biliyorum.

Rejimin değiştirildiği günden bu yana geçen 365 günde yapılanları ve yapılmayanları gören bir Cumhuriyet sevdalısı olarak, aynı hatalarda ısrar edenlere karşı bir santim bile geri adım atmayacağımın da bilinmesini istiyorum.

Muhalefet Partileri İttifak Görüşmeleriyle Vakit Kaybediyor

 

Umut Oran

Basın Açıklaması

6.4.2018

İktidar bloğunun 16 yıldır aralıksız olarak ülkeyi hukuksuzlukla yönettiği ve her türlü baskı yöntemini kullanmaktan çekinmediği bir ortamda muhalefet partilerine düşen görev: İktidar olmanın yollarını bulmaktır. Sonsuz bir arayışın içinde olmak anlamına gelen bu görevin belki de ilk aşaması “geçmişten dersler çıkarmak” ve mümkünse aynı hataları tekrarlamamaktır. Ancak ne yazık ki, 16 yıldır yapılan tüm seçimlerden sonra “takip eden seçim bahane gösterilerek” tüm arayışlar ertelenmiştir. Bu durum 16 Nisan referandumundan sonra da değişmemiştir. Halbuki özeleştiri mekanizması işletilmeli, hatalarla yüzleşilmeli, strateji değiştirilmelidir. Örneğin sadece cumhurbaşkanlığı seçimine odaklanmak yerine bizi bekleyen her üç önemli seçim için de ‘ya iktidar ya iktidar’ hedefi konulması gerekmektedir. Maalesef görünen o ki muhalefet partileri “bu gidişatı değiştirmek için ne yapmalıyız” demek yerine bir kez daha “iktidara nasıl laf yetiştiririz” siyasetine saplanmış ve tüm otoriter uygulamalar normalleştirilmiştir.

Gelinen noktada hemen her gün “ittifak görüşmeleri” adı altında farklı partilerle ya da gruplarla yapılan toplantılar da muhalefet partilerinin bir kez daha “iktidarın çizdiği alanda” hareket ettiğini göstermiştir. Oysa ittifak görüşmelerine gelene kadar yapılması gereken onlarca şey vardır. Örneğin: “Neden AKP 16 yıldır sürekli tek başına iktidar oluyor ve neden muhalefet partileri halkı ikna edemiyor?” gibi basit bir soruyu gündeme almak, an itibariyle ittifak görüşmelerinden çok daha değerlidir. Zira bu soruya doğru cevap bulunamadığı müddetçe “ittifakın stratejisi de” oluşturulamayacaktır.

Sadece Türk milletine karşı sorumluluk hisseden bir siyasetçi olarak, geçmişte defalarca ortaya koyduğum gibi, bir kez daha uyarıyorum: Bugünün sorunu basit matematik işlemleriyle %51 hesabı yapmak değildir. Bugünün temel sorunu, geniş toplum kesimlerinin heyecan duyacağı, iktidar bloğuna alternatif olarak görülecek bir söylemi, örgütlenmeyi ve eylemi hayata geçirmektir. Daha basit bir şekilde ifade etmek gerekirse ittifak görüşmeleri yapabilmek için önce “yapılan hataları ortaya koymak ve ardından yeni bir yol inşa etmek için çalışmak gereklidir. Oysa bugün yapılanlar, yapılması gerekenlerin tam tersidir. Muhalefet bloğu; hiçbir gerçekçi özeleştiri yapmadan, dünyayı ve Türkiye’yi analiz etmeden, kitlelerin yenilgiler karşısında yaşadığı hayal kırıklıklarını göz önüne almadan sadece “ittifakı” konuşmaktadır. İktidarın istediği de tam olarak budur. İktidar bloğu, kimsenin durup düşünmesini istememektedir. Bunun yerine “Cumhur İttifakı” adı altında kurduğu cepheyi, siyasetin merkezine koyarak tüm muhalefetin de sadece “ittifakları” konuşmasının zeminini hazırlamıştır. Bu durum muhalefet partilerinin vakit katbetmesine ve ikinci bir “istikşafi oyalanma” süreci yaşanmasına sebep olmaktadır. 

Demokrasi Mağdurları için Alternatifler Üretmek Gerekir

Zaman hızla akmaktadır. Dünya değişmektedir ve insanlar da hızla dönüşmektedir. İnsanoğlu düne kadar tartışmasız ideal olarak gördüğü demokrasiyi tartışmaya başlamıştır. Demokrasilerin “kendisine bir katkı sağlamadığını, ezilmesine çözüm bulmadığını” düşünen geniş kitleler büyük bir hayal kırıklığıyla otoriter rejimlere sarılmaktadır. Sadece Türkiye’de değil, Amerika’da da Rusya’da da gidişat aynıdır. Zira sorun sadece Türkiye’deki iktidar bloğuyla ilgili değil, kapitalizmin günümüzde ulaştığı şekille ilgilidir. Kapitalizm insanlığın umutlarını yok etmektedir. Tepedeki azınlıklar, ellerindeki sınırsız para gücüyle herkesi ve herşeyi kontrol etmek istemektedir. Ve bir şeyleri kaybettiğini ya da asla sahip olamayacağını düşünen insanların sayısı çoğalmaktadır. Öyleyse Türkiye’nin hem mevcut iktidar bloğuna karşı hem de dünyadaki değişime karşı uyanık olması ve çözümü de çok daha geniş bir perspektiften değerlendirmesi gerekmektedir. Bu anlamda Rusya’da Putin’in aldığı %76 oy, daha öncesinde Trump’ın aldığı yüksek oyla ABD başkanı seçilmesi, Mısır’da Sisi’nin düşük katılımlı seçim sonucunda yüzde 92 oy alması, Macaristan’da yabancı düşmanı bir başbakanın tekrar seçilmesine kesin gözüyle bakılması bir arada değerlendirilmelidir. Böylece, muhalefet partileri gerçekçi adımlar atmadığı takdirde mevcut iktidarın geçmiş seçimlerle kıyaslanmayacak ölçüde yüksek oy oranlarına ulaşmasının da olasılık dairesi içinde olduğu görülecektir. Gidişata akılcı bir şekilde müdahale edilmezse yani geniş toplum kesimlerine inanabilecekleri “alternatif bir hayatın mümkün olduğu” fikri anlatılmazsa gelecek sadece felaket getirecektir. Yani bir an önce demokrasi mağdurları için alternatifler üretmek gerekmektedir. 

Asimetrik Dünyada Ancak Asimetrik Mücadele Verilebilir

Dünya artık asimetrik bir hal almıştır. Güçler arasında dengesizlik had safhaya ulaşmış, aynı yolları kullananların daha büyük olanlarla mücadele etmesi imkânsız hale gelmiştir. Küçük araba üreticilerinin büyüklerle, bakkalların da aynı ürünleri satarak, marketlerle rekabet edemeyeceği milyonlarca kez ispatlanmıştır. O halde iktidarla aynı yöntemleri ve söylemleri kullanan “muhalefet unsurlarının” iktidara kendiliğinden gelmesini beklemek de gerçekçi değildir. Bu düşünce biçimi bilimsel ya da akılcı da değildir. Zira tüm etmenler aynı olduğu sürece sonuçlar da aynı olacaktır. Öyleyse tüm eşitsizliklere ve dezavantajlara rağmen mücadele etmek zorunluluktur. Mücadeleyse rakibin en güçlü olduğu konularda ve onunla aynı araçları kullanarak verilmemelidir. Örneğin iktidar bloğu her olayı magazin malzemesi haline getirirken ve onlarca kanalda aynı gariplikleri binlerce defa topluma gösterme gücüne sahipken birkaç TV’de görünmek için sürekli “siyaseti magazinleştirmek” yanlıştır. Tam aksine her şeye büyük bir ciddiyetle yaklaşmak ve iktidar bloğunun seviyesizliğini reddetmek esas olmalıdır.

Artık İktidar Bloğuna Laf Yetiştirmekten Vazgeçilmelidir

Son 16 yıldır iktidarın her sözüne laf yetiştirilmiştir. Bu yöntem binlerce kez denenmiştir. Ve ne kadar denenirse denensin başarızlıkla sonuçlanacaktır. Oysa sadece bir ay boyunca iktidarı ve onun genel başkanını kendi söyledikleriyle baş başa bırakmak, onları konuşulmamaya ve yokluğa mahkûm etmek bile büyük fark yaratacaktır. Muhalefet unsurları her konuda “kendi özgün iddialarını, özgün sözlerle, özgün tavırla ve öz temsilcileriyle birlikte, alternatif yolları inşa ederek millete aktarmak durumundadır. Aksi her durumda iktidarın ekmeğine yağ sürülecektir. Örneğin iktidara laf yetiştirmek yerine neden parti içinde seferberlik ilan edilerek, üst yönetime aday olmuş ama seçilememiş olanlarla birlikte tüm eski MYK üyeleri ve il-ilçe başkanlarına sefer-görev verilmemektedir?

Son günlerde sürekli gündeme gelen “ittifak görüşmeleri” de bu itibarla, vakit kaybıdır. Derhal vazgeçilmeli ve bir an önce halkın ve ülkenin gerçek ihtiyaçlarına odaklanarak ayaklar yere basılmalıdır. Doğru olan şey: Özeleştiri yapmayı öğrenmek ve düşünmektir. Başlangıç için en güzel nokta: “Biz nerede hata yapıyoruz?” sorusu olabilir. Tek bir soru bile devasa bir meydan okumayı başlatacak mahiyettedir. Muhtaç olduğumuz kudret, bakmasını bilenler için, şanlı tarihimizde mevcuttur.

Umut Oran’dan yüzde 50+1 barajını yıkacak öneri

“Halk adayını kendisi belirlerse onu Cumhurbaşkanı da seçer” 

“Cumhurbaşkanı adayımızı önce partililerimiz, sonra da tüm seçmenle birlikte iki turlu seçimle kendimiz belirleyelim” 

“Her koşulda koltukta kalmak isteyenlerle de her koşulda aynı koltuğa tekrar tekrar aday olanlarla da aynı fikirleri paylaşmıyorum”

CHP’li Umut Oran, 2019’da yapılması öngörülen cumhurbaşkanlığı seçiminde gereken yüzde 50+1’lik oy oranının, ancak CHP’nin cumhurbaşkanı adayının iki turlu önseçimle belirlenmesi halinde sağlanabileceğini belirterek, “Halk, Cumhurbaşkanı seçeceği kişinin kim olacağına kendisi karar verirse, yani kimi aday görmek istiyorsa onu da kendisi belirlerse ancak o zaman yüzde 50+1 barajını geçeriz. Halk adayını kendisi belirlerse onu zaten Cumhurbaşkanı da seçer. Cumhurbaşkanı adayımızı önce partililerimiz, sonra da tüm seçmenlerle birlikte iki turlu seçimle kendimiz belirleyelim” dedi. “Her koşulda koltukta kalmak isteyenlerle de her koşulda aynı koltuğa tekrar tekrar aday olanlarla da aynı fikirleri paylaşmadığını” vurgulayan Umut Oran, CHP Ayağa Kalkmadan İktidar Bloğu Yerine Oturmaz! “DEĞİŞİME TÜZÜKTEN BAŞLAMAK” başlıklı bir çalışma ile kimi çarpıcı saptamalarda bulundu.

Umut Oran, 9-10 Mart’ta yapılacak CHP Tüzük kurultayı öncesinde, CHP örgütüyle yaptığı temaslarda ortaya çıkan beklentileri, pekçok Avrupa ülkesinde mevcut olan kimi uygulamalarla sentezleyerek bir tüzük kitapçığı hazırladı. Tüm CHP il ve ilçe başkanlıkları ile kurultay delegelerine çalışmasını göndermeye başlayan Umut Oran, CHP Ayağa Kalkmadan İktidar Bloğu Yerine Oturmaz! “DEĞİŞİME TÜZÜKTEN BAŞLAMAK” isimli kitapçığı www.umutoran.com  adresi üzerinden de yayınladı. Umut Oran, iki turlu cumhurbaşkanı adayı belirleme önerisi için, “Cumhurbaşkanı seçimini bu kez kazanmak zorundayız. Bunun için de ezber bozmamız, rakibimi şaşırtmamız gerekmektedir. Bunu da ancak parti içi demokrasiyi çalıştırarak, dayatılan tek adam siyasetini reddederek başarabiliriz. Katılımcı, çoğulcu, kolektif bir ortak akıl ile halkın iktidarının inşa edileceği bir süreç ve zemini oluşturmamız gerekmektedir” dedi.

2017 yılı başından itibaren dile getirdiği cumhurbaşkanı adayının iki turlu önseçimle belirlenmesi modelinin ayrıntılarını hazırladığı kitapçıkla anlatan Umut Oran, şunları kaydetti:

“Cumhuriyet Halk Partisi ayağa kalmadan Türkiye Cumhuriyeti’nin ayağa kalkması mümkün değildir. Türkiye’yi karanlıktan kurtarmanın yegâne yolu Cumhuriyet Halk Partisinin tüm Türkiye’ye umut olmasıdır… Her koşulda koltukta kalmak isteyenlerle de her koşulda aynı koltuğa tekrar tekrar aday olanlarla da aynı fikirleri paylaşmıyorum. Dün olduğu gibi bugün de Mustafa Kemal’in Askeri olma onurunu, Cumhuriyet Halk Partililerle beraber omuz omuza yol yürümenin büyük zevkini yaşayan bir partili olarak bir kez daha “Kaybedeni değiştirerek kazananı değiştirebiliriz. Kaybedene kaybetme alışkanlığında olanları kenara çekerek yeni bir yol da bulabiliriz!” fikrimi tekrarlıyorum.

CUMHURBAŞKANI ADAYINA TEK KİŞİ KARAR VEREMEZ

Kabul etmek zordur ancak 2019’da yapılacak olan seçim 16 Nisan’ın rövanşı değil “yeni dönemin ilk Cumhurbaşkanını belirleyecek” olan seçimdir. Seçilecek Cumhurbaşkanı da nerdeyse “tek başına her şey” anlamına geleceği için Parlamenter Sisteme dönmeden önce zorunlu ve kaçınılmaz olarak onlarca bakan atayacaktır, yüzlerce üst düzey bürokratı belli makamlara getirecektir, devleti her anlamda yönetecektir ve MİT başta olmak üzere devletin tüm önemli kurumlarına dair kararlar alacaktır. Bir başka deyişle Parlamenter Sisteme geçmek için “bir gün değil belki de birkaç yıl” gerekecektir. Seçilecek Cumhurbaşkanı, devleti bir süre, çok geniş yetkilerle yönetecektir. Yani anılan makam “bir emanetçi için çok ama çok büyük bir sorumluluk makamını” işaret etmektedir. Doğal olarak CHP’nin ikinci bir Ekmeleddin İhsanoğlu hatası yapmasının bedeli tüm tahminlerin ötesine geçecek büyüklükte hasarlar oluşturacaktır.

CUMHURBAŞKANI ADAYI 2 TUR SEÇİMLE BELİRLENMELİ

Cumhurbaşkanlığı Adaylık Süreci Şu Şekilde Düzenlenebilir:

– Aday Adaylarının Belirlenmesi: CHP Kurultay delegeleri, il-ilçe başkanları, milletvekilleri ile PM üyelerinden toplam 50 imza alan her CHP’li, “Cumhurbaşkanı Aday Adayı” olabilecektir.  50 imza ile aday adayı olan CHP üyelerinin isimleri Genel Merkez tarafından ilan edilecek ve 45 günlük süre için chp.org.tr adresinden “imza sayfası” açılacaktır. Aynı sayfaya erişim için il ve ilçe başkanlıkları da yetkili kılınacak bu sayede CHP üyeleri evlerinden ya da CHP örgütlerine giderek Cumhurbaşkanı adayı görmek istedikleri kişiye oy verebilecektir. Yapılan oylama sonucunda en fazla oy alan 3 kişi 2.tura katılmaya hak kazanacaktır. Üye tam sayısının %3’ünden az imza alan adaylar ilk 3 sırada yer alsalar bile ikinci tura katılamayacaktır.

– İkinci Tur: İlk turda CHP üyelerinden en fazla oy alan 3 kişi, 45 gün sürecek ikinci turda CHP üyelerinin tamamının yanında “Parlamenter Sisteme Dönme” taahhüdünü paylaşan ve “Temel İlkeler Beyannamesini” imzalayan tüm yurttaşlardan da oy talep edebileceklerdir. chp.org.tr adresinin yanında, il ve ilçe başkanlıklarının aktif çalışmasıyla imza standları kurulacak ve imzalar günlük olarak, mükerrer oyların kontrol edilerek sağlıklı listelerin oluşturulması için genel merkeze bildirilecektir. “İl ve ilçe bilişimden sorumlu başkan yardımcılarının” koordinasyonuyla gerçekleştirilecek “imza kampanyası” sürecinin uygulama yönetmeliği de ayrıca hazırlanacaktır. İkinci turda en çok oy alan kişi, CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı olarak tespit edilecektir. Her iki turda da adayların eşit ve adil şartlarda yarışabilmeleri için “bütçe sınırlaması” getirilecek ve adaylardan birinin lehine ortam oluşması engellenecektir. Böylece ilk turda tüm CHP örgütleri, ikinci turdaysa tüm “hayır bileşenleri” aday adaylarını dinleme ve faaliyetlerin parçası olma şansına ulaşacaktır. Benzeri örnekleri pek çok Avrupa ülkesinde olan aday belirleme süreci sayesinde seçilecek olan Cumhurbaşkanı, toplumun tüm kesimlerinden oy almış olarak Parlamenter Sisteme geçilene kadar ülkeyi yönetecek ve eksikleri tamamlandıktan, anti-demokratik yönleri törpülendikten sonra yeniden Parlamenter Sisteme dönüş sağlanmış olacaktır.

OYUNU 2 SEÇİMDE ARTIRAMAYAN GENEL BAŞKAN DEĞİŞMELİ

Genel Başkanlar için “devralınan oy oranlarını arka arkaya iki seçimde yüzdelik olarak arttıramayan Genel Başkan, seçim sonuçlarının kesinleşmesinden sonra aday olmamak üzere Olağanüstü Kurultay’ı toplar” maddesinin eklenmesi parti içindeki yenilenmeyi sağlayacağı ve yeni kadroların siyasette yer almasına imkân vereceği için dikkatle değerlendirilmelidir.

HER MAKAMA 3 DÖNEM KURALI GETİRİLMELİ

Siyaseti “meslek” haline getirenler de isimleri ne kadar büyük olursa olsun, unvansız siyaset yapmayı öğrenebilmelidir. 16 yıldır aralıksız milletvekilliği yapanlar var. Bu anlamda 3 dönem kuralı getirilmesi anlamlıdır.

YÜZDE 50-50 KADIN -ERKEK EŞİTLİĞİ

Tüzük kurultayında hiçbir bahanenin arkasına sığınmadan “%50-%50 cinsiyet eşitliğini sağlayacak” değişiklikleri yapmak ve cinsiyet eşitliği sağlanmamış kurulların istifa etmiş sayılacaklarını tüzüğe eklemektir.

PM’YE MİLLETVEKİLİ AYARI

“Parti Meclisi’ne seçilecek Milletvekili sayısı PM üye sayısının %20’sini geçemez!” şeklinde bir tüzük maddesi sayesinde hem milletvekillerinin gereksiz rekabeti engellenmiş olacak hem de Meclis Grubu dışında da fenomen siyasetçiler yetiştirilebilecektir.

DİĞER ÖNERİLER

– “Onur Kurulu’nun ve Küçük Kurultay’ın süresi içinde toplanmaması halinde ihlalin yapıldığının tespitinden itibaren 45 gün içinde Olağanüstü Kurultay toplanır.

– Danışmanlara/Başdanışmanlara Siyasi Görev Vermek Seçilmişleri İtibarsızlaştırmak Demektir.

– Maymuncuk ya da Anahtar Liste Dağıtmakla Blok Liste Arasında Fark Yoktur: İkisi de Anti-Demokratiktir

– Parti Meclisinin Seçeceği Bir Genel Sekreter, Kaos Görüntüsünü Bir Nebze Dağıtacaktır.

-Şehit Ailelerinin ve Gazilerin Temsil Edilmesi, CHP’nin Kurucularına Vefa Göstermek Demektir.

– Öz Gücümüz Olan Gençlik Kollarına mali özerklik sağlanıp, ayrı bina tahsis edilerek Ana Kademenin Gölgesinden Kurtulmalıdır.

 

 

Tek adamlığa karşıysak Cumhurbaşkanı adayını tek adam belirlememeli

Tek adamlığa karşıysak Cumhurbaşkanı adayını tek adam belirlememeli

RÖPORTAJ: Nil SOYSAL

Sosyalist Enternasyonal Başkan Yardımcısı olan Umut Oran’la yaklaşan CHP Kurultayı’nı konuşmak için buluştuk. Ama sohbetimizde Oran’ın en az değindiği konu oldu kurultay. Gündeminin ilk sırasında cumhurbaşkanlığı seçimi vardı. Tepkisi de iddiası da bu yöndeydi. İşte o röportaj:

MUSTAFA KEMAL’İN ASKERİYİM

– Büyük kurultaya az kaldı. CHP Genel Başkanlığı için adaylık yarışında var mısınız, yok musunuz?

İl Kongrelerimizi yeni tamamladık. Şu anda yeni seçilen kurultay delegelerimizde bir liderlik değişimi iradesi görmüyorum. Üstelik CHP’de “Genel Başkanlığa aday olunmaz, aday gösterilir.” Yani delegeler, il-ilçe örgütleri, parti emekçileri bir araya gelir ve hak ettiğini düşündükleri birini adaylaştırırlar. Bu anlamda Genel Başkan adaylığıma ancak örgütüm karar verebilir. Ama ben her zaman olduğu gibi partimin bir neferi olarak “Mustafa Kemal’in Askeri” ruhuyla partim ve örgütüm için çalışıyorum; fikirlerimi, önerilerimi partili arkadaşlarımla ortaya koyuyorum. Bir üye olarak üstüme düşen görevleri yerine getiriyorum. Önümüzdeki 3 seçimde de partim için ölümüne çalışmaya adayım.

DAHA İYİ BİR TÜRKİYE HAYALİ

– Şu aşamada bir iddianız yok mu?

Elbette iddiam var. Elbette daha iyi yönetim, daha iyi bir Türkiye hayalim var. “CHP daha iyi nasıl yönetilir, ya da Türkiye’de daha iyi bir demokrasi nasıl olabilir?” bu konularda çalışıyorum, projeler geliştiriyorum. Bunları da partili yoldaşlarımla ve kamuoyuyla sürekli paylaşıyorum. Bunu daha evvel almış olduğum görevlerde taşıdığım sorumluluk bilinci içerisinde, ülkenin bu kadar kötü gidişatında herhangi bir makam, mevki beklemeden, herhangi bir görev tebliğ edilmeden, vatanını en çok seven, işini en iyi yapan, partisi için en çok çalışandır anlayışı ile yapıyorum. Siz eğer kendinizi partinizde bir davanın neferi olarak görüyorsanız, karşılık beklemeden hizmet etmeniz gerekir. Zaten haklıysanız o taban sizi layık olduğunuz yere bir gün mutlaka çıkartır. Maalesef 12 Eylül darbesinden beri belli grupların ve özellikle belli çıkar odaklarının “kendileri için siyaset yapma” bataklığına saplandıklarını ve parti tabanlarını unuttuklarını görüyoruz. Bu vahim bir durum…

ÖRGÜTÜM DE İSTERSE ADAY OLURUM Umut Oran, CHP'nin cumhurbaşkanı adayı için “Benim ideolojime sahip çıkacak bir aday olmalı. Olmazsa isyan bayrağını açarım ve örgütüme giderim. Örgütüm de isterse aday olurum” dedi.

ÖRGÜTÜM DE İSTERSE ADAY OLURUM
Umut Oran, CHP’nin cumhurbaşkanı adayı için “Benim ideolojime sahip çıkacak bir aday olmalı. Olmazsa isyan bayrağını açarım ve örgütüme giderim. Örgütüm de isterse aday olurum” dedi.

KALECİ ARKASINI DÖNMEZ!

Doğru. Takvimde seçimlere kadar bir daha olağan kurultay yok. Burada size çok çarpıcı bir anekdot anlatmak istiyorum. Geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz SÖZCÜ’nün Haber Müdürü Baki Avcı ile yılbaşından bir hafta önce bir araya gelmiş, sohbet etmiştik. Baki Bey benim geçmişte futbol oynadığımı da, Galatasaraylı olduğumu da bilmiyormuş. 13 yıllık futbol hayatımın büyük bölümünde yaşım da çok küçük olduğu için yedek kalecilik yaptığımı anlatınca şöyle bir şey dedi: “Kaleci hiçbir zaman takıma arkasını dönmez. Siz siyasette de bu çizginizi koruyorsunuz!” Çok güzel bir saptamaydı. Ben de öyle yapıyorum. Çünkü söz konusu vatansa gerisi teferruattır! Ancak şunu da söylemeliyim ki; 1980 darbe anayasasının ürünü olan Siyasi Partiler Kanunu ve seçim yasaları siyasi partilerde katılımcı, çoğulcu ve demokratik bir sistem kurulmasını engelliyor. Bir kez seçilmiş genel başkanlar ne kadar seçim kaybederlerse kaybetsinler, delege sisteminin verdiği avantajı kullanarak sürekli koltuklarını koruyabiliyorlar. Böylece oy veren milyonlarca insan ne derse desin siyasi partilerde değişim mümkün olmuyor. Maalesef CHP de bu olumsuz siyasi yapılanmanın bir parçası durumuna sokulmuş.

ADAY NASIL BELİRLENECEK?

– CHP’nin cumhurbaşkanı adayı kim olacak, hala bilmiyoruz…

Burada esas mesele; adayımızın kim olacağından öte adayın nasıl belirleneceğidir? Biz 16 Nisan’da neye karşı geldik: Tek adamlığa… Tek karar vericiliğe, tek seçiciliğe… Yüzde 50’nin üzerinde bir mutabakat sağladık. Peki, o zaman biz CHP olarak bu rejime, bu anlayışa karşıysak, neden parti içinde tek karar vericiyi, tek seçiciyi kabul ediyoruz? O tek karar verici hata yaparsa ne olacak? Nitekim Ekmeleddin İhsanoğlu bir hataydı. Tek adamlığa karşıysak, “CHP’de de tek adam karar vermesin” dememiz lazım. Ben bu konudaki fikrimi açık açık söylüyorum. Diyorum ki: Cumhurbaşkanı adayımızın belirlenmesini katılımcı, çoğulcu, kolektif bir akılla yapalım. Örneğin iki turlu yapalım. Kriter koyalım. İsteyen aday olsun. 1 milyon 260 bin üyemiz var, gidelim anlatalım, ilk turda örgüt oylasın en yüksek oyu alan 4-5 kişiyi belirlesin. İkinci turda bu isimleri halk oylasın. İnanın 10 milyon kişi gelir ve oy kullanır. Orada kazanan kişi de zaten direkt cumhurbaşkanı olur.

HATANIN PARÇASI OLMAM

– Peki siz de aday olur musunuz?

CHP'li Umut Oran, Nil Soysal'ın sorularını yanıtladı.

CHP’li Umut Oran, Nil Soysal’ın sorularını yanıtladı.

ÖNCE ÖZELEŞTİRİ YAPMAMIZ VE YENİ BİR YOL BULMAMIZ GEREK

– Kemal Kılıçdaroğlu’nu başarılı buluyor musunuz?

Bu sorunun cevabını Kemal Bey defalarca verdi: “Başarının tek ölçüsü ‘iktidar olmaktır’ sözü kendisine ait. Bu durumda ayrıca bir cevap vermeme gerek yok. Öncelikle önümüzdeki üç seçime sadece seçim ve sandık olarak bakmayıp, Türkiye’nin geleceği ile ilgili iki tane önemli tehdidi değerlendirerek hareket etmemiz lazım. Bu ortamda yeni bir yol bulmak bir zorunluluktur. Çünkü gelinen nokta itibariyle mesele sadece dönemsel bir iktidar olamama meselesi değil bizim için. Artık siyaset yapmanın önemini kaybedeceği, siyaset zemininin ortadan kalkacağı bir duruma düşme tehlikesi ile karşı karşıyayız. O nedenle bizim önce özeleştiri yapmamız ve yeni bir yol bulmamız gerekiyor. Einstein’ın dediği gibi; aynı şeyi yaparsan, aynı sonucu alırsın. Yaşadığımız 9-10 seçimde yapılan hatalar tekrarlanırsa, yani her şeye tepedeki birkaç kişi karar verirse, 2019’da da farklı sonuç almamız imkansız. Bunu görmemiz lazım.

– Nedir o özeleştiriler mesela?

– CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun seçilmesi sonrası yaşananlar için ne diyorsunuz?

İstanbul kongresinin en önemli sonucu şu oldu: Cumartesi gece yarısı, sabaha karşı kongre bitti. Pazar günü, yani bir tatil günü Cumhuriyet Savcılığı jet hızıyla soruşturma açtı. Bu çok yanlış ve çok çirkin bir şey… Bu, meselenin siyasi boyutunu ve iktidarın yargıyı bir sopa gibi nasıl kullandığını ortaya koyuyor. İkincisi ve daha önemlisi; bu soruşturmanın nedeni il başkanının geçmişte AKP Genel Başkanı’nı eleştirmiş olması. AKP Genel Başkanı eleştiriden muaf değil. Evet TCK’nın 299. maddesi cumhurbaşkanına hakareti düzenliyor. Fakat 16 Nisan referandumu ile cumhurbaşkanı tarafsızlığını yitirdi ve AKP’nin Genel Başkanı oldu. Artık tarafsız ve partiler üstü bir cumhurbaşkanı yok. Şunu da vurgulamak lazım; Ahmet Necdet Sezer, Cumhurbaşkanlığı döneminde, ağır eleştiriye, hakarete rağmen kendisi hiçbir vatandaştan şikayetçi olmamış. Ama AKP Genel Başkanı sadece 2016 yılında kendisine hakaretten 6 bine yakın vatandaşa suç duyurusunda bulunmuş! Bunları kamuoyu değerlendirmeli.

Sözcü haber linki :

http://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/tek-adamliga-karsiysak-cumhurbaskani-adayini-tek-adam-belirlememeli-2181726/

 

CHP-Sosyalist Enternasyonal İşbirliğinin 41.Yılı Kutlu Olsun

Tarih yazan, devlet kuran, demokrasiyi inşa eden geleneğin adı olan Cumhuriyet Halk Partisi, tam 41 yıl önce bugün, 23.Olağan Kurultayında, Sosyalist Enternasyonal’e üyelik başvurusu yapma kararı aldı. Adalet Partisi’nin ve bilumum anti-komünistin “Ortanın solu, Moskof’un yolu!” tekerlemesine rağmen o gün Sosyalist Enternasyonal’e üyelik başvurusu yapanlar Türkiye’nin, dünya milletler ailesinin “eşit ve etkin” üyelerinden biri olduğuna inanıyorlardı. Bu inancın yansıması, Ecevit’in kurultaya sunduğu önergede “Enternasyonal üyeliği dünyada hakça ve barışçı bir düzen kurulmasına katkımızı da kolaylaştıracaktır.” cümlesiyle yer buldu. Bu kısacık cümle, Cumhuriyet Halk Partisi’nin örgütüne, tarihine ve gücüne olan inancının apaçık göstergesiydi. CHP, sadece Türkiye’de değil dünyada da “hakça ve barışçı bir düzen” kurulmasında kendisini sorumlu görüyordu.

Ne mutlu bizlere ki aradan geçen 41 yıllık süre zarfında Cumhuriyet Halk Partililerin hakça ve barışçı bir düzen kurma ideallerinde herhangi bir geri adım yoktur. CHP, özellikle iktidar bloğunun dünyanın her köşesinde yarattığı “Türkiye karşıtlığına” rağmen, geçen her yılla beraber Sosyalist Enternasyonal’deki etkinliğini de arttırmayı başarmıştır. Bizler de, Cumhuriyet Halk Partililerin enternasyonaldeki bugünkü temsilcileri olarak, uluslararası dayanışmaya ve işbirliğine verdiğimiz öneme paralel olarak gerek Enternasyonal toplantılarında gerekse de ikili görüşmelerde “Türkiye’nin ulusal çıkarları” için mücadele etmeye ve Sosyal Demokratların küresel çapta “iktidara gelmesi” için yol gösterici olmaya devam ediyoruz.

Ancak bilinmelidir ki uluslararası mücadele her zamankinden daha zordur. Zira tüm kavramlar birbirine karıştırılmış, neo-liberal saldırı karşısında tüm fikirler birbirine yaklaştırılmıştır. Özellikle Almanya’da yapılan son seçimlerde görüldüğü gibi, Avrupa’daki bazı sosyal demokrat partiler bile “fikri köklerine aykırı olarak yabancı düşmanlığına, neo-liberal dayatmalara ve nefret söylemine” kendilerini kaptırmıştır. Oysa popülizmin ve her anlamda şiddetin egemen kılındığı bir dönemde kendi özgün fikirlerine dayanmadan gündelik çıkarlar uğruna siyaset yapanların ulaşabilecekleri bir başarı yoktur. Dünyanın neresinde olursa olsun, tüm sosyal demokrat partiler “yeni bir söz söylemek ve yeni bir yol bulmak” konusunda daha fazla düşünmeli ve “daha adil bir dünya için ilerici politikalar” geliştirmeye daha fazla odaklanmalıdır. Aksi her durumda kazananlar “eşitsizlikten beslenen odaklar” olacaktır.

Dünyanın inanılmaz bir hızla değiştiği, bilginin her zamankinden çok daha yoğun bir şekilde belli grupların ellerinde toplandığı bu dönemde tüm sosyal demokratlar, büyük bir ciddiyetle “yarını konuşmaya” başlamalıdır. 41. yılını kutladığımız CHP-Sosyalist Enternasyonal işbirliğinin bizlere hatırlatması gereken de “ilerici fikirler” olmalıdır. Türkiye’nin de dünyanın da CHP’ye ve yeni iddialara ihtiyacı vardır. Değişen koşullara adapte olmanın ve yeni dönemi yakalamanın yolu, Ecevit’in önderliğindeki CHP’nin 41 yıl önce yaptığı gibi “zamanın ruhunu anlamak ve büyük iddialar ortaya koymaktır.”

Kendisini Atatürk’ün aydınlık ilkelerine bağlı gören ve sosyal demokrasinin evrensel değerlerine gönülden inanan her bir yurttaşımız için kaçınılmaz olan şey “değişimin gücüne” inanmak ve her alanda özgün kavram setleri oluşturmaktır. Gelinen noktada; eşitlik, özgürlük, adalet, dayanışma, emeğin üstünlüğü, barışın tesisi, güvenlik, istihdam gibi pek çok konunun yeniden ele alınması ve fikri köklerimizden kopmadan yeniden tanımlanması şarttır.

Dünyanın tüm sosyal demokratları arasında saygın ve müstesna bir yeri olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin Sosyalist Enternasyonal’le olan ilişkisinin 41 yılında hedef: “Türkiye’de iktidar, Sosyalist Enternasyonal’de oyun kurucu” olmaktır.

İnancım odur ki tüm Cumhuriyet Halk Partililer şanlı tarihimizden aldığımız güçle ve 41 yılın özgüveniyle yeni meydan okumalara ve değişimin getireceği büyük fırsatlara hazırdır.

Dayanışma duygularımla,

Umut Oran

Sosyalist Enternasyonal Başkan Yardımcısı

Partimizin SE’deki 39.Yılı Kutlu Olsun

Bundan tam 39 yıl önce, 28 Eylül 1978’de, büyük siyaset adamı Willy Brandt’ın başkanlığında toplanan Sosyalist Enternasyonal, “oy birliği”yle Cumhuriyet Halk Partisi’ni üyeliğe kabul etti. Cumhuriyet Halk Partisi’nin SE’deki 39.yılı kutlu olsun.

O günden bu yana dünya değişti, kavramlar değişti, insanlar değişti ama Cumhuriyet Halk Partisi’nin Mustafa Kemal Atatürk’ün ışığında Cumhuriyetimizi ilelebet payidar kılma mücadelesiyle Sosyalist Enternasyonal’in daha adil bir dünya için ilerici politikalar geliştirme ideali asla değişmedi.

Özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ve soğuk savaşın bitmesinin ardından dünya hızla çelişkilerin, şiddetin, sömürünün ve çatışmaların yaygınlaştığı, belirsizliklerin arttığı ve insanlığın her anlamda risklerle karşı karşıya kaldığı bir sürece girdi.

Bu noktada dünyadaki hızlı değişime sosyal demokratların yeterince güçlü bir karşılık verebildiğini ve insanlık için daha güçlü bir alternatif oluşturduğunu söylemek olası değil. Hatta bir adım ileri giderek tıpkı Alman Sosyal Demokrat Partisi örneğinde olduğu gibi, pek çok Avrupalı sosyal demokrat partinin taban tabana zıt fikirlere sahip olan muhafazakâr partilerle aynı dili kullandıklarına, yabancı karşıtı ve düşmanlaştırıcı söylemleri savunduklarına şahit olundu. Görünen o ki ideolojik savrulma tüm dünyada bir süre daha devam edecek.

Ancak bu olumsuzluklara rağmen umudumuzu asla kaybetmemeliyiz. Hem Türkiye için hem de dünyanın dört bir yanındaki sosyal demokrat partiler için çıkış yolları vardır. O çıkış yollarının en başındaysa “değişimin gücüne inanmak” yazmaktadır. Şartlar ne kadar zorlu olursa olsun değişimin önünü açanlar yeni fırsatları da önlerinde bulacaktır.

Değişimle beraber dört elle sarılmamız gereken şeyse öz düşüncemiz, öz evlatlarımız ve özgün yolumuz olmalıdır. Başkalarına benzeyerek, onlar gibi olarak ve onların fikirlerini savunanları yol gösterici seçerek özgün kalamayacağımız gibi zafere de ulaşamayız. Değişim kavramını, yenilenme ve zamanın ruhunu anlama olarak değil de başkalarına benzeme ve kısa yoldan seçim kazanma olarak kabul edenler için ulaşılacak tek yer “hezimet” olacaktır. İşte Almanya’da yaşanan durum da budur.

Bu itibarla tarih bize bir kez daha çağrı yapmaktadır. Sosyalist Enternasyonal’deki 39. yılımızı 49’uncu ve hatta 139’uncu yıla ulaştıracak, Türkiye’yi de muasır medeniyetlerin ötesine taşıyacak olan şey “özgünlüğümüzü” korumak ve insanlığın ortak iyiliğine yönelik mücadelemizi aralıksız olarak devam ettirmektir.

Elbette bu yolda, tıpkı 1970’lerde olduğu gibi, her koldan bizlere saldıranlar olacaktır. Yeminli CHP düşmanlarının “akıl verme” seanslarının sonu gelmeyeceği gibi, her türlü yalan ve iftiraya da maruz kalacak olan, bu ülkenin gerçek yurtseverlerini bünyesinde barındıran Cumhuriyet Halk Partisi olacaktır. Fakat yaşananlar da yaşanacak olanlar da bizleri yıldırmamalıdır. Zira doğru bizden, adalet bizden, hak bizden yanadır. İlkelerimizi unutmadan ve kararlı bir şekilde mücadele edersek “zafer” de bizden yana olacaktır.

Bu duygularla Cumhuriyet Halk Partisi’nin SE’deki 39.yılını bir kez daha kutluyor, tüm yurtseverleri her anlamda daha adil bir ülkede ve dünyada yaşamak için yeniden mücadele saflarına çağırıyorum.

Dayanışma duygularımla,
Umut Oran

 

Cumhuriyet Halk Partimizin Yeni Yaşı Kutlu Olsun

Cumhuriyet Halk Partisi, sıra dışı bir coğrafyanın binlerce yıllık direniş kültüründen doğmuş ve bizzat tarih yazmış bir fikrin temsilcisidir. Bu anlamda kuruluş tarihi de ne yalnızca 9 Eylül 1923’tür, ne de ilk kongresi sadece 4 Eylül 1919 yani Sivas Kongresi olarak kabul edilebilir. Cumhuriyet Halk Partisi bu tarihlerin hepsinden öte en az 7.000 yıllık Türk beşiği olan Anadolu’nun ve başta Trakya ile Balkanlar olmak üzere, üç kıtaya yayılmış zengin Türk kültür dairesinin bizatihi kendisidir. Aynı bakış açısıyla ele alındığında Malazgirt’te çarpışan orduyla, Çanakkale’de ve Büyük Taarruz’da çarpışan ve zafere koşan ordular da aynıdır. Her biri aynı köklü ağacın farklı mevsimlerde açan yapraklarıdır.

Çeşitli hanedanların aile tarihlerine ya da belli dönemlerde hüküm sürmüş devletlerin ömürlerine göre farklı tasnifler, farklı adlandırmalar yapılabilse de tarih boyunca Türk milletinin özü aynı, ruhu aynı, hedefi de aynı olmuştur. O hedeflerin bugün için en büyüğü Türk milletinin varlığının ve bekasının garantisi olan bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet payidar kılınmasıdır. Müebbet görev emrimiz olan Gençliğe Hitabe’de ve Bursa Nutku’nda işaret edilen de budur. Türk milleti; birliğini, beraberliğini ve aydınlık Atatürk yolunda ilerleme kararlılığını muhafaza ettiği müddetçe geleceğe dair endişe etmeye gerek yoktur. Ancak her dönemde olduğu gibi bu dönemde de harici bedhahlar kadar dâhili bedhahlar da bizlerin Cumhuriyet’i yaşatma kararlılığımıza saldıracaklardır. Böyle anlarda dahi bizlere düşen, mücadelemizin sadece bir parti mücadelesi değil aynı zamanda vatan ve millet mücadelesi olduğunu hatırlayarak asla geri adım atmamaktır.

Sarsılmaz inancım odur ki; kendimize, fikrimize ve gücümüze odaklandığımız müddetçe zafer bizlerin olacaktır. Türk milletini bir kez daha Atatürk’ün işaret ettiği idealler uğrunda birleştirmek bugünün kaçınılmaz görevidir.

Bu itibarla Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığının ve birliğinin teminatı olan Cumhuriyet Halk Partimizin yeni yaşını kutluyorum.

Yaşasın CUMHURİYET,

Yaşasın CUMHURİYET HALK PARTİSİ,

Yaşasın TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE.

Saygılarımla,

Umut Oran

15 Temmuz darbe girişimine SE’den bir kınama daha

Maltepe Deklarasyonu, Enternasyonal Bildirgesine girdi

NewYork’ta Birleşmiş Milletler binasında yapılan Sosyalist Enternasyonal (SE) Konsey toplantısı bitiminde yayınlanan bildiriye Türkiye Deklarasyonu da girdi. Bildiride, “Konseyimiz 9 Temmuz’da milyonlarca yurttaş adına açıklanan 10 maddelik ‘Adalet için Maltepe Çağrısını’ istisnasız olarak desteklemektedir ve anılan taleplerin acilen yerine getirilmesi için çağrıda bulunmaktadır” denildi.

BM’deki toplantıda SE’nin en önemli komitelerinden birisi olan ve partilerin üye olup olamayacaklarına karar veren Etik Komite’ye CHP yeniden üye olarak seçildi.

Sosyalist Enternasyonal’in önceki Genel Başkanı olan ve yılbaşından bu yana Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği görevini yürüten Antonio Gueterres’in ev sahipliğinde NewYork BM binasında yapılan SE Konsey toplantısı tamamlandı. Tüm dünyadan 140 parti ve organizasyonun üyesi olduğu Sosyalist Enternasyonal’in en önemli komitelerinden birisi olan ve kimlerin üye olacağına ilişkin ilk kararı veren Etik komite üyeliğine CHP’nin yeniden 4 yıllığına seçildiği toplantıda Türkiye, sonuç bildirgesinde de yer aldı.

Türkiye’de gerçekleştirilen Adalet Yürüyüşü SE’nin Konsey toplantısı açılışında da gündeme gelirken Enternasyonal Başkan Yardımcısı CHP’li Umut Oran konuşmasında Türkiye’deki adalet beklentisine değinmişti. 15 Temmuz darbe girişiminden hemen sonra 16 Temmuz 2016’da bir bildiri yayınlayarak “Sosyalist Enternasyonal, Türkiye’de yaşanan darbe girişimine karşı demokrasiden yanadır” açıklamasını yapan SE, darbe girişiminin yıldönümünde girişimini kınadığını bir kez daha duyurdu. Konsey Toplantısı sonrasında yayınlanan Türkiye Deklarasyonu şöyle:

Yürüyüşteki milyonların yanındayız

Sosyalist Enternasyonal Konseyi, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ankara’dan İstanbul’a gerçekleştirdiği adalet yürüyüşünde yer alan yüz binlerin ve varış noktası olan Maltepe’deki mitinge katılan milyonların yanındadır. Onların hak, hukuk ve adalet için yaptıkları barışçı çağrılar mutlak suretle değerlendirilmelidir.

15 Temmuz darbe girişimini biz de kınıyoruz

Konsey, tartışmasız biçimde, adalet ve demokrasi isteyen Türk halkının taleplerini desteklemektedir. Bizim de kınadığımız, 15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişiminden beri, Türk vatandaşlarının hak ve özgürlükleri azaltılmış, pek çok yurttaş binlerce kişinin işten atıldığı ya da tutuklandığı yaygın bir baskının masum kurbanları olarak kendilerini bulmuştur.

Berberoğlu’nun mahkumiyetini şiddetle kınıyoruz

İfade özgürlüğü gibi demokratik sistemin en önemli ilkeleri hedef haline getirilmiş ve bu yaklaşım sebebiyle 150’den fazla gazetecinin tutukluluk halleri devam ettirilmiştir.  Pek çok medya organının zorla kapatılması basın özgürlüğü gibi demokrasinin taşıyıcı kolonlarından birine saldırmakla eşdeğerdir.  Hükümet tarafından muhalefet milletvekillerinin hapsedilmesi, bir düzine milletvekiline karşı devam eden yargı süreci gibi, herhangi bir demokrasiye tamamen yabancı bir durumdur. Bizler, demokratik sisteme yönelik tüm bu saldırıları ve özel olarak da Sosyalist Enternasyonal üyesi CHP’nin milletvekili Enis Berberoğlu’nun 25 yıl hapse mahkûm edilmesini şiddetle kınıyoruz.

Maltepe çağrısına tam destek

Sosyalist Enternasyonal konseyi, temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmak için kararlı adımlar atan hükümete rağmen, Türkiye’deki demokratik muhalefetle dayanışma ve birlik içinde olduğunu bir kez daha tekrarlamaktadır. Demokrasiyi ve geleceklerini savunmak için ayağa kalkan tüm Türk vatandaşlarının başarılı olacağına dair inancımız tamdır.

Konseyimiz 9 Temmuz’da milyonlarca yurttaş adına açıklanan 10 maddelik “Adalet için Maltepe Çağrısını” istisnasız olarak desteklemektedir ve anılan taleplerin acilen yerine getirilmesini için çağrıda bulunmaktadır.

Deklarasyon Türkçe;

SE Konseyi BM Toplantısı Türkiye Deklarasyonu Türkçe

9 Temmuz Bir Son Değil Yepyeni Bir Başlangıç Olmalı!

“Tüm yurttaşlarımı yeni bir başlangıç yapmak için Maltepe’ye davet ediyorum.” 

“Mitingde somut bir yol önerilmeli, heyecan yeni hedeflere yöneltilmeli” 

“Turnusol kağıdına dönüşen bu yürüyüş yarın daha büyük bir ortak hedefe yöneltilmeli, cumhuriyetçilerin beklentilerine umut olmalı” 

Sosyalist Enternasyonal Başkan Yardımcısı, CHP’li Umut Oran CHP’nin Adalet Yürüyüşünün ardından yarın Maltepe’de yapılacak mitingin sıradan bir toplantı değil, son 15 yılda yükselen gericiliğe, umutsuzluğa, açlığa, yoksulluğa ve tüm haksızlıklara karşı “somut bir yol önermesi” ve yükselen heyecanı “daha adil, özgür, demokratik ve zengin bir ülke” yaratmak için doğru hedeflere yöneltmesi gerektiğini belirtti. Umut Oran, “Ben; tüm kalbimle, bugüne kadar şanla ve şerefle devam eden ve turnusol kağıdına dönüşen bu yürüyüşün 9 Temmuz’da daha büyük bir ortak hedefe kanalize edileceğine ve beklenti içindeki Cumhuriyetçilere umut vereceğine inanıyorum. Bu bağlamda Mustafa Kemal Atatürk’ün işaret ettiği geleceğe yürüme kararlılığında olan tüm yurttaşlarımı, yeni bir başlangıç yapmak için 9 Temmuz’da Maltepe’ye davet ediyorum” dedi. 

CHP’li Umut Oran konuyla ilgili olarak bugün yaptığı yazılı açıklamada şunları kaydetti:

Adaletin, hukukun, demokrasinin ve özgürlüklerin ayaklar altına alındığı, mühürsüz oy pusulalarıyla millet iradesinin çalındığı bir dönemde başlatılan “Adalet Yürüyüşü” Maltepe aşamasına ulaşmış bulunmaktadır.

Yolun her santimine inancını koyan on binler 

Yurdun dört biryanından yürüyüşe katılan ve 450 kilometrelik yolun her bir santimine inancını koyan on binlerce kararlı yurttaşımızı karşılamak için, benimle birlikte, milyonlarca adalet savunusunun Maltepe’de olacağına eminim. Ancak şunu da biliyorum ki; Maltepe’ye gelme imkânı olmasa da ataması yapılmadığı için acı çeken öğretmenler de çalınan ÖSYM sınav soruları sebebiyle ya da iktidar bloğundan bir torpil bulamadıkları için işsizliğe ve açlığa mahkûm edilen gençler de kahkahasına bile tahammül edilemeyen kadınlar da karın tokluğuna günde 10-12 saat çalıştırılan işçiler, emekçiler, köylüler de televizyonları başından da olsa miting alanına katılacaklardır… 

Somut bir yol önerilmeli 

Bu anlamda 9 Temmuz; sıradan bir miting olmanın ötesinde, özellikle son 15 yılda yükselen gericiliğe, umutsuzluğa, açlığa, yoksulluğa ve tüm haksızlıklara karşı “somut bir yol önermeli” ve yükselen heyecanı “daha adil, özgür, demokratik ve zengin bir ülke” yaratmak için doğru hedeflere yöneltmelidir.

Türkiye’nin bunca adaletsizlikle ilerlemesi mümkün olmadığı gibi, Ankara’dan İstanbul’a kadar yüzlerce kilometre yüründükten sonra adalet arayışını somut bir hedef olmadan bitirmek de mümkün değildir. 

Bundan sonra da gündemi izlemek yerine gündem olunmalı 

Her anlamda milat olması gereken 9 Temmuz, aynı zamanda hem Cumhuriyet Halk Partisi hem de tüm Türkiye için yepyeni bir anlayışın hâkim olacağı ilk adım olmalıdır. İktidar bloğunun dayattığı gündeme rağmen var olunabileceği, yandaş medyanın gücüne rağmen tüm topluma mesaj verilebileceği görüldüğüne göre bundan sonraki süreçte iktidarın gündemini takip eden siyaset anlayışına asla dönülmemelidir.  

Yürüyüş birleştirici oldu 

Yürüyüşün birleştiriciliği göz önüne alındığında ortak hedefe yürüyen bir kitlenin iç kavgalardan nasıl uzaklaştığı yaşanarak tespit edildiğine göre bugüne kadar ortaya çıkan her türlü iç kargaşanın bir sebebinin de “doğru bir ortak hedefin tayin edilememesi” olduğu tespiti yapılarak en azından bundan sonrası için doğru stratejik hedefler ortaya konmalıdır. 

Partiden başlayarak yenilikçi sistem inşa edilmeli 

Aynı bakış açısının bir gerekliliği olarak başta CHP olmak üzere tüm kurumlarda ve doğal olarak devlet organizasyonunda köklü değişiklikler yapılmak zorundadır. Artık bıçak kemiğe dayandığına ve adalete ulaşılabilecek tüm mekanizmalar çöktüğüne göre bugüne kadar yapılan her şey de denenen her yol da söylenen her eski söz de geçmişe ait görülmeli ve net bir özeleştiri yapılarak tamamı terk edilmelidir. Bunların yerineyse önce kendi partimizden başlamak üzere adaletin egemen olacağı yenilikçi, ilerici ve kurumsallaşmış bir sistem inşa edilmelidir. 

Büyük değişimin ilk adımı 

9 Temmuz; aynı zamanda tüm muhalefet unsurları için organizasyon kabiliyetini test etme günü olarak da görülmelidir. Her sorun büyük bir ciddiyetle ve ortak akıl referans alınarak çözülmeli, kişisel karar alma ve uygulama alışkanlığı yerine her alanda kurullar öne çıkarılmalıdır.

9 Temmuz; aynı zamanda büyük bir “netleşme ve berraklaşma” imkânı sunmalıdır. “Acaba ne derler?” diye düşünme alışkanlığı terk edilerek nasıl bir Türkiye hayaline inanılıyorsa tüm dünyaya ilan edilmelidir. Bu netleşme, korkulanın aksine kitlesel bir daralmayla değil genişlemeyle sonuçlanacaktır.

Görüleceği üzere 9 Temmuz, sadece 25 gündür yürünen bir yolun sonu değil milyonlarca insanın beklediği büyük değişimin ilk adımı olarak kodlandığı zaman anlam ifade edecek ve umutlar tazelenecektir. 

Ülkeyi yeniden muasır medeniyet rotasına sokma borcumuz var 

Muhalefet unsurlarının ve Türkiye’nin ihtiyacı budur. Gezi Direnişinden, onlarca seçimden ve referandumdan sonra yapılan hataların tekrarlanma lüksü yoktur. Zira Cumhuriyetçi kitlelerin bir kez daha “başları önde” evlerine dönmeye tahammülleri kalmamıştır.

CHP üst yönetimi başta olmak üzere, unvan ve makam sahibi her bir Cumhuriyet sevdalısının on yıllardır bedel ödeyen Türk milletine karşı büyük bir borcu bulunmaktadır. Bu borç; Türkiye’yi yeniden Mustafa Kemal Atatürk’ün işaret ettiği muasır medeniyet rotasına sokmaktır. Akıl ve bilimden başka rehberimiz yoktur. Türk milleti, tıpkı Ergenekon’da olduğu gibi tüm engelleri aşarak kutlu bir yükselişe başlamak için hazırdır. 

Herkesi yeni başlangıç için Maltepe’ye davet ediyorum

İnancım odur ki herkes durumun ciddiyetinin ve görevinin farkındadır. Ben; tüm kalbimle, bugüne kadar şanla ve şerefle devam eden ve turnusol kağıdına dönüşen yürüyüşün 9 Temmuz’da daha büyük bir ortak hedefe kanalize edileceğine ve beklenti içindeki Cumhuriyetçilere umut vereceğine inanıyorum. Bu bağlamda Mustafa Kemal Atatürk’ün işaret ettiği geleceğe yürüme kararlılığında olan tüm yurttaşlarımı, yeni bir başlangıç yapmak için 9 Temmuz’da Maltepe’ye davet ediyorum.