Yazılar

CHP Genel Başkanı’na Yönelik Linç Girişimi Dönüm Noktasıdır!



Umut Oran

Basın Açıklaması

22.4.2019

Şehit cenazeleri, “büyük Türk milletinin” tamamının birlik ve beraberlik göstermesi gereken “ortak yas” alanlarıdır. Hiçbir siyasi parti grubu, şehit cenazeleri üzerinden siyaset yapma hakkına sahip değildir. Hele hele Kuvayi Milliye ve Cumhuriyetin kurucusu olan ana muhalefet partisini, topyekûn kriminalize etmek, bu ülkenin kan ve gözyaşına boğulmasını istemekle aynı anlama gelmektedir.

Unutulmamalıdır ki yurttaşların bir kısmını “makbul” diğer kısmını da “ikinci sınıf” gören anlayış, her anlamda “bölücülüktür.” Unvanı ne olursa olsun, ana muhalefet partisini ve on milyonlarca seçmenini “terörist” olarak yaftalamak; Türkiye’yi ateşe atmaktır.

Beka Sorununun Ne Demek Olduğu Artık Anlaşılmıştır!

İktidar bloğunun ayrıştırıcı, düşmanlaştırıcı, suçlayıcı dili Ankara’nın göbeğinde gerçekleştirilen “linç girişimiyle” beraber acı meyvesini vermiştir. Oysa Türkiye; ekonomik ve jeopolitik risklerin tam ortasında yer almaktadır. Doğal olarak ortada Ege Denizi, Doğu Akdeniz, PKK/PYD/YPG ve S-400 meseleleri varken ve iktidar kanadı durmadan “beka sorunu”ndan bahsederken yapılması gereken ilk şey, tüm toplum kesimlerini birleştirmek ve ulusun geleceği konusunda “ortak bir mücadele” ortamı yaratmaktır. Bir yandan “beka sorunu”ndan bahsedip diğer yandan toplumu düşmanlaştırmak ise “bekanın” dahi siyasi emellere alet edildiği anlamına gelecektir.

Benzer durum “aynı gemideyiz” söylemleri için de geçerlidir. Türk milletinin aynı bayrak altında yaşaması bir yönüyle “aynı gemideyiz” benzetmesini haklı kılmaktadır. Ancak aynı gemiyi kompartımanlara ayırmak, kaptan köşkünü bir grup “elitin” emrine vermek ve başta CHP’liler olmak üzere, toplumun çok büyük bir kısmını açlık ve yoksulluk içinde geminin penceresiz kısımlarına hapsetmeye çalışmak büyük çelişkidir. Böyle bir bakış açısı “iktidar elitlerinin” tüm filikaları kendileri için ayırdığını ve gemi batarsa kendileri dışında herkesi ölüme yollayacakları manasına gelecektir. Öyleyse “aynı gemide” olma sözünün geniş toplum kesimlerine mal olabilmesinin ilk koşulu, tüm imkanların herkes tarafından eşit olarak kullanıma sunulmasıyla mümkün olacaktır. Türkiye, “beka ve aynı gemideyiz” söyleminin arkasından milli birliğe darbe anlamına gelecek düşmanlaştırıcı siyaset anlayışından kurtarılmak zorundadır.

AKP İçi İktidar Mücadelesine Dikkat!

Ankara’nın göbeğinde, bakanların gözleri önünde gerçekleştirilen “linç girişiminin” bir başka yönüyse AKP içinde uzun zamandır devam eden “saray oyunları” olabilir. Özellikle, 31 Mart seçimlerinin hemen sonrasında AKP’nin sağladığı rant olanaklarından mahrum kalma korkusu içine giren bir grup “yandaşın”, yeni bir adım atarak “olası bakan değişikliklerinde” ön almak istemiş olabilecekleri göz önünde tutulmalıdır. AKP içi iktidar mücadeleleriyle yaşanan “provokasyonların” bir ilişkisinin olup olmadığı en geniş şekilde araştırılmalıdır. Türk devletinin yarınları, bir avuç “saray oyuncusunun” bireysel ya da grupsal ikballerine kurban edilmemelidir. Bu anlamda iktidar bloğuna düşen şey, yaşanan bu hain saldırı girişiminin hem faillerini hem de azmettiricisi/örgütleyicisi olabilecek bağlantılarını açığa çıkarmak olmalıdır. Hatırlanmalıdır ki Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti, iktidar içindeki “hakimiyet mücadelesinden” çok daha önemlidir.

Linç Girişimi Kaos Stratejisinin İşaret Fişeğidir

CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden tüm ülkeyi hedef alan “linç girişimi”, şüphesiz ki tarihsel bir dönüm noktasıdır. An itibariyle, yeni bir kaos stratejisinin içerden ve dışardan, “ilk işaret fişeğinin atıldığı” kabul edilmeli ve CHP, her anlamda geleceğe hazır hale gelmelidir. Güvenlik görevlilerinin ve bürokratların saldırı esnasında takındıkları umursamaz tavırlar kaygı vericidir. CHP ailesi, artık “yapayalnız” olduğunun farkına varmalı ve mahallelerden başlayarak yeni bir örgütlenme seferberliğine girişmelidir. Partinin her alanda, “yeni bir anlayışla örgütlenmesi, liyakat sistemini esas alması ve kendi iç işleyişinde katılımcı, akılcı, demokratik” bir yapılanmaya gitmesi, gelecekte ortaya çıkabilecek saldırılara da en büyük cevap olacaktır.

1919’un 100. yıldönümü ve CHP’nin Kurumsal Değişimi

1919’un 100. yıldönümünde CHP, akıl ve bilim ışığında yepyeni bir siyaset anlayışını 1919 ruhuyla inşa etmelidir. CHP’nin; Türkiye’nin ve Türk milletinin “bekası” için, hayatın her alanında “daha aktif olarak” var olması ve Türkiye’yi yeniden “Atatürk’ün rotasına” sokması tarihsel bir görevdir. Tek başına iktidar amacıyla başlatılması gereken “yeniden yapılanma süreci” hiç şüphe yoktur ki milletin huzurunun ve refahının da en büyük teminatı olacaktır. CHP, altı oklu devrim bayrağının her bir ilkesine “kıskançlıkla” sahip çıkarak ve zamanın değişim hızını yakalayarak Türk milletini felaha ulaştırabilecek tek güçtür.

Omuz Verin! İstanbul’u Kazanabiliriz!



Umut Oran’dan Partililere Ekrem İmamoğlu çağrısı:

Omuz Verin! İstanbul’u Kazanabiliriz!

Umut Oran

Basın Açıklaması

25.02.2019

İktidar bloğunun 17 yıldır tek başına yönettiği Türkiye’nin geldiği nokta ortadadır: Poşetin bile parayla satıldığı, milletin ucuz patates-soğan alabilmek için kuyruklara girdiği, işsizliğin gencecik çocuklarımızı intihara sürüklediği, EYT mağdurlarının, atanamayan öğretmenlerin, uzman çavuşların seslerinin kesildiği ama her yerin kim olduğu belli olmayan Suriyelilerle doldurulduğu bir ülke.

Yurttaşlar çarşıda, pazarda ve ceplerde yaşanan yangını iliklerine kadar hissederken, iktidardakilerin lüks ve sefadan vazgeçmemeleri, eş-dost-akrabalarını kayırarak “yüksek gelirli makamlara” getirmeleri de herkesin bildiği ve rahatsız olduğu gerçeklerdir.

Artık iktidarın söyleyecek sözü ve anlatacak tek bir projesi kalmamıştır. Zira örneğin İstanbul’u “tam 25 yıldır” bu zihniyet yönetmektedir. Ve yurttaşlarımız 25 yılda çözülemeyen sorunların aynı zihniyet tarafından çözülemeyeceğini de çok iyi bilmektedir.

Gelinen nokta çok açık ve nettir: AKP, gidicidir! Türk milleti, büyük bir sağ duyuyla artık tüm sorunların sebebi olan AKP’yi “bu dönem dinlendirecektir.” Bizlere ulaşan tüm anketlerin işaret ettiği nokta aynıdır: Vatandaş ekonomik krizden çıkmak için “alternatif projeleri olan, yeni adaylara” oy verme eğilimindedir.

İstanbul özelindeyse Ekrem İmamoğlu, tüm toplum kesimlerinin oylarını almasının yanında gençliği ve dinamizmiyle AKP seçmenlerinin dahi oylarını alabilecek noktadır. En son Motto Research Consultancy/Bulgu Araştırma’nın yaptırdığı ve İmamoğlu’nun yüzde 6 önde olduğunu gösterdiği anketler de bu düşüncemizi teyit etmektedir. Halk, Ekrem İmamoğlu’nu bağrına basmıştır. İstanbul seçmeni, 2014’de “Beylikdüzü’nü AKP’den devralan İmamoğlu’nun 31 Mart’ta da İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni devralacağına inanmaktadır. Bugüne kadar bir kez bile CHP’ye oy vermemiş seçmenler dahi İmamoğlu’na oy vereceklerini söylemektedir.

Tek Sorun CHP’deki Küskünlük!

Ne yazık ki geçmiş seçimlerin aksine İstanbul’u kazanmamızın önündeki en büyük engel başka partilere oy verenler değil CHP tabanında yaşanan küskünlüktür. Bir kısım CHP’li haklı olarak CHP üst yönetiminin aralıksız devam eden yanlışlarına, özellikle 16 Nisan ve 24 Haziran’dan sonra yapılanlara tepki duymaktadırlar. Yine haklı olarak parti içi demokrasiyi yok sayan yöntemlerle adayların belirlenmesinden de rahatsızdırlar. Hatta bazı CHP’liler “koltuk ve bireysel ikbal siyaseti” yapan bir kısım yöneticiyle sandıkta hesaplaşacaklarını da dile getirmektedirler. Onların hepsine birden ve büyük kararlılıkla çağrı yapmak istiyorum: “CHP üst yönetimiyle hesaplaşacağımız yer seçim sandığı değil partimizin kurultayıdır!” Hiç kimsenin kuşkusu olmasın ki yapılan her yanlış “tarihe geçmiştir ve tarihin terazisi herkese mutlak adalet” vaat etmektedir. Herkes yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını büyük Türk milletine ve Cumhuriyet çocuklarına verecektir. Ancak “hesaplaşma hevesiyle” uzun zamandır ilk kez bu kadar kazanmaya yakın olduğumuz bir seçimde CHP adayına oy vermemek ya da sandığa gitmemek kutlu davamıza yani Atatürk’ün yoluna hiçbir fayda sağlamayacaktır. Tam aksine AKP’nin iktidar ömrünü uzatacaktır.

AKP Yerelden İktidara Geldi, İktidardan da Aynı Yolla İnecek

Asla unutulmamalıdır ki iktidar bloğunun yükselişi “yerel yönetimlerden” başlamıştır, hiç şüphe yoktur ki çöküş de aynı yoldan olacaktır. İstanbul Büyükşehir’i kaybeden bir AKP’nin ayakta kalması olası değildir. O halde sorulması gereken soru şudur: “Ey Cumhuriyet çocuğu! Cumhuriyetimizi geri almak, CHP üst yönetimine ders vermekten daha önemli değil midir?”

Benim için asıl olan tek şey “Atatürk’ün iki büyük eserine sahip çıkmaktır!” Bu emanetlere sahip çıkarken hiçbir unvana ve makama ihtiyacım da yoktur. Büyük Türk milletinin ve özel olarak da Cumhuriyet çocuklarının sevgisi benim mücadele etmem ve “bir oy fazla almak” için il il, ilçe ilçe çalışmam için yeterlidir. O halde beni seven tüm dava arkadaşlarıma bir çağrıda bulunmam gerekir: “Ey kıymeti bilinmeyen fedakâr Cumhuriyet çocuğu! Senin mücadeleni yok sayarak partiyi bireysel ikbal heveslerine aracı kılanlar olsa da sana düşen Türk milleti ve Cumhuriyetimiz için en doğru kararı almaktır. Bugünün doğrusu, tüm kırgınlıkları ve küskünlükleri bir yana bırakarak İstanbul’da Ekrem İmamoğlu’nun bir oy fazla alması için gece gündüz çalışmaktır. Emin olunuz ki 1 Nisan günü farklı bir gün olacaktır. Kendisini büyük Türk milletinin üstünde görenler de Cumhuriyet çocuklarına tepeden bakanlar da o gün şapkalarını önlerine koymak zorunda kalacaklardır. Ancak o gün, çok daha gür bir sesle Cumhuriyet mücadelesini verebilmemiz ve 1919’un 100.yılını layık olduğu gibi tarihe yazabilmemiz için haydi, bir kez daha omuz verin! Gerçekten kazanabiliriz! “

Batı Akdeniz’i “Batık Akdeniz” Yaptılar!..



CHP belediye başkan adaylarının açıklanmaya başlandığı tarihten itibaren Türkiye’yi, önceki seçimlerde olduğu gibi, yine dolaşmaya başlayan CHP’li Umut Oran 21-23 Ocak arasında da Antalya, Burdur, Isparta’da çalışmalarda bulundu. Böylece 31 Mart seçimleri için gittiği illerin sayısını 12’ye (Hatay, Osmaniye, Kilis, Adıyaman, Şanlıurfa, Bolu, Balıkesir, Trabzon, Rize, Antalya, Burdur, Rize) yükselten Umut Oran; bu gezilerinin ardından bölgenin gözlem, sorun ve çözüm önerilerinin yer aldığı bir rapor yayınlama geleneğini Batı Akdeniz için de sürdürdü. Bu gezisi için Burdur-Isparta için ayrı rapor hazırlayan Umut Oran’ın Antalya’ya dair notları şöyle:

  • Antalya, Burdur, Isparta; Batı Akdeniz ekonomide en kötü günlerini yaşıyor.
  • Turizmde yaz sezonu sona erince Antalya ekonomisi kendi kendini çeviremez hale gelmiş.
  • Ekonomisinde tarımın büyük paya sahip olduğu Antalya krizden büyük darbe almış bulunuyor.
  • Ekonomik krizle mücadelede ulusal çapta yapısal önlemlerin yanında diğer bölgeler gibi bu bölge için de bölgesel planlama gerekiyor.

AKP iktidarının yıllarca uyguladığı yanlış politikaların bizi getirdiği noktada tüm ülke olarak çok ağır bir ekonomik krizin içine girmiş bulunuyoruz. Uzun yıllar ülkeyi aşırı borçlandırıp dış kaynağa bağımlı kılan iktidarın, buna karşılık rejimi değiştirip demokrasi ve hukuk açığına yol açarak güveni tüketmesi üzerine ülkeden sermaye kaçışının başlaması, bunun da dövizde sıçrama yaşatması krizi tetikledi. Kur cephesinde başlayıp faizleri yükselten kriz sürecinde ekonomide; küçülme, yüksek enflasyon ve yüksek işsizliğin bir arada ve giderek şiddetlendiği ağır bir kriz yaşanıyor.

Genel sorunlara bölgesel açmazlar eklenmiş…

Türkiye ekonomisinin içine girdiği ve giderek kronikleşip ağırlaşan kriz tüm ülke genelinde hissedilirken, sosyo ekonomik yapısına bağlı olarak farklı bölgelerde kriz, o bölgeye özgü sorunlarla çeşitleniyor.

Daha önce GAP ve Karadeniz bölgelerini gezip, krizin etkilerini yerinde gözlemleyip, çözüm önerilerimizle birlikte sunmuştuk. Akdeniz’de de durum oradan farklı değil. Bölge illerinde işsizlik hızla artıyor. Çalışanı, işvereni, çiftçisi, taksicisi, esnafı… Herkes mutsuz, herkes şikayetçi. Bir dokun bin ah işit!..

Hukuksuzluk ve tutarsız dış politika turizmi vuruyor

Antalya başta olmak üzere, Batı Akdeniz ekonomisi ağırlıkla tarım ve turizme endeksli. Ekonomideki kötü gidişten ve iktidar politikalarından en fazla olumsuz etkilenen sektörlerden biri tarım. TL’deki değer kaybı ile ucuzladığı için revaçta olması gerekirken, yanlış ve sürekli değişen tutarsız dış politika ve yaşanan hukuksuzluklar nedeniyle ülkeyi dünyada yalnızlaştıran ve güveni tüketen iktidar yüzünden turizm de kan ağlıyor. Daha fazla turist gelmesine rağmen para bırakacak turist sayısında artış yaşanamıyor.

Antalya Kaleiçi boşalıyor

Antalya’nın tarih ve turizm kokan dünyaca ünlü Kaleiçi’nde, zaten yıllardır işleri kötüye giden esnaf ağır darbe yemiş, artık siftah yapamaz hale gelmiş. Kış döneminde turist sayısının azalması yanında art arda gelen zamların da etkisiyle işleri durma noktasına gelen esnaf bir bir işletmelerine kepenk vuruyor ya da dükkanını devretmenin yollarını arıyor. Satışlar geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 40 düşmüş. Yeni yaz turizmi sezonu başlamadan dükkanların tümden kapanma ihtimali bulunuyor.

Ekonomik krize karşı gerekli yapısal önlemleri almayıp, günü kurtarma, “Dış güçler-ekonomik saldırı” safsatası ile milleti kandırma peşindeki iktidar, bu gidişle Batı Akdeniz’i “Batık Akdeniz’e dönüştürmek üzere…

Turizmde sezon bitince ekonomi durmuş…

Turizmin ekonomisinde önemli ağırlığa sahip olduğu Batı Akdeniz’in en büyük ve Türkiye’nin önemli illerinden Antalya’da yaz turizmi sezonu kapanınca, ülke genelinde yaşanan durgunluğun etkileri daha net hissedilmiş. Buna bağlı olarak il ekonomisi kendi kendini çeviremez hale gelmiş bulunuyor.

Yaz aylarında günde 70 bin, ayda 1.5 milyon turistin geldiği kente bugünlerde gelen sayı günde 2-3 bin, ayda 100 bin civarında kalınca Antalya ekonomisi iç piyasadaki durgunluğun şokunu çok daha fazla hisseder olmuş.

Ekonomisi en kötü günlerini yaşayan Antalya’da birçok sektörde işlerin yavaşlaması nedeniyle şikayetler artarken, bu olumsuzlukta şu üç faktör öne çıkıyor:

  • Türkiye genelindeki ekonomik daralmanın genel yansıması.
  • 2017’de turist sayısı artsa bile turizm gelirinin ve turistik ticaretin gerilemiş olması.
  • Spesifik olarak kent merkezindeki ticaret sektörünün adeta durma noktasına gelmesi. (Muratpaşa, Kepez ve Konyaaltı, Muratpaşa ve merkez başta olmak üzere il genelinde bu durum belirgin biçimde yaşanıyor)

Batı Akdeniz bölgesinin sosyo ekonomik yapısı benzerlik arz eden, ticari ilişkileri ve kalkınma dinamikleri büyük ölçüde Antalya’ya endeksli diğer illeri Burdur ve Isparta için de aynı olumsuzluklar geçerli.  

Mazot, gübre, yem gibi tarımsal girdi fiyatlarında döviz kuruna bağlı yüksek artışlar çiftçiyi, üretici perişan etmiş durumda. Büyükşehirlerde sebze, meyve fiyatları el yakarken, üretici emeğinin karşılığını alamıyor, üründen elde ettiği para, girdi maliyetlerini karşılamıyor.

NE YAPMALI?

  • Turizm ve tarımın dışında yeni sektörlerle bölgeyi bir adım ileri götürmek lazım. Yeni nesil ekonomi ile 4 mevsim sosyal canlılığı tüm Türkiye’ye yaymak gerekiyor.
  • Ekonomik krizle mücadelede ulusal çapta alınması gereken yapısal önlemlerin yanında bölgesel planlama da büyük önem taşıyor. Çünkü Burdur’un, Isparta’nın sorunları Antalya’nın; Antalya’nın sorunları bu illerin sorunu.
  • Bütünsel kalkınma sağlanmalı, kırsal kesim de kamudan eşit hizmet almalı! Fiziksel, ekonomik ve sosyal hakları tüm Antalyalılar için eşit olmalı.
  • Üç ilin sorunları ortak olduğu için “havza planlaması” yapılmalı.
  • Batı Akdeniz Bölgesi’nin krizde ayakta kalması ve ülke ekonomisinin normalleşmesi sonrası kalkınma ve gelişimine devamı da en güçlü olduğu alanlar olan turizm ve tarım ile mümkün.
  • Antalya’nın; dolayısıyla ona bağlı olarak Burdur ve Isparta’nın (Bölgenin) dünyaya açılmasının en ekonomik yolu, deniz ulaştırması ve deniz taşımacılığı.
  • Bu bağlamda demiryolları ve denizyollarının çok daha fazla geliştirilmesi gerekiyor. Yerel ekonomik aktörlerin Antalya’nın Burdur ve Isparta’ya demiryolu ile bağlanması talebi dikkate alınmalı.
  • Turistik ürünlerin Antalya’ya getirilmesi ve ihtiyaç fazlasının Antalya’dan ihracında yeni taşıma araçları devreye girmesine ihtiyaç bulunuyor.
  • Demiryolu yapımı ile diğer illerden gelen malların Antalya Limanı’ndan ihracı mümkün.
  • Yıllardır ihmal edilen deniz yolu kullanımının sadece yük taşımacılığı ile sınırlı kalmaması gerekiyor.
  • Bölge temsilcilerinin, Manavgat Irmağı’nın suyunun satışından bölge ekonomisinin azami derecede yararlanabilmesi talepleri dikkate alınmalıdır.
  • Antalya’da yatçılığın gelişebilmesi açısından Manavgat’ta yat üretim ve çekek yeri alanı ile Organize Sanayi Bölgesi kurulması talepleri karşılanmalıdır.
  • Antalya Devlet Hastanesi’nin kapasitesi talebi karşılamaya yetmiyor. Kentte yaşayan 400 bin kişiye göre planlanmış olan Hastane; Isparta, Burdur ve ilçelerinden gelenlerle birlikte 2.5 milyon kişiye hizmet veriyor. Hastane’nin buna yetecek kapasiteye getirilmesi gerekiyor.
  • İklim değişikliğinin de etkisiyle giderek artan sıklıkla görülen hortumların yol açtığı zararlar seracıları mahvediyor. Seracılığın başkenti sayılan Antalya’da bile vatandaş pazardan kg’ı 10 TL’nin altında sebze, meyve alamıyor. Bu haftaki fiyatlara bakınca 8 TL’nin altında sadece salatalık ve kuru soğan satılıyordu. Acilen hükümetin üreticiye destek vermesi fiyatların aşağıya çekilmesini sağlaması gerekmektedir.

CHP Örgütünü Yok Sayan İttifak Başarı Getirmez



Umut Oran

Basın Açıklaması

14.12.2018

Türk siyasi hayatının son 16 yıldır devam eden “zulüm dönemine” bakıldığında iktidar bloğunun sürekli oyun kuran, muhalefet bloğununsa “kısa vadeli adımlarla” kurulan oyunu oynayan rolünde olduğu tespit edilecektir. Gideceği limanı bilmek anlamına da gelen oyun kuruculuk rolü, iktidar bloğunu sürekli “bir adım önde tutarken”, stratejik kararlar almak ve uygulamak yerine günübirlik adımları tercih eden muhalefet bloğuysa “sürekli takipçilik” pozisyonuna düşmektedir. Böylesi bir “kısırdöngüyü” aşmanın yoluysa basittir: “Şipşak çözümlerin büyüsüne kapılmadan stratejik kararlar almak!” Örneğin her yerel seçim öncesinde “meşhur bir çatı aday arama” yöntemi, siyaseti “kısa vadeli adımlar atmak” olarak görmenin bir sonucudur. Defalarca denenmiştir ve işe yaramadığı görülmüştür. Benzer bir durum bir önceki seçimlerde farklı partilerin aldığı oyları alt alta toplayıp “kısa yoldan zafere ulaşılacağını” düşünme alışkanlığında da vardır. Oysa bu yöntem de denemiş ve siyasette “2+2’nin her koşulda 4 etmediği” ispatlanmıştır. O halde sadece son 16 yıla dahi bakılmış olsa ulaşılacak sonuç net olmalıdır: “Siyasette şipşak çözümler yoktur; ilmek ilmek örülen ve emek verilen süreçler vardır!” 

CHP Yönetimi Örgüt Hassasiyetini Ciddiye Almalıdır 

Ancak ne yazık ki muhalefet bloğu 31 Mart Yerel Seçimlerine de “stratejik bakış açısından uzak” olarak hazırlanmaktadır. İttifak yapılan iller hangi ölçütlere göre belirlenmiştir, o ildeki parti yöneticilerimizin görüşleri alınmış mıdır, örgüt ve il başkanları sürece dahil edilerek ittifaka hazırlanmadan Genel Merkezin kararını TV’lerden mi öğrenmiştir soruları halen yanıtsızdır. Bu yanıtsız soruların CHP tabanına vereceği zararın telafisi için uzun zaman gerekecektir. Ayrıca özellikle bu ortaklığın büyük kanadı olan CHP’nin “ittifaktan ne elde ettiği” belli değildir. Sürekli “emanet oy, stratejik oy, ödünç oy, bir kerelik oy” gibi adlarla CHP tabanı “kısa vadeli çözümlere” alıştırılmaya çalışılmaktadır. Geçen yıllar boyunca MHP, HDP, İYİ Parti ve Saadet Partisi “ittifak ya da dayanışma” adı altında CHP’lilerin oylarıyla milletvekilliği, belediye başkanlığı kazanmış ya da siyasette “söz söyleyebilecekleri” bir varlığa kavuşmuştur, ancak bu ilişkiden CHP’ye ne düştüğü bir türlü anlaşılamamıştır. Görünen odur ki CHP örgütlerinin ve fedakâr CHP seçmeninin “vatanın birliği ve Cumhuriyetin geleceği” konusundaki “hassasiyetleri” her parti tarafından sömürülmektedir. CHP tabanının vatan ve Cumhuriyet sevgisi elbette tartışılamayacak bir gerçektir, ancak bu onurlu tavrın her seçim öncesinde “kullanılarak” CHP örgütlerinin yok sayılması, örgüt emekçilerine bu derece hoyrat davranılması da kabul edilebilir noktada değildir. Zira adı geçen partiler olsa da olmasa da Cumhuriyet Halk Partililerin Atatürk’ün emaneti olan Türkiye Cumhuriyeti için sonsuza kadar mücadele edecekleri ortadadır. Stratejik olarak değerlendirdiğimizde de en önemli nokta budur: “CHP’yi Mustafa Kemal’in Askerlerinin öz otağı olarak yaşatmak!” 

CHP Örgütleri Her Seçimde İddialı Olacak Kadar Güçlüdür! 

O halde sürekli gündeme getirilen ve CHP örgütlerinin ve emekçilerinin “alın terini” yok sayan, AKP karşıtlığı üzerinden inşa edilen, ancak hiçbir ilke ve programa dayanmayan her türlü ittifak söyleminin ve birlikteliğinin kaybedeni CHP olarak görülmelidir. 16 yıldır devam eden “zulüm döneminde” CHP tabanı, her şeye rağmen direnebildiğine göre, hâlâ her ilde ve ilçede altı oklu devrim bayrakları göklerdeyse ve hâlâ analar-babalar evlatlarına Atatürk’ün eserlerini emanet ediyorsa CHP için korkulacak bir şey yoktur. Mücadele etmeye değer ilkelerin ve hedeflerin varlığı CHP’yi her daim “tek başına iktidarın” en büyük adayı yapar. CHP’lilerin ödediği bunca bedele rağmen hâlâ iktidar olunamıyorsa sorumluluk tabanda değil “ortak akla, kurumsal değişime ve liyakate” dayalı, katılımcı, demokratik bir işleyişi kuramayanlardadır. Zira CHP örgütleri her seçimde iddialı olacak kadar güçlüdür; CHP’liler Cumhuriyetimizi geri alacak kadar da mücadelecidir.

 

Türkiye’nin Yeni Bir Liderliğe İhtiyacı Var!



Umut Oran Rize’de

“Türkiye’nin Yeni Bir Liderliğe İhtiyacı Var!”

CHP’li Umut Oran, artık mızrağın çuvala sığmadığını,  AKP’nin 16 Nisan ve 24 Haziran’dan önce vaat ettiği hiçbir sözü tutmadığını belirterek, “Bu zihniyet 31 Mart için vereceği sözleri de tutamayacaktır zira deniz bitmiştir. Denizin bittiğini Rize’de görmek mümkündür. Rize’de 16 yılda açılan fabrika yoktur ama iflas eden ve dükkanını kapatan çoktur. İstihdam yaratan işyerleri azdır ama iş bulmak için büyükşehirlere göçen çoktur. İnancımız odur ki Rizeliler ve Türk milleti 31 Mart’ı “Türkiye’yi yeniden kalkınma rotasına sokmak için” bir fırsat olarak görmektedir. Türk milleti, boş laf dışında hiçbir şey üretmeyen ve gençleri işsiz bırakan bu zihniyetin zincirlerinden kurtulacaktır. Bu düzeni değiştirmek için Türk milletinin en yetenekli evlatlarının ocu, bucu denmeden hak ettikleri mevkilere taşınmaları gerekmektedir. Rize, bu konuda öncülük yapmak durumundadır. Türkiye’nin Atatürk’ün aydınlık mirasına sahip çıkacak yeni bir liderliğe ihtiyacı vardır” dedi.

Dünya Değişiyor ama Türkiye İlerlemiyor!

Bu sabah Trabzon’dan Rize’ye geçen Umut Oran, CHP Rize İl Başkanlığında partililerle buluştu. CHP İl Başkanı Saltuk Deniz ile birlikte basın toplantısı da düzenleyen Umut Oran toplantıda şunları kaydetti:

On yıllardır yaşanan hiçbir olay tesadüf değildir. Soğuk savaşın sona ermesiyle beraber dünya yeni bir “yol aramaktadır”, tüm dünyada yeni bir “düzen kurulmaya çalışılmaktadır.” Ancak bu düzenin ne zaman kurulacağı ve insanlığın ne zaman yeniden huzura kavuşacağı belirsizdir. Ne yazık ki Türkiye, tüm bu kaos dönemine hazırlıksız yakalanmış ve iktidar partisinin gerçeklerle ilgisi olmayan hayallerine teslim olmuştur.

Eğitim sistemi çöktü

Dünya hızla değişmektedir, ancak Türkiye ileri gidememektedir. Hangi kriteri esas alırsanız alın Türkiye, dünyanın gelişmiş ülkelerinin gerisinde kalmaktadır. Eğitim sistemi çökmüştür, üniversitelerden mezun olan gençleri işsizlik sarmalı beklemektedir. Özellikle eğitim fakültesi mezunları, iktisadi idari bilimler fakültesi mezunları, fen-edebiyat fakültesi mezunları “hayat boyu işsiz” kalma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Örneğin ataması yapılmayan öğretmenlerin sayısı yaklaşık yarım milyondur. Bu sayı sadece 3 yıl sonra yani 2022’de 1.000.000’u aşacaktır. Yani 3 yıl sonra 1.000.000 öğretmen ailesi açlığa, mutsuzluğa, yuvasızlığa ve umutsuzluğa mahkûm edilmiş olacaktır. Ve çok açıktır ki bu sorunları mevcut iktidarın çözme ihtimali yoktur zira sorunları yaratan 16 yıllık AKP iktidarıdır. 

AKP Sadece Zenginleri Düşünüyor!

Dünyada da durum benzerdir. Soğuk savaşın bitimiyle birlikte vahşi kapitalizm zincirlerini kopararak tüm dünyaya eşitsizlik vaat etmektedir. Bugün dünyanın %1’i dünyanın tüm servetinin yaklaşık %80’ine sahiptir. Geri kalan %99’un payına düşense sadece %20’dir. Türkiye’de de AKP’nin temsil ettiği zihniyetin yarattığı sonuç da aynıdır. Türk-İş verilerine göre 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 1893 TL’dir; yoksulluk sınırıysa 6.167 liradır. Yani nerdeyse Türkiye’de herkes yoksuldur. Zaten Avrupa ülkelerinden gelen turistlerin profili de bu bilgileri doğrulamaktadır. Zira örneğin Almanya’dan, İngiltere’den Türkiye’ye gelen turistlerin önemli bir kısmı işçi ya da emekliyken Türkiye’deyse yurt dışında tatil yapabilen işçi ya da emekli nerdeyse yoktur. Ama AKP Türkiye’sinde 36 adet dolar milyarderi vardır. Yani AKP politikaları zengini daha zengin ederken fakiri açlığa mahkûm etmektedir. 

31 Mart Türkiye’nin Zincirlerinden Kurtulması İçin Fırsattır!

Ancak şartlar ne olursa olsun Türk milletinden umut kesilmemelidir. Artık mızrak çuvala sığmamaktadır. AKP, 16 Nisan referandumundan önce vaat ettiği hiçbir sözü tutmamıştır. AKP, 24 Haziran’da verdiği hiçbir sözü de tutmamıştır. Ve bu zihniyet 31 Mart için vereceği sözleri de tutamayacaktır zira deniz bitmiştir. Denizin bittiğini Rize’de görmek mümkündür. Rize’de 16 yılda açılan fabrika yoktur ama iflas eden ve dükkanını kapatan çoktur. İstihdam yaratan işyerleri azdır ama iş bulmak için büyükşehirlere göçen çoktur. İnancımız odur ki Rizeliler ve Türk milleti 31 Mart’ı “Türkiye’yi yeniden kalkınma rotasına sokmak için” bir fırsat olarak görmektedir. Türk milleti, boş laf dışında hiçbir şey üretmeyen ve gençleri işsiz bırakan bu zihniyetin zincirlerinden kurtulacaktır. Zira bu düzenin umut yaratması mümkün değildir. Yandaşlıkla mevki-makam sahibi yapılanların beceriksizlikleri yüzünden Türkiye potansiyelinin altında kalmaktadır. Bu düzeni değiştirmek için Türk milletinin en yetenekli evlatlarının ocu, bucu denmeden hak ettikleri mevkilere taşınmaları gerekmektedir. Rize, bu konuda öncülük yapmak durumundadır. Türkiye’nin Atatürk’ün aydınlık mirasına sahip çıkacak yeni bir liderliğe ihtiyacı vardır. Ben Rize’ye de Rizelilere de haktan ve doğrudan yana tavır alacakları konusunda güveniyorum. Daha güzel bir Türkiye’yi hep beraber kuracağımıza da inanıyorum.

Ya Türk Denizi Oluşur Ya da Üç Deniz Türk’e Hayal Olur



Umut Oran, Karadeniz Kıyısından uyardı:

“Ya Türk Denizi Oluşur Ya da Üç Deniz Türk’e Hayal Olur!”

TRABZON

CHP’li Umut Oran, Güneydoğu-GAP incelemesinin ardından Trabzon ve Rize’yi kapsayan iki günlük Karadeniz çalışması için bugün Trabzon’a geldi. Trabzon’da özellikle Türkiye’yi çevreleyen denizler üzerinden yaşanan gelişmelere karşı hükümeti uyaran Umut Oran, “Yaşanan tüm gelişmeler birlikte ele alındığında yaşanan durum: Türk’ün denizlere hapsedilmesi anlamını taşımaktadır. Türk milleti; Karadeniz’de Ukrayna, Ege’de Yunanistan, Akdeniz’de de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi eliyle Anadolu yarımadasına hapsedilmek istenmektedir. Mevcut durumda iki seçenek vardır: Ya Türkiye; Akdeniz’i, Ege’yi ve Karadeniz’i “Türk Denizi” haline getirecek yani bu üç denizde yenilmez armada oluşturacaktır ya da tüm mavi sular Türk’e hayal olacaktır! Bu itibarla Trabzon’la Mersin’in kaderi aynıdır ve her şartta Türk Milleti’nin tüm denizleri “mavi vatan” olarak ilan etmesi bir zorunluluktur” dedi.

Umut Oran, sabah saatlerinde geldiği Trabzon’da sırasıyla Çevre Mühendisleri Odası Temsilcisi Vildan Özmen, Ziraat Odası Başkanı Mustafa Özbek’i ziyaret ederek ilin sorunları hakkında bilgi aldı. Daha sonra CHP İl Başkanlığında partililerle sohbet eden Umut Oran, saat 13.30’da ise Ortahisar İçe Başkanlığında, CHP İl Başkanı Güzide Uzun ve CHP Ortahisar İlçe Başkanı Ömer Hacısalihoğlu ile birlikte basın toplantısı düzenledi. Umut Oran toplantıda şunları kaydetti:

Denizler üzerinden Türkiye çevreleniyor

Dünyanın yeni bir paylaşım savaşına hazırlandığı bir dönemde Türkiye, tüm karasuları üzerinden çevrelenmek istenmektedir. Doğu Akdeniz’de başlayan çevreleme harekâtı, Ege Denizi’nde Yunanistan’ın provokasyonlarıyla devam ederken son olarak da Karadeniz, Türk egemenlik sahası olmakta çıkarılmak istenmektedir. Ukrayna’nın ABD’nin teşvikiyle başlattığı Kerç Boğazı provokasyonu aynı zamanda Türkiye’ye bir göz dağıdır zira Ukrayna, Karadeniz’i NATO’ya ve doğal olarak ABD’ye açmak istemektedir. Tek başına değerlendirildiğinde sadece Karadeniz’i ilgilendiren bu girişim, jeopolitik açıdan ele alınırsa Ege’de Yunan kışkırtması ve Akdeniz’de Türk Mavi Vatan’ının işgaliyle birlikte ele alındığında Türkiye’nin denizler üzerinden çevrelenmesi anlamını taşımaktadır.

Türkün denizlere hapsedilmesi !

Yaşanan tüm gelişmeler birlikte ele alındığında yaşanan durum: Türk’ün denizlere hapsedilmesi anlamını taşımaktadır. Türk milleti; Karadeniz’de Ukrayna, Ege’de Yunanistan, Akdeniz’de de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi eliyle Anadolu yarımadasına hapsedilmek istenmektedir.

Mevcut durumda iki seçenek vardır: Ya Türkiye; Akdeniz’i, Ege’yi ve Karadeniz’i “Türk Denizi” haline getirecek yani bu üç denizde yenilmez armada oluşturacaktır ya da tüm mavi sular Türk’e hayal olacaktır! Bu itibarla Trabzon’la Mersin’in kaderi aynıdır ve her şartta Türk Milleti’nin tüm denizleri “mavi vatan” olarak ilan etmesi bir zorunluluktur.

Emperyalizm Mavi Vatanımıza Kastetmektedir!

Hiç şüphe yoktur ki adı konmamış 3.Dünya Savaşının mücadele alanı denizlerdir. Her bir emperyalist güç; Karadeniz’den Akdeniz’e, Çin Denizi’nden Baltık Denizi’ne kadar büyük bir hakimiyet savaşının içindedir. Bu anlamda Türkiye’nin çevresindeki tüm denizleri “Türk Denizi” haline getirmekten başka bir şansı yoktur. Türk milletinin beka sorununu Mavi Vatan’da ortadan kaldırmasının yegâne yolu Mavi Vatanımıza kasteden Emperyalizme karşı “bayrak göstermek” olacaktır. Bu anlamda vakit kaybetmeden KKTC’de deniz ve hava üslerinin kurulması zaruridir. Benzer şekilde Türkiye’nin Ege’de Yunanistan tarafından işgal edilen adalarımızı geri alması ve Karadeniz’i Türk gölü haline getirmesi mecburidir.

Türkiye AKP’den Büyüktür!

Kılıçların çekildiği, egemenlik alanlarının yeniden tarif edildiği bir dönemde Türkiye’nin AKP’den büyük olduğu ve Türk milletinin iradesi dışında hiçbir gücün olmadığı görülmelidir. Zira hükümetler geçici Türk milletiyse bakidir. Atatürk’ün iki büyük eserine sahip çıkma kararlılığında olan Mustafa Kemal’in askerleri için de tek kutup yıldızı “tam bağımsızlıktır”. Türkiye’nin kıskançlıkla sahip çıkacağı “bağımsızlığının” ilk hedefi de tüm mavi vatanıdır. Türk milleti mavi vatanını Anadolu toprağı olarak görmek durumundadır. Kuruluşun ve kurtuluşun sıra neferlerinin torunları olarak bizlerin değişmez görevi de “bağımsızlığımızı” korumak olacaktır.

Umut Oran yarın da Rize’de çeşitli inceleme ve çalışmalarda bulunacak.

Muhalefet Yerel Seçimleri Yine AA’dan mı İzleyecek?



Umut Oran

Basın Açıklaması

03.12.2018

Sandık Güvenliği Seçim Güvenliğidir, Unutanları Uyarıyorum:

Muhalefet Yerel Seçimleri Yine AA’dan mı İzleyecek?

Muhalefet bloğunun 31 Mart yerel seçimlerine yönelik olarak ortaya koyduğu yaklaşım, “popüler aday aramanın” ve “ilkelere dayanmayan ittifak görüşmeleri” yapmanın ötesine geçememiş görünmektedir. Özellikle 16 Nisan Referandumunun ve ardından 24 Haziran seçimlerinin yarattığı büyük “hayal kırıklıkları” tazeyken ve seçmenler “sandığa gitmek için gerekçe” arar duruma gelmişken önseçim devre dışı bırakılıp tüm konsantrasyonun “adaylara” ayrılmış olması büyüyen bir tehlikeye işaret etmektedir. Elbette her kademede “adayların” belli ölçülerde önemi vardır. Ancak aylardır sadece “aday aramak” aynı zamanda geçmiş tüm seçimlerde görülen “sandık güvenliği” ve “AA eliyle yapılan taraflı sandık sonuçları ilanı” konularında yaşanan büyük sorunları geri plana itmeye sebep olmaktadır. Zira böyle bir durumda “popüler adaylar” bulunsa bile sandığa gidecek seçmenleri bulmak ya da sandığa gidilse de “oyların çalınmayacağına” emin olmak mümkün olmayacaktır. 

Öncelikler Yeniden Tanımlanmalıdır!

O halde mevcut durumu doğru yönetmenin ilk koşulu “öncelikler sıralaması” yapmak olacaktır. Gerçekten muhalefet unsurlarının 16 yıldır kaybedilen onca seçimden sonra “önceliği nedir?” Bu soru sanılandan çok daha değerlidir zira verilecek cevaplar “aynı zamanda seçim stratejisini” de belirleme kabiliyetinde olacaktır. Kanaatimiz ki odur ki muhalefet unsurların ilk ve vazgeçilmez önceliği “seçmenler” olmalıdır. Seçmeni hedefleyen bakış açısının yol haritasındaysa ulaşılacak duraklar bellidir. Basit birkaç madde sayılması gerekirse;

-Önseçimi etkili kılarak seçmeni sandığa götürecek gerekçeleri üretmek,

-Seçmenin oylarının çalınmayacağını garanti etmek,

-Seçmenin muhalefet partilerine neden oy vermesi gerektiğini anlatmak,

-Seçmeni bugüne ve geleceğe dair hedefler konusunda ikna etmek

-Daha iyi bir Türkiye’nin mümkün olduğunu ve o Türkiye’ye de muhalefet bloğunun adaylarıyla ulaşılacağını anlatmak…

Liste uzatılabilir ve onlarca maddenin yazılması da mümkündür. Ancak her şeyin merkezine “seçmenler” konulmazsa her aşamada başarısızlık ihtimali yükselmiş olacaktır.

Basit Sorulara Basit ve İkna Edici Cevaplar Verilmelidir!

Merkezine seçmenlerin konulduğu ve öncelikler sıralaması yapılmış bir bakış açısının doğal sonucu “en basit sorulara en basit cevapları” üretmek olacaktır. 16 Nisan ve 24 Haziran seçimlerinin ardından cevap aranacak birkaç soru bellidir: 1) Muhalefet bloğu sandık güvenliğini nasıl sağlayacaktır? 2) 16 Nisan’da ve 24 Haziran’da görevli bulunmayan on binlerce sandığa nasıl ulaşılacaktır? 3) AA tarafından yapılan yanlı sandık sonuçları yayınlarına alternatif olacak sistem kurulmuş mudur; test edilmiş midir; bahanesiz şekilde çalışacağı sağlanmış mıdır?

İnancımız odur ki soruların sayısı da arttırılabilir. Ancak bu basit sorulara ikna edici, bilimsel ve alternatifli cevaplar üretilemediği sürece aslında 31 Mart Yerel Seçimlerinde “iktidar hedefi güdülmediği” de kategorik olarak kabul edilebilecektir.

Muhalefet Unsurları Türk Milletinin Beklentilerini Doğru Anlamalıdır

16 yıldır yaşanan her olay muhalefet unsurlarına yeterince deneyim kazandırmış olmalıdır. Yine tüm zamanı boşa harcayarak ve son dakikada “bir şeyler yapıyormuş” gibi görünerek elde edilebilecek bir zafer yoktur. Muhalefet unsurları 31 Mart yerel seçimlerini yine AA’dan izlememelidir. Yine on binlerce sandıkta görevli bulunmadığı ilan edilmemelidir. Yine ıslak imzalı tutanaklar aranmamalıdır. Ve yine büyük Türk milletinin kalbi kırılmamalıdır. Muhalefet unsurları bir an evvel “kime koltuk bulunacağını” tartışmak yerine Türk milletinin beklentilerini doğru anlamalıdır. 16 yıldır devam eden bunca baskıya rağmen hala direnme kararlılığında olan vefakâr seçmenlere muhalefet bloğunun bir “iktidar borcu” olduğu da asla unutulmamalıdır.

İktidarın Yolu İttifaktan Değil İlkeli Olmaktan Geçer



Umut Oran’dan Muhalefet Partilerine:

İktidarın Yolu İttifaktan Değil İlkeli Olmaktan Geçer

Umut Oran

Basın Açıklaması

30 Kasım 2018

İktidar bloğunun Meclis’te bulunan tüm siyasi partilere karşı en büyük üstünlükleri, “Herkesi kendine benzetmesi ve siyasetin gündemini kendi gündemiyle paralel hale getirmesidir.” Kendisini sağda ya da solda tanımlasın; milliyetçi, muhafazakâr ya da sosyal demokrat olduğunu iddia etsin Meclis’teki tüm siyasi partiler hayata ve siyasete iktidar partisi gibi bakmaya başladıklarının farkında değiller gibi görünmektedir. Örneğin; geçmiş yıllarda koalisyonların istikrarın önündeki en büyük engel olduğunu anlatarak herkesin “koalisyon karşıtı” olması gerektiğini dayatan zihniyet, 24 Haziran seçimlerinden hemen sonraysa gündeme 31 Mart Yerel Seçimlerini getirmiş ve aynı anda da yoğun bir “ittifak ya da koalisyon tartışması” başlatmıştır. Ancak iktidar bloğunun dayattığı “ittifak gündemi” tıpkı koalisyon şeytanlaştırması gibi her anlamda sığ, her anlamda ucuz ve her anlamda yıkıcıdır zira sadece “kaba bir pazarlığı” içermektedir. Son dört ayın nerdeyse tamamında “Sen şu ilde aday çıkarma; ben de sana şu ilde destek vereyim!” cümlesinin üzerine siyaset inşa edilmek istenmektedir.

Elbette 16 yıldır girdiği her seçimi şu ya da bu şekilde kazanmayı bilen, gerektiğinde atları Üsküdar’a geçirebilen bir zihniyet için siyasetin kaba bir pazarlığa indirgenmesi yadırganmayabilir. Zira bu tarz bir siyaset anlayışının iktidarı zorlamayacağı tecrübelerle sabittir. Halihazırda yaşanan da budur. İktidar bloğu; ilke, dava, ideoloji ya da ideal olarak adlandırılabilecek olan her düşünceyi yok ederek sadece “pazarlık kültürünü” yaygınlaştırırken tüm muhalefet bloğu da benzer bir yaklaşımı kabul etme eğilimine girmektedir.

Oysa kötülükle mücadele, başka bir kötülükle başarılamayacağı gibi yaygın pazarlık kültürü de başka bir pazarlık anlayışıyla alaşağı edilemez. İdealsizlikte, ilkesizlikte buluşmak da iktidarın işine gelse de muhalefet unsurlarına fayda sağlamaz. Muhalefeti iktidara taşıyacak olan şeyler “doğrudan ve haktan” yana tavır almak, şipşak çözümler yerine kurumsal değişime odaklanmak ve her aşamada tutarlı olmaktır.

Siyaset İlkeli Olmak Demektir!

Bilinmelidir ki “madem onlar pazarlık yapıyor biz de yapalım” anlayışı “yanlışa meşruiyet kazandırmak” dışında sonuç üretmeyecektir. Böyle bir yolun tercih edilmesiyse çürümeyi hızlandırmakla eş anlamlı olacaktır. Oysa Türkiye’nin acilen yeni sözlere, yeni yöntemlere, yeni kadrolara ve yeni hayallere ihtiyacı vardır. Siyaset; sadece seçim kazanmak için “popüler aday avcılığı” demek olmadığı gibi “seçmenleri hiçe sayarak aday pazarlığı yapmak” da değildir. Tam aksine siyaset; umut yaratmak ve daha güzel günlerin somut hedeflerine seçmenlerle beraber yürümektir. Siyaset: ilkeli olmak, koltuk için her şeyi yapmayı reddetmek de demektir.

Ne yazık ki 24 Haziran seçimlerinden buyana geçen sürede muhalefet unsurlarının iktidar bloğunun yöntemlerine fazlasıyla odaklandığı ve hatta iktidarın adaylarına göre aday belirleneceği gündeme getirilmiştir. Oysa Türkiye’nin dört bir tarafında iyi yetişmiş, dürüst, liyakat sahibi, vatansever gençler ve kadınlar vardır. Türkiye’nin dört bir yanında iktidara alternatif yaratma cesaretine sahip akademisyenler, doktorlar, işçiler, köylüler de vardır. Ve her biri yeni umutlar yaratmak için “bir fırsat beklemektedir.” Bir kez şans bulurlarsa on yıllarca muhalefet bloğuna “öncülük yapabilecek” güçlü siyasetçiler her yerdedir.

16 yıldır Hiç Vakit Olmadı mı? 

Bilindiği üzere her dönemde “Vakit yok!” diyenler olacaktır. Yüzlerce kez duyduğumuz gibi “Şu seçim geçsin de bakalım!” diye akıl verenler de vardır. Ancak hepsine verilecek cevap aynı olmalıdır: “16 yıldır vakit hiç olmadı mı? 16 yıl boyunca seçim dışında konuşulacak bir şey hiç bulunmadı mı?

Şimdiye kadar bu sorulara anlamlı cevaplar verilememiş olsa da her şeye rağmen umutsuz olmak da doğru değildir.  Şartlar ne kadar zorlu olursa olsun Büyük Türk Milletinden başka sığınacak yer yoktur. Hiç şüphe yoktur ki muhalefet partileri biraz olsun ilkelerden bahsetmeye başlarsa Türk milleti de onlara iktidarı değiştirecek gücü verecektir. Özellikle Mustafa Kemal’in yolunu rehber olarak görenler için “Vakit; tek başına iktidar olma iddiasını ortaya koyma ve ilkeleri konuşma vaktidir.”

Umut Oran Balıkesir’den uyardı: Türkiye’nin Bölgesel Savaşlara Hazır Olması Lazım!



CHP’li Umut Oran, Akdeniz havzasında, Kıbrıs’ın etrafında yaşanan gelişmelere dikkat çekerek “Türkiye’nin Bölgesel Savaşlara Hazır Olması Lazım” mesajı verdi. Umut Oran, “Türkiye; ABD-Rusya-Çin arasında devam eden küresel çatışmaların da etkisiyle her an çıkabilecek bölgesel çatışmaların merkezinde yer almaktadır. Artan risklere ve tehditlere karşı her zamankinden daha fazla hazır olması gereken Türkiye ise ne yazık ki içerden çökertilmektedir. İç cephedeki yıkıcı faaliyetlerin son ayağı yurttaşların vergileriyle lüks bir yaşam süren Diyanet İşleri Başkanı’nın, ne idiğü belirsiz fesli bir meczubu ziyaret etmesidir” dedi.

CHP’li Umut Oran, 3 yıldır milletvekili olmamasına rağmen yoğun olarak yürüttüğü çalışmalarına hız kesmeden devam ediyor. İki hafta önce Güneydoğu’da 5 ilde incelemelerde bulunarak GAP-Suriye raporunu hazırlayan, geçen hafta ise Bolu’da çalışma yürüten Umut Oran bugün de Balıkesir’de bulunuyor. İlk olarak CHP Merkez Karesi İlçe Başkanlığını ziyaret eden Umut Oran, burada İlçe başkanı, İl ve ilçe yöneticileriyle, partililerle buluştu. Umut Oran, basın mensuplarına yaptığı açıklamada şunları ifade etti:

Kıbrıs açıkları gasp ediliyor

Türkiye’nin de içinde bulunduğu Akdeniz havzasının nerdeyse tamamı dünyanın en büyük çatışmalarına, yıkımlara ve yükselen rekabete sahne olmaktadır. Sıcak çatışmaların görüldüğü Libya, Suriye, Irak ve Filistin gibi sorun alanlarının yanında Yunanistan, GKRK ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu yeni bir “sıcak çatışma hattı” oluşmak üzeredir. Özellikle Doğu Akdeniz’de yükselen petrol ve doğalgaz rekabeti, Amerikan emperyalizminin bölgesel çıkarlarına uygun olarak hareket eden Yunanistan tarafından, sıcak çatışma zeminine çekilmek istenmektedir. Ege’de işgal edilen Türk adalarından sonra Kıbrıs açıkları da Yunanistan’ın başını çektiği bir grup devlet tarafından gasp edilmek istenmektedir.

Türkiye hem Ege Denizi’nden hem de Doğu Akdeniz’den çıkarılmak istenmektedir. Kuzey Suriye’de ve Irak’ın Kuzeyinde oluşturulan PKK/YPG’ye kurdurtulan “terör ordusu” da aynı odakların Türkiye’ye karşı oluşturduğu “kara gücünden” başka bir şey değildir.

Türkiye hazır olmalı

Türkiye; ABD-Rusya-Çin arasında devam eden küresel çatışmaların da etkisiyle her an çıkabilecek bölgesel çatışmaların merkezinde yer almaktadır. Artan risklere ve tehditlere karşı her zamankinden daha fazla hazır olması gereken Türkiye ise ne yazık ki “içerden çökertilmektedir.”  İç cephedeki yıkıcı faaliyetlerin son ayağı “yurttaşların vergileriyle lüks bir yaşam süren Diyanet İşleri Başkanının”, ne idiğü belirsiz fesli bir meczubu ziyaret etmesidir. “Keşke Yunan galip gelseydi!” diyen bu meczup aslında olası bölgesel çatışmalarda tarafını da ortaya koymaktadır. Bu tavır, “Türk milletine karşı işgalcilerin yanında yer alma hevesinden” başka bir şey değildir. İşte Diyanet İşleri’nin başındaki şahıs da bu duruşu ve tavrı destekler konuma düşmektedir. Bu durumu; Yunan işgal kuvvetlerine karşı ilk direniş toplantılarını Alaca Mescidi camiinde yapan Balıkesirliler’in dikkatine sunuyorum! Balıkesirliler, fesli meczubun ne demek istediğini en net anlayacak olanlardır zira bu toprakları bedel ödeyerek ve can vererek özgürleştirenler onlardır. Balıkesir’in Kuvayi Milliyecileri kaybetsin diye dua edenler de fesli meczup ve onlar gibi vatanseverliğin ne olduğunu bilmeyen işbirlikçilerdir. 

31 Mart, Türk Milletinin stratejik planıdır

Yükselen bölgesel savaş risklerine karşı stratejik bir plan çerçevesinde hareket etmek başarının tek anahtarıdır. Türk milletinin de stratejik planı vardır. 31 Mart, büyük Türk milletinin yeni stratejisini ortaya koyması açısından hayati bir öneme sahiptir. 16 yıldır yorulan, iktidar körlüğüne ulaşan ve dengesini kaybeden mevcut iktidarın kendine gelmesi ve Türkiye’nin yeniden akla ve bilime dayalı bir yükseliş dönemine girmesi için 31 Mart’ta Cumhuriyetçilerin yerel yönetimleri devralması gerekmektedir. Cumhuriyet Halk Partisi’ne düşen de bugüne kadar yapılan parti içi yanlışlardan ders alarak “en iyileri mücadelenin en ön cephesine koymaktır.” 

Ahmet Akın’ın seçileceğine inancım tamdır

Memnuniyetle söylüyorum ki Meclis’teki başarılı çalışmalarının ardından Sayın Ahmet Akın’ın partinin görevlendirmesini kabul ederek Büyükşehir Belediye Başkanı Adaylığını kabul etmesi çok doğru bir karar olmuştur. Tüm il ve ilçe örgütlerimizin ortak kararıyla aday olan Sayın Ahmet Akın, Kuvayi Milliye’nin kahraman şehri olan Balıkesir’e yakışan bir adaydır ve büyükşehir belediye başkanı seçileceğine olan inancım tamdır. Ancak Sayın Akın’ın Belediye Başkanı seçildikten sonra görevi bitmeyecektir. Tam aksine 31 Mart akşamından itibaren Balıkesir’i, Türkiye’nin ve dünyanın yükselen yıldızı yapmak gibi bir zorunluluğu da olacaktır. Ben, kendisinin ve ekibinin Balıkesirlilerle beraber yepyeni bir belediyecilik anlayışını hayata geçireceğine ve Eskişehir gibi bir “marka belediyecilik” anlayışı ortaya koyacağına eminim. Bugün hem Balıkesirli yurttaşlarımızla bir araya gelmek hem de Sayın Ahmet Akın başta olmak üzere tüm örgütümüze desteğimi ortaya koymak için aranızdayım. 31 Mart’tan sonra ilk ziyaretimi de Balıkesir’e yapacağımı ve Ahmet Akın’ı makamında ziyaret edeceğimin de sözünü veriyorum. Kendisini bir kez daha tebrik ediyorum.