Yazılar

Türkiye’nin Yeni Bir Liderliğe İhtiyacı Var!

Umut Oran Rize’de

“Türkiye’nin Yeni Bir Liderliğe İhtiyacı Var!”

CHP’li Umut Oran, artık mızrağın çuvala sığmadığını,  AKP’nin 16 Nisan ve 24 Haziran’dan önce vaat ettiği hiçbir sözü tutmadığını belirterek, “Bu zihniyet 31 Mart için vereceği sözleri de tutamayacaktır zira deniz bitmiştir. Denizin bittiğini Rize’de görmek mümkündür. Rize’de 16 yılda açılan fabrika yoktur ama iflas eden ve dükkanını kapatan çoktur. İstihdam yaratan işyerleri azdır ama iş bulmak için büyükşehirlere göçen çoktur. İnancımız odur ki Rizeliler ve Türk milleti 31 Mart’ı “Türkiye’yi yeniden kalkınma rotasına sokmak için” bir fırsat olarak görmektedir. Türk milleti, boş laf dışında hiçbir şey üretmeyen ve gençleri işsiz bırakan bu zihniyetin zincirlerinden kurtulacaktır. Bu düzeni değiştirmek için Türk milletinin en yetenekli evlatlarının ocu, bucu denmeden hak ettikleri mevkilere taşınmaları gerekmektedir. Rize, bu konuda öncülük yapmak durumundadır. Türkiye’nin Atatürk’ün aydınlık mirasına sahip çıkacak yeni bir liderliğe ihtiyacı vardır” dedi.

Dünya Değişiyor ama Türkiye İlerlemiyor!

Bu sabah Trabzon’dan Rize’ye geçen Umut Oran, CHP Rize İl Başkanlığında partililerle buluştu. CHP İl Başkanı Saltuk Deniz ile birlikte basın toplantısı da düzenleyen Umut Oran toplantıda şunları kaydetti:

On yıllardır yaşanan hiçbir olay tesadüf değildir. Soğuk savaşın sona ermesiyle beraber dünya yeni bir “yol aramaktadır”, tüm dünyada yeni bir “düzen kurulmaya çalışılmaktadır.” Ancak bu düzenin ne zaman kurulacağı ve insanlığın ne zaman yeniden huzura kavuşacağı belirsizdir. Ne yazık ki Türkiye, tüm bu kaos dönemine hazırlıksız yakalanmış ve iktidar partisinin gerçeklerle ilgisi olmayan hayallerine teslim olmuştur.

Eğitim sistemi çöktü

Dünya hızla değişmektedir, ancak Türkiye ileri gidememektedir. Hangi kriteri esas alırsanız alın Türkiye, dünyanın gelişmiş ülkelerinin gerisinde kalmaktadır. Eğitim sistemi çökmüştür, üniversitelerden mezun olan gençleri işsizlik sarmalı beklemektedir. Özellikle eğitim fakültesi mezunları, iktisadi idari bilimler fakültesi mezunları, fen-edebiyat fakültesi mezunları “hayat boyu işsiz” kalma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Örneğin ataması yapılmayan öğretmenlerin sayısı yaklaşık yarım milyondur. Bu sayı sadece 3 yıl sonra yani 2022’de 1.000.000’u aşacaktır. Yani 3 yıl sonra 1.000.000 öğretmen ailesi açlığa, mutsuzluğa, yuvasızlığa ve umutsuzluğa mahkûm edilmiş olacaktır. Ve çok açıktır ki bu sorunları mevcut iktidarın çözme ihtimali yoktur zira sorunları yaratan 16 yıllık AKP iktidarıdır. 

AKP Sadece Zenginleri Düşünüyor!

Dünyada da durum benzerdir. Soğuk savaşın bitimiyle birlikte vahşi kapitalizm zincirlerini kopararak tüm dünyaya eşitsizlik vaat etmektedir. Bugün dünyanın %1’i dünyanın tüm servetinin yaklaşık %80’ine sahiptir. Geri kalan %99’un payına düşense sadece %20’dir. Türkiye’de de AKP’nin temsil ettiği zihniyetin yarattığı sonuç da aynıdır. Türk-İş verilerine göre 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 1893 TL’dir; yoksulluk sınırıysa 6.167 liradır. Yani nerdeyse Türkiye’de herkes yoksuldur. Zaten Avrupa ülkelerinden gelen turistlerin profili de bu bilgileri doğrulamaktadır. Zira örneğin Almanya’dan, İngiltere’den Türkiye’ye gelen turistlerin önemli bir kısmı işçi ya da emekliyken Türkiye’deyse yurt dışında tatil yapabilen işçi ya da emekli nerdeyse yoktur. Ama AKP Türkiye’sinde 36 adet dolar milyarderi vardır. Yani AKP politikaları zengini daha zengin ederken fakiri açlığa mahkûm etmektedir. 

31 Mart Türkiye’nin Zincirlerinden Kurtulması İçin Fırsattır!

Ancak şartlar ne olursa olsun Türk milletinden umut kesilmemelidir. Artık mızrak çuvala sığmamaktadır. AKP, 16 Nisan referandumundan önce vaat ettiği hiçbir sözü tutmamıştır. AKP, 24 Haziran’da verdiği hiçbir sözü de tutmamıştır. Ve bu zihniyet 31 Mart için vereceği sözleri de tutamayacaktır zira deniz bitmiştir. Denizin bittiğini Rize’de görmek mümkündür. Rize’de 16 yılda açılan fabrika yoktur ama iflas eden ve dükkanını kapatan çoktur. İstihdam yaratan işyerleri azdır ama iş bulmak için büyükşehirlere göçen çoktur. İnancımız odur ki Rizeliler ve Türk milleti 31 Mart’ı “Türkiye’yi yeniden kalkınma rotasına sokmak için” bir fırsat olarak görmektedir. Türk milleti, boş laf dışında hiçbir şey üretmeyen ve gençleri işsiz bırakan bu zihniyetin zincirlerinden kurtulacaktır. Zira bu düzenin umut yaratması mümkün değildir. Yandaşlıkla mevki-makam sahibi yapılanların beceriksizlikleri yüzünden Türkiye potansiyelinin altında kalmaktadır. Bu düzeni değiştirmek için Türk milletinin en yetenekli evlatlarının ocu, bucu denmeden hak ettikleri mevkilere taşınmaları gerekmektedir. Rize, bu konuda öncülük yapmak durumundadır. Türkiye’nin Atatürk’ün aydınlık mirasına sahip çıkacak yeni bir liderliğe ihtiyacı vardır. Ben Rize’ye de Rizelilere de haktan ve doğrudan yana tavır alacakları konusunda güveniyorum. Daha güzel bir Türkiye’yi hep beraber kuracağımıza da inanıyorum.

 

Ya Türk Denizi Oluşur Ya da Üç Deniz Türk’e Hayal Olur

Umut Oran, Karadeniz Kıyısından uyardı:

“Ya Türk Denizi Oluşur Ya da Üç Deniz Türk’e Hayal Olur!”

TRABZON

CHP’li Umut Oran, Güneydoğu-GAP incelemesinin ardından Trabzon ve Rize’yi kapsayan iki günlük Karadeniz çalışması için bugün Trabzon’a geldi. Trabzon’da özellikle Türkiye’yi çevreleyen denizler üzerinden yaşanan gelişmelere karşı hükümeti uyaran Umut Oran, “Yaşanan tüm gelişmeler birlikte ele alındığında yaşanan durum: Türk’ün denizlere hapsedilmesi anlamını taşımaktadır. Türk milleti; Karadeniz’de Ukrayna, Ege’de Yunanistan, Akdeniz’de de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi eliyle Anadolu yarımadasına hapsedilmek istenmektedir. Mevcut durumda iki seçenek vardır: Ya Türkiye; Akdeniz’i, Ege’yi ve Karadeniz’i “Türk Denizi” haline getirecek yani bu üç denizde yenilmez armada oluşturacaktır ya da tüm mavi sular Türk’e hayal olacaktır! Bu itibarla Trabzon’la Mersin’in kaderi aynıdır ve her şartta Türk Milleti’nin tüm denizleri “mavi vatan” olarak ilan etmesi bir zorunluluktur” dedi.

Umut Oran, sabah saatlerinde geldiği Trabzon’da sırasıyla Çevre Mühendisleri Odası Temsilcisi Vildan Özmen, Ziraat Odası Başkanı Mustafa Özbek’i ziyaret ederek ilin sorunları hakkında bilgi aldı. Daha sonra CHP İl Başkanlığında partililerle sohbet eden Umut Oran, saat 13.30’da ise Ortahisar İçe Başkanlığında, CHP İl Başkanı Güzide Uzun ve CHP Ortahisar İlçe Başkanı Ömer Hacısalihoğlu ile birlikte basın toplantısı düzenledi. Umut Oran toplantıda şunları kaydetti:

Denizler üzerinden Türkiye çevreleniyor

Dünyanın yeni bir paylaşım savaşına hazırlandığı bir dönemde Türkiye, tüm karasuları üzerinden çevrelenmek istenmektedir. Doğu Akdeniz’de başlayan çevreleme harekâtı, Ege Denizi’nde Yunanistan’ın provokasyonlarıyla devam ederken son olarak da Karadeniz, Türk egemenlik sahası olmakta çıkarılmak istenmektedir. Ukrayna’nın ABD’nin teşvikiyle başlattığı Kerç Boğazı provokasyonu aynı zamanda Türkiye’ye bir göz dağıdır zira Ukrayna, Karadeniz’i NATO’ya ve doğal olarak ABD’ye açmak istemektedir. Tek başına değerlendirildiğinde sadece Karadeniz’i ilgilendiren bu girişim, jeopolitik açıdan ele alınırsa Ege’de Yunan kışkırtması ve Akdeniz’de Türk Mavi Vatan’ının işgaliyle birlikte ele alındığında Türkiye’nin denizler üzerinden çevrelenmesi anlamını taşımaktadır.

Türkün denizlere hapsedilmesi !

Yaşanan tüm gelişmeler birlikte ele alındığında yaşanan durum: Türk’ün denizlere hapsedilmesi anlamını taşımaktadır. Türk milleti; Karadeniz’de Ukrayna, Ege’de Yunanistan, Akdeniz’de de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi eliyle Anadolu yarımadasına hapsedilmek istenmektedir.

Mevcut durumda iki seçenek vardır: Ya Türkiye; Akdeniz’i, Ege’yi ve Karadeniz’i “Türk Denizi” haline getirecek yani bu üç denizde yenilmez armada oluşturacaktır ya da tüm mavi sular Türk’e hayal olacaktır! Bu itibarla Trabzon’la Mersin’in kaderi aynıdır ve her şartta Türk Milleti’nin tüm denizleri “mavi vatan” olarak ilan etmesi bir zorunluluktur.

Emperyalizm Mavi Vatanımıza Kastetmektedir!

Hiç şüphe yoktur ki adı konmamış 3.Dünya Savaşının mücadele alanı denizlerdir. Her bir emperyalist güç; Karadeniz’den Akdeniz’e, Çin Denizi’nden Baltık Denizi’ne kadar büyük bir hakimiyet savaşının içindedir. Bu anlamda Türkiye’nin çevresindeki tüm denizleri “Türk Denizi” haline getirmekten başka bir şansı yoktur. Türk milletinin beka sorununu Mavi Vatan’da ortadan kaldırmasının yegâne yolu Mavi Vatanımıza kasteden Emperyalizme karşı “bayrak göstermek” olacaktır. Bu anlamda vakit kaybetmeden KKTC’de deniz ve hava üslerinin kurulması zaruridir. Benzer şekilde Türkiye’nin Ege’de Yunanistan tarafından işgal edilen adalarımızı geri alması ve Karadeniz’i Türk gölü haline getirmesi mecburidir.

Türkiye AKP’den Büyüktür!

Kılıçların çekildiği, egemenlik alanlarının yeniden tarif edildiği bir dönemde Türkiye’nin AKP’den büyük olduğu ve Türk milletinin iradesi dışında hiçbir gücün olmadığı görülmelidir. Zira hükümetler geçici Türk milletiyse bakidir. Atatürk’ün iki büyük eserine sahip çıkma kararlılığında olan Mustafa Kemal’in askerleri için de tek kutup yıldızı “tam bağımsızlıktır”. Türkiye’nin kıskançlıkla sahip çıkacağı “bağımsızlığının” ilk hedefi de tüm mavi vatanıdır. Türk milleti mavi vatanını Anadolu toprağı olarak görmek durumundadır. Kuruluşun ve kurtuluşun sıra neferlerinin torunları olarak bizlerin değişmez görevi de “bağımsızlığımızı” korumak olacaktır.

Umut Oran yarın da Rize’de çeşitli inceleme ve çalışmalarda bulunacak.

Muhalefet Yerel Seçimleri Yine AA’dan mı İzleyecek?

Umut Oran

Basın Açıklaması

03.12.2018

Sandık Güvenliği Seçim Güvenliğidir, Unutanları Uyarıyorum:

Muhalefet Yerel Seçimleri Yine AA’dan mı İzleyecek?

Muhalefet bloğunun 31 Mart yerel seçimlerine yönelik olarak ortaya koyduğu yaklaşım, “popüler aday aramanın” ve “ilkelere dayanmayan ittifak görüşmeleri” yapmanın ötesine geçememiş görünmektedir. Özellikle 16 Nisan Referandumunun ve ardından 24 Haziran seçimlerinin yarattığı büyük “hayal kırıklıkları” tazeyken ve seçmenler “sandığa gitmek için gerekçe” arar duruma gelmişken önseçim devre dışı bırakılıp tüm konsantrasyonun “adaylara” ayrılmış olması büyüyen bir tehlikeye işaret etmektedir. Elbette her kademede “adayların” belli ölçülerde önemi vardır. Ancak aylardır sadece “aday aramak” aynı zamanda geçmiş tüm seçimlerde görülen “sandık güvenliği” ve “AA eliyle yapılan taraflı sandık sonuçları ilanı” konularında yaşanan büyük sorunları geri plana itmeye sebep olmaktadır. Zira böyle bir durumda “popüler adaylar” bulunsa bile sandığa gidecek seçmenleri bulmak ya da sandığa gidilse de “oyların çalınmayacağına” emin olmak mümkün olmayacaktır. 

Öncelikler Yeniden Tanımlanmalıdır!

O halde mevcut durumu doğru yönetmenin ilk koşulu “öncelikler sıralaması” yapmak olacaktır. Gerçekten muhalefet unsurlarının 16 yıldır kaybedilen onca seçimden sonra “önceliği nedir?” Bu soru sanılandan çok daha değerlidir zira verilecek cevaplar “aynı zamanda seçim stratejisini” de belirleme kabiliyetinde olacaktır. Kanaatimiz ki odur ki muhalefet unsurların ilk ve vazgeçilmez önceliği “seçmenler” olmalıdır. Seçmeni hedefleyen bakış açısının yol haritasındaysa ulaşılacak duraklar bellidir. Basit birkaç madde sayılması gerekirse;

-Önseçimi etkili kılarak seçmeni sandığa götürecek gerekçeleri üretmek,

-Seçmenin oylarının çalınmayacağını garanti etmek,

-Seçmenin muhalefet partilerine neden oy vermesi gerektiğini anlatmak,

-Seçmeni bugüne ve geleceğe dair hedefler konusunda ikna etmek

-Daha iyi bir Türkiye’nin mümkün olduğunu ve o Türkiye’ye de muhalefet bloğunun adaylarıyla ulaşılacağını anlatmak…

Liste uzatılabilir ve onlarca maddenin yazılması da mümkündür. Ancak her şeyin merkezine “seçmenler” konulmazsa her aşamada başarısızlık ihtimali yükselmiş olacaktır.

Basit Sorulara Basit ve İkna Edici Cevaplar Verilmelidir!

Merkezine seçmenlerin konulduğu ve öncelikler sıralaması yapılmış bir bakış açısının doğal sonucu “en basit sorulara en basit cevapları” üretmek olacaktır. 16 Nisan ve 24 Haziran seçimlerinin ardından cevap aranacak birkaç soru bellidir: 1) Muhalefet bloğu sandık güvenliğini nasıl sağlayacaktır? 2) 16 Nisan’da ve 24 Haziran’da görevli bulunmayan on binlerce sandığa nasıl ulaşılacaktır? 3) AA tarafından yapılan yanlı sandık sonuçları yayınlarına alternatif olacak sistem kurulmuş mudur; test edilmiş midir; bahanesiz şekilde çalışacağı sağlanmış mıdır?

İnancımız odur ki soruların sayısı da arttırılabilir. Ancak bu basit sorulara ikna edici, bilimsel ve alternatifli cevaplar üretilemediği sürece aslında 31 Mart Yerel Seçimlerinde “iktidar hedefi güdülmediği” de kategorik olarak kabul edilebilecektir.

Muhalefet Unsurları Türk Milletinin Beklentilerini Doğru Anlamalıdır

16 yıldır yaşanan her olay muhalefet unsurlarına yeterince deneyim kazandırmış olmalıdır. Yine tüm zamanı boşa harcayarak ve son dakikada “bir şeyler yapıyormuş” gibi görünerek elde edilebilecek bir zafer yoktur. Muhalefet unsurları 31 Mart yerel seçimlerini yine AA’dan izlememelidir. Yine on binlerce sandıkta görevli bulunmadığı ilan edilmemelidir. Yine ıslak imzalı tutanaklar aranmamalıdır. Ve yine büyük Türk milletinin kalbi kırılmamalıdır. Muhalefet unsurları bir an evvel “kime koltuk bulunacağını” tartışmak yerine Türk milletinin beklentilerini doğru anlamalıdır. 16 yıldır devam eden bunca baskıya rağmen hala direnme kararlılığında olan vefakâr seçmenlere muhalefet bloğunun bir “iktidar borcu” olduğu da asla unutulmamalıdır.

 

İktidarın Yolu İttifaktan Değil İlkeli Olmaktan Geçer

Umut Oran’dan Muhalefet Partilerine:

İktidarın Yolu İttifaktan Değil İlkeli Olmaktan Geçer

Umut Oran

Basın Açıklaması

30 Kasım 2018

İktidar bloğunun Meclis’te bulunan tüm siyasi partilere karşı en büyük üstünlükleri, “Herkesi kendine benzetmesi ve siyasetin gündemini kendi gündemiyle paralel hale getirmesidir.” Kendisini sağda ya da solda tanımlasın; milliyetçi, muhafazakâr ya da sosyal demokrat olduğunu iddia etsin Meclis’teki tüm siyasi partiler hayata ve siyasete iktidar partisi gibi bakmaya başladıklarının farkında değiller gibi görünmektedir. Örneğin; geçmiş yıllarda koalisyonların istikrarın önündeki en büyük engel olduğunu anlatarak herkesin “koalisyon karşıtı” olması gerektiğini dayatan zihniyet, 24 Haziran seçimlerinden hemen sonraysa gündeme 31 Mart Yerel Seçimlerini getirmiş ve aynı anda da yoğun bir “ittifak ya da koalisyon tartışması” başlatmıştır. Ancak iktidar bloğunun dayattığı “ittifak gündemi” tıpkı koalisyon şeytanlaştırması gibi her anlamda sığ, her anlamda ucuz ve her anlamda yıkıcıdır zira sadece “kaba bir pazarlığı” içermektedir. Son dört ayın nerdeyse tamamında “Sen şu ilde aday çıkarma; ben de sana şu ilde destek vereyim!” cümlesinin üzerine siyaset inşa edilmek istenmektedir.

Elbette 16 yıldır girdiği her seçimi şu ya da bu şekilde kazanmayı bilen, gerektiğinde atları Üsküdar’a geçirebilen bir zihniyet için siyasetin kaba bir pazarlığa indirgenmesi yadırganmayabilir. Zira bu tarz bir siyaset anlayışının iktidarı zorlamayacağı tecrübelerle sabittir. Halihazırda yaşanan da budur. İktidar bloğu; ilke, dava, ideoloji ya da ideal olarak adlandırılabilecek olan her düşünceyi yok ederek sadece “pazarlık kültürünü” yaygınlaştırırken tüm muhalefet bloğu da benzer bir yaklaşımı kabul etme eğilimine girmektedir.

Oysa kötülükle mücadele, başka bir kötülükle başarılamayacağı gibi yaygın pazarlık kültürü de başka bir pazarlık anlayışıyla alaşağı edilemez. İdealsizlikte, ilkesizlikte buluşmak da iktidarın işine gelse de muhalefet unsurlarına fayda sağlamaz. Muhalefeti iktidara taşıyacak olan şeyler “doğrudan ve haktan” yana tavır almak, şipşak çözümler yerine kurumsal değişime odaklanmak ve her aşamada tutarlı olmaktır.

Siyaset İlkeli Olmak Demektir!

Bilinmelidir ki “madem onlar pazarlık yapıyor biz de yapalım” anlayışı “yanlışa meşruiyet kazandırmak” dışında sonuç üretmeyecektir. Böyle bir yolun tercih edilmesiyse çürümeyi hızlandırmakla eş anlamlı olacaktır. Oysa Türkiye’nin acilen yeni sözlere, yeni yöntemlere, yeni kadrolara ve yeni hayallere ihtiyacı vardır. Siyaset; sadece seçim kazanmak için “popüler aday avcılığı” demek olmadığı gibi “seçmenleri hiçe sayarak aday pazarlığı yapmak” da değildir. Tam aksine siyaset; umut yaratmak ve daha güzel günlerin somut hedeflerine seçmenlerle beraber yürümektir. Siyaset: ilkeli olmak, koltuk için her şeyi yapmayı reddetmek de demektir.

Ne yazık ki 24 Haziran seçimlerinden buyana geçen sürede muhalefet unsurlarının iktidar bloğunun yöntemlerine fazlasıyla odaklandığı ve hatta iktidarın adaylarına göre aday belirleneceği gündeme getirilmiştir. Oysa Türkiye’nin dört bir tarafında iyi yetişmiş, dürüst, liyakat sahibi, vatansever gençler ve kadınlar vardır. Türkiye’nin dört bir yanında iktidara alternatif yaratma cesaretine sahip akademisyenler, doktorlar, işçiler, köylüler de vardır. Ve her biri yeni umutlar yaratmak için “bir fırsat beklemektedir.” Bir kez şans bulurlarsa on yıllarca muhalefet bloğuna “öncülük yapabilecek” güçlü siyasetçiler her yerdedir.

16 yıldır Hiç Vakit Olmadı mı? 

Bilindiği üzere her dönemde “Vakit yok!” diyenler olacaktır. Yüzlerce kez duyduğumuz gibi “Şu seçim geçsin de bakalım!” diye akıl verenler de vardır. Ancak hepsine verilecek cevap aynı olmalıdır: “16 yıldır vakit hiç olmadı mı? 16 yıl boyunca seçim dışında konuşulacak bir şey hiç bulunmadı mı?

Şimdiye kadar bu sorulara anlamlı cevaplar verilememiş olsa da her şeye rağmen umutsuz olmak da doğru değildir.  Şartlar ne kadar zorlu olursa olsun Büyük Türk Milletinden başka sığınacak yer yoktur. Hiç şüphe yoktur ki muhalefet partileri biraz olsun ilkelerden bahsetmeye başlarsa Türk milleti de onlara iktidarı değiştirecek gücü verecektir. Özellikle Mustafa Kemal’in yolunu rehber olarak görenler için “Vakit; tek başına iktidar olma iddiasını ortaya koyma ve ilkeleri konuşma vaktidir.”

 

Umut Oran Balıkesir’den uyardı: Türkiye’nin Bölgesel Savaşlara Hazır Olması Lazım!

CHP’li Umut Oran, Akdeniz havzasında, Kıbrıs’ın etrafında yaşanan gelişmelere dikkat çekerek “Türkiye’nin Bölgesel Savaşlara Hazır Olması Lazım” mesajı verdi. Umut Oran, “Türkiye; ABD-Rusya-Çin arasında devam eden küresel çatışmaların da etkisiyle her an çıkabilecek bölgesel çatışmaların merkezinde yer almaktadır. Artan risklere ve tehditlere karşı her zamankinden daha fazla hazır olması gereken Türkiye ise ne yazık ki içerden çökertilmektedir. İç cephedeki yıkıcı faaliyetlerin son ayağı yurttaşların vergileriyle lüks bir yaşam süren Diyanet İşleri Başkanı’nın, ne idiğü belirsiz fesli bir meczubu ziyaret etmesidir” dedi.

CHP’li Umut Oran, 3 yıldır milletvekili olmamasına rağmen yoğun olarak yürüttüğü çalışmalarına hız kesmeden devam ediyor. İki hafta önce Güneydoğu’da 5 ilde incelemelerde bulunarak GAP-Suriye raporunu hazırlayan, geçen hafta ise Bolu’da çalışma yürüten Umut Oran bugün de Balıkesir’de bulunuyor. İlk olarak CHP Merkez Karesi İlçe Başkanlığını ziyaret eden Umut Oran, burada İlçe başkanı, İl ve ilçe yöneticileriyle, partililerle buluştu. Umut Oran, basın mensuplarına yaptığı açıklamada şunları ifade etti:

Kıbrıs açıkları gasp ediliyor

Türkiye’nin de içinde bulunduğu Akdeniz havzasının nerdeyse tamamı dünyanın en büyük çatışmalarına, yıkımlara ve yükselen rekabete sahne olmaktadır. Sıcak çatışmaların görüldüğü Libya, Suriye, Irak ve Filistin gibi sorun alanlarının yanında Yunanistan, GKRK ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu yeni bir “sıcak çatışma hattı” oluşmak üzeredir. Özellikle Doğu Akdeniz’de yükselen petrol ve doğalgaz rekabeti, Amerikan emperyalizminin bölgesel çıkarlarına uygun olarak hareket eden Yunanistan tarafından, sıcak çatışma zeminine çekilmek istenmektedir. Ege’de işgal edilen Türk adalarından sonra Kıbrıs açıkları da Yunanistan’ın başını çektiği bir grup devlet tarafından gasp edilmek istenmektedir.

Türkiye hem Ege Denizi’nden hem de Doğu Akdeniz’den çıkarılmak istenmektedir. Kuzey Suriye’de ve Irak’ın Kuzeyinde oluşturulan PKK/YPG’ye kurdurtulan “terör ordusu” da aynı odakların Türkiye’ye karşı oluşturduğu “kara gücünden” başka bir şey değildir.

Türkiye hazır olmalı

Türkiye; ABD-Rusya-Çin arasında devam eden küresel çatışmaların da etkisiyle her an çıkabilecek bölgesel çatışmaların merkezinde yer almaktadır. Artan risklere ve tehditlere karşı her zamankinden daha fazla hazır olması gereken Türkiye ise ne yazık ki “içerden çökertilmektedir.”  İç cephedeki yıkıcı faaliyetlerin son ayağı “yurttaşların vergileriyle lüks bir yaşam süren Diyanet İşleri Başkanının”, ne idiğü belirsiz fesli bir meczubu ziyaret etmesidir. “Keşke Yunan galip gelseydi!” diyen bu meczup aslında olası bölgesel çatışmalarda tarafını da ortaya koymaktadır. Bu tavır, “Türk milletine karşı işgalcilerin yanında yer alma hevesinden” başka bir şey değildir. İşte Diyanet İşleri’nin başındaki şahıs da bu duruşu ve tavrı destekler konuma düşmektedir. Bu durumu; Yunan işgal kuvvetlerine karşı ilk direniş toplantılarını Alaca Mescidi camiinde yapan Balıkesirliler’in dikkatine sunuyorum! Balıkesirliler, fesli meczubun ne demek istediğini en net anlayacak olanlardır zira bu toprakları bedel ödeyerek ve can vererek özgürleştirenler onlardır. Balıkesir’in Kuvayi Milliyecileri kaybetsin diye dua edenler de fesli meczup ve onlar gibi vatanseverliğin ne olduğunu bilmeyen işbirlikçilerdir. 

31 Mart, Türk Milletinin stratejik planıdır

Yükselen bölgesel savaş risklerine karşı stratejik bir plan çerçevesinde hareket etmek başarının tek anahtarıdır. Türk milletinin de stratejik planı vardır. 31 Mart, büyük Türk milletinin yeni stratejisini ortaya koyması açısından hayati bir öneme sahiptir. 16 yıldır yorulan, iktidar körlüğüne ulaşan ve dengesini kaybeden mevcut iktidarın kendine gelmesi ve Türkiye’nin yeniden akla ve bilime dayalı bir yükseliş dönemine girmesi için 31 Mart’ta Cumhuriyetçilerin yerel yönetimleri devralması gerekmektedir. Cumhuriyet Halk Partisi’ne düşen de bugüne kadar yapılan parti içi yanlışlardan ders alarak “en iyileri mücadelenin en ön cephesine koymaktır.” 

Ahmet Akın’ın seçileceğine inancım tamdır

Memnuniyetle söylüyorum ki Meclis’teki başarılı çalışmalarının ardından Sayın Ahmet Akın’ın partinin görevlendirmesini kabul ederek Büyükşehir Belediye Başkanı Adaylığını kabul etmesi çok doğru bir karar olmuştur. Tüm il ve ilçe örgütlerimizin ortak kararıyla aday olan Sayın Ahmet Akın, Kuvayi Milliye’nin kahraman şehri olan Balıkesir’e yakışan bir adaydır ve büyükşehir belediye başkanı seçileceğine olan inancım tamdır. Ancak Sayın Akın’ın Belediye Başkanı seçildikten sonra görevi bitmeyecektir. Tam aksine 31 Mart akşamından itibaren Balıkesir’i, Türkiye’nin ve dünyanın yükselen yıldızı yapmak gibi bir zorunluluğu da olacaktır. Ben, kendisinin ve ekibinin Balıkesirlilerle beraber yepyeni bir belediyecilik anlayışını hayata geçireceğine ve Eskişehir gibi bir “marka belediyecilik” anlayışı ortaya koyacağına eminim. Bugün hem Balıkesirli yurttaşlarımızla bir araya gelmek hem de Sayın Ahmet Akın başta olmak üzere tüm örgütümüze desteğimi ortaya koymak için aranızdayım. 31 Mart’tan sonra ilk ziyaretimi de Balıkesir’e yapacağımı ve Ahmet Akın’ı makamında ziyaret edeceğimin de sözünü veriyorum. Kendisini bir kez daha tebrik ediyorum.

Atatürk’ün mirasını ancak güçlü bir CHP koruyabilir

 

 

Umut Oran’dan İş Bankası yorumu:

“Atatürk’ün mirasını ancak güçlü bir CHP koruyabilir”

CHP’li Umut Oran, AKP iktidarı ve koalisyon ortağı MHP üzerinden yürütülen İş Bankası tartışmasını değerlendirirken, bu saldırının hedefinin Atatürk Cumhuriyeti olduğunun unutulmamasını istedi. CHP’nin savunmasız olmadığını göstermesiyle bu tür saldırıların azalacağının altını çizen Umut Oran, “CHP; birliğini korumaya ve güçlü olduğunu dosta-düşmana göstermeye mecburdur. Bir kez daha “kendi seçmeniyle arasına mesafe girmiş bir parti” görüntüsü vermek, iktidar bloğunu CHP’ye ve Cumhuriyet’e saldırmaya teşvik edecektir. İnancımız odur ki, özel anlamda İŞ Bankasını genel anlamda da Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ya da belli konularda “direnmek” için önce CHP’yi 21.yüzyılın gerçekliğine uygun şekilde “güçlü kılmak” gerekmektedir. İŞ Bankası ile Atatürk’ün Mirasının “Mahşer-i Vicdana Uygun Şekilde” Korunabilmesinin Güçlü Bir CHP yaratmak dışında bir çözümü de yoktur. Bu da ancak “yenilenerek, birleşerek, ortak aklı ve bilimi kullanarak” olur. Aksi her durumda, her direniş hattı “kumdan kaleler” misali ilk fırtınada yıkılma ihtimali yüksek olacaktır Oysa Cumhuriyet sevdalılarının yeni bir kayba daha tahammülü yoktur!” dedi.

Cumhuriyetin yaptıklarını silmek, itibarsızlaştırmak istiyorlar

Konuyla ilgili olarak bugün yaptığı yazılı açıklamada Umut Oran şunları kaydetti:

İktidar bloğunun Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı görüşlerden asla vazgeçmeyeceği, tüm siyasi anlatısının temelinde Cumhuriyetin yaptıklarını silme ve itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı ortadadır.

Bu bakış açısının doğal sonuçlarından biri bu ülkeyi 2.Dünya Savaşına sokmayarak koca bir neslin “babasız” büyümesini engelleyen İsmet İnönü’yü itibarsızlaştırmaksa diğeri de aynı zamanda Cumhuriyet deyince akla gelen tüm kurumların yerle bir edilmesidir. Mazisi binlerce başarıyla dolu olan kendi alanında dünyaya örnek olan İŞ Bankası da bu kurumların en büyüğü ve üniversitelerde “alternatif model” olarak okutulabilecek kadar “özgün” olanıdır. O halde AKP zihniyetinin İŞ Bankasına saldırması da doğal görülmelidir zira İŞ Bankası üzerinden saldırılan yer Cumhuriyet’in tüm kurumlarıdır. Bir başka deyişle İŞ Bankası sadece “maddi varlıklarına” el konulmak istenildiği için değil Cumhuriyetin kurucu kadrolarının başarılı bir uygulaması olduğu için de saldırıya uğramaktadır.

Apaçık bir suçtur

Aslında amaç ve kullandıkları yöntem tamamen hukuk dışı olsa da İŞ Bankası ile ilgili olarak yaptıkları kurgu Anayasaya, ulusal ve uluslararası yasalara, miras hukukuna, mülkiyet hakkı, vasiyet ve sözleşme hürriyeti gibi değişmez, temel haklara yapılan bir saldırıdır ve ayrıca Sermaye Piyasası Kanunu’na göre apaçık bir suçtur. 

Direnişin Yeri ve Yöntemi Önem Kazanıyor!

Öyleyse kendisini Cumhuriyet’in kurucu felsefesiyle bağlı gören Cumhuriyet Halk Partisi için yapılması gereken ilk şey saldırının “Cumhuriyetle hesaplaşma” amacını görmek ve buna uygun politikalar geliştirmek olacaktır. Çeşitli düzeylerde yapılan açıklamalarda dile getirilen “direniş” söylemleri “kararlılık ifade etmek açısından” değerlidir ancak “direnişin yerini ve yöntemini” tayin etmek çok daha büyük önem taşımaktadır. Bu noktada direniş; biri dar anlamlı diğeriyse geniş anlamlı olmak üzere 2 şekilde ele alınabilecektir.

“Yaptırmayız” hamaseti…

Dar anlamda direniş, AKP’nin hukuk içinde, ya da alışkın olduğu şekilde hukuk dışında, atacağı adımlara karşı, artık etkisi nerdeyse kalmamış olan Meclis’te sert konuşmalar yapmak ya da birkaç gün “yaptırmayız” demekten hamasetten ibarettir. 

Bu yöntem geçmişte de denenmiş, ancak sonuç alınamamıştır zira iktidar bloğu sonucu etkilemeyecek olan bu tip “didişmeleri ya da kavga görüntülerini” kendisi açısından sorun yapmamaktadır.

Menderes de Kenan Evren de bunu denemişti

Benzer şekilde meselenin, “evrensel hukuk ilkelerinin” ihlali sebebiyle, sıralı şekilde dava konusu yapılması da kısa vadede sonuç alıcı olmayacaktır, çünkü “vasiyet gibi” özel hukuk hükümlerini hiçe sayarak “ben dedim oldu” yöntemini benimseyen bir iktidarın mahkeme kararlarıyla kendini bağlı görmeyeceği de ortadadır. Zira benzer şekilde Menderes hükümeti de 12 Eylül cuntacısı Kenan Evren de “hukuk tanımazlık” üzerinden İŞ Bankasına ve Cumhuriyet Halk Partisi’ne saldırmışlar ve hukuku “ayak bağı” olarak gördüklerini kanıtlamışlardır.

O halde direnişin geniş anlamıyla ele alınması daha doğrudur. Geniş anlamıyla direnişin ilk koşulu saldırının hedefinin Atatürk Cumhuriyeti olduğunu görmek olacaktır. Hemen ardındansa iktidarın “saldırı cüretinin kaynağı sorgulanmalıdır.” Kanaatimiz odur ki iktidarın saldırgan tavrının kaynağında “CHP’nin yeteri kadar güçlü olmaması ön kabulü yatmaktadır. İktidar bloğu, CHP’nin “saldırılabilir derecede savunmasız” olduğunu düşünmekte ve bu sebeple bir gün Kurtuluş Savaşı Kahramanı İnönü’yü aşağılamakta öbür gün de İŞ Bankasındaki Atatürk hisselerini gasp etmeye çalışmaktadır.  

CHP Savunmasız Olmadığını Gösterdikçe Saldırılar Azalacaktır!

Bu durumda yapılması gereken şey saldırının kaynağındaki temel motivasyonlar üzerinden önlem almak olacaktır. Örneğin mevcut durumda en büyük direniş yolu, Cumhuriyet’in kalesi olan CHP’yi “kurumsal, ideolojik, yönetişimsel, teknolojik, örgütsel…” açılardan hızla “netleştirmek” ve “mükemmelleştirmek” yıllar içinde oluşan tüm tortularından arındırmak ve “yepyeni bir umudu Türk milletine” sunmak olacaktır. CHP, savunmasız olmadığını ve tüm güçleri hızla kendi etrafında birleştirebileceğini gösterdiği ölçüde iktidar bloğunun saldırıları da azalacaktır.

Yerel seçimler direniş hattı için bir fırsattır

Yaklaşan yerel seçimler de direniş hattı çizmek için çok büyük bir fırsattır. CHP üst yönetimi gerçekten “direnme kararlılığındaysa” tüm toplum kesimlerinin dikkatini çekecek uygulamalara imza atabileceği gibi herkesin CHP’yi takip etmesini de sağlayabilir. Örneğin, AKP’yi ya da MHP’yi örnek göstererek “biz onlardan daha demokratız” demek yerine gelişmiş ülkelerin sosyal demokrat partilerini dahi kıskandıracak bir “saydamlık ve adaletle” tüm üyelerin, oy verenlerin ve hatta tüm seçmenlerin tercihlerini dikkate alan “katılımcı” bir “aday belirleme” yöntemi uygulanabilir. Partiye ömrünü vermiş, partimizin tüm çilesini çekmiş gençlerin ve kadınların sadece birkaç küçük yerde değil tam aksine Türkiye’nin en büyük şehirlerinde ve ilçelerinde adaylaştırılmasının önü açılabilir.

Böylece CHP’nin “direniş söylemi” doğru hatta oturacak ve iktidar bloğunun CHP’yi takip etmesi sağlanmış olacaktır. CHP; on yıllardır tekrar edilen hatalarla yüzleştiği ve geçmişten ders aldığı müddetçe iktidar bloğunun saldırıları da azalacaktır zira CHP “savunmasız olmadığını” göstermiş olacaktır.

Birliğini Kaybetmiş Bir CHP, Hiçbir Direniş Sergileyemez!

Ancak gelinen nokta büyük risklerin var olduğunu da göstermektedir. Yerel Seçimler bu anlamda en önemli kırılma noktalarından biri olmaya adaydır. CHP; özellikle kuşaklardan beri CHP’ye oy veren seçmenlerinin güvenini yeniden kazanmak zorundadır. Zira direniş hattını çizecek olanlar en temelde partiye oy veren milyonlardır. CHP; birliğini korumaya ve güçlü olduğunu dosta-düşmana göstermeye mecburdur. Bir kez daha “kendi seçmeniyle arasına mesafe girmiş bir parti” görüntüsü vermek, iktidar bloğunu CHP’ye ve Cumhuriyet’e saldırmaya teşvik edecektir. İnancımız odur ki, özel anlamda İŞ Bankasını genel anlamda da Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ya da belli konularda “direnmek” için önce CHP’yi 21.yüzyılın gerçekliğine uygun şekilde “güçlü kılmak” gerekmektedir.  

İŞ Bankası ile Atatürk’ün Mirasının “Mahşer-i Vicdana Uygun Şekilde” Korunabilmesinin Güçlü Bir CHP yaratmak dışında bir çözümü de yoktur. Bu da ancak “yenilenerek, birleşerek, ortak aklı ve bilimi kullanarak” olur. Aksi her durumda, her direniş hattı “kumdan kaleler” misali ilk fırtınada yıkılma ihtimali yüksek olacaktır Oysa Cumhuriyet sevdalılarının yeni bir kayba daha tahammülü yoktur!

CHP’deki kritik MYK öncesinde Umut Oran uyardı

“CHP yönetimi, seçmenin ‘neden CHP’ sorusuna yanıt vererek onu sandığa çekmeli”

 “Süre yetersiz, üye yapımız müsait değil demek ya da herhangi bir gerekçeyle parti üyelerini ve seçmenleri karar alma süreçlerinin dışına itmek, adı ne olursa olsun bir yönüyle ‘tek adamlık’ dayatması olacaktır.” 

“Çanlar muhalefet partileri için çalmaktadır. Vatandaşın uyarısına kulaklarını kapatanları ise tüm hezimetleri gölgede bırakacak bir yıkım beklemektedir. O noktaya gelmemek için bir an evvel ortak aklı hâkim kılacak yollara odaklanmak gerekmektedir.” 

“Yerel Seçim Süreci Ciddiyetten Uzak Ele Alınıyor!”

 ANKARA

Yerel seçimde gösterilecek adayların hangi yöntemle belirleneceğine dair belirsizlik sürerken bugün toplanan CHP MYK öncesinde Umut Oran’dan kritik saptama ve uyarılar geldi. Umut Oran, “Süre yetersiz, üye yapımız müsait değil… diyerek ya da herhangi bir gerekçeyle parti üyelerini ve seçmenleri karar alma süreçlerinin dışına itmek, adı ne olursa olsun bir yönüyle “tek adamlık” dayatması olacaktır” dedi. 24 Haziran’da ve sonrasında partinin yaptığı hatalar nedeniyle seçmenin zaten sandığa gitmeme eğiliminde olduğunu ve bu tepkinin giderek artacağı uyarısında bulunan Umut Oran, “CHP yönetimi, seçmenin ‘neden CHP’ sorusuna yanıt vererek onu sandığa çekmeli. Sürekli seçim kaybederek ulaşılan bu noktada artık çanlar muhalefet partileri için çalmaktadır. Sorumluluk sahibi her bir vatan evladının uyarılarına kulaklarını kapatanları bekleyense “tüm hezimetleri gölgede bırakacak bir yıkım olacaktır.” O noktaya gelmemek için bir an evvel ortak aklı hâkim kılacak yollara odaklanmak gerekmektedir” dedi. 

Umut Oran, konuyla ilgili olarak bugün yaptığı basın açıklamasında şunları kaydetti:

SEÇMENDE DERİN HAYAL KIRIKLIĞI VAR

İktidar karşısında 16 yıldır aralıksız olarak yenilgiye mahkûm olan ve “tek başına iktidar hedefi” koyamayan muhalefet unsurlarının ve özellikle de Cumhuriyet Halk Partisi’nin yaşanan seçimlerden yeterince ders almadığı her geçen gün tekrar tekrar ortaya çıkmaktadır.  Geniş toplum kesimlerinin “yeniden sandığa gitmek” için gerekçeler aradığı, muhalif seçmenlerin derin hayal kırıklıkları yaşadığı ve pek çok insan için “sandığın önemini” kaybettiği bir ortamda “yeni yollar bulması, yeni sözler söylemesi ve umudu yeniden yeşertmesi gereken” ana muhalefet partisinin yaklaşan yerel seçimleri ele alma şekli maalesef kaygıları arttırmaktadır.

SON DAKİKA DAYATMASI OLMASIN

16 Nisan referandumundan hemen sonra 24 Haziran’ı “gerekçe göstererek” özeleştiri mekanizmasını işletmeyen yönetim anlayışı şimdi de “yerel seçimleri” gerekçe göstererek “kurulu düzenin” aynen devam etmesini arzulamaktadır. Bu yanlış tutumun varacağı noktaysa şaşırtıcı değildir: “ilkeleri değil kişileri ya da potansiyel belediye başkan adaylarını tartıştırmak” ve zamanı tüketerek “son dakikada” adayları tabana dayatmak!

Oysa bu yöntem defalarca denenmiştir ve hiçbir sonuç alınamamıştır. Denenmiş yolları “yeniymiş gibi” kitlelere sunmaksa en basitinden “seçmenleri hiç anlamamaktır!”

Şüphe yoktur ki CHP seçmeni, “kurumsal değişim istemektedir, parti içinde demokrasi ve adalet beklemektedir.” Doğal olarak yerel seçimlerde de parti üyelerinin ve seçmenlerin taleplerinin belirleyici olmasını isterken, Genel Merkez’den yollanan listelerle seçimlerin yapılmasınaysa tamamen karşı çıkmaktadır. 

MYK ÜYELERİNİN VE MİLLETVEKİLLERİNİN ADAYLIK AÇIKLAMALARI TABANI KIZDIRIYOR!

Ne yazık ki bugüne kadar liyakati, adaleti ve tabanın iradesini egemen kılacak “bir yöntem” ortaya konamamış ve süreç her türlü “spekülasyona açık” hale getirilmiştir. Yaratılan bu boşluk ortamıysa bir başka büyük yanlışa sebep olmuş ve halen aktif görevlerde bulunan MYK üyeleri ya da milletvekilleri arka arkaya, kendilerini “aday adayı” olarak ilan etmeye başlamışlardır. 24 Haziran’ın üzerinden henüz 3 ay geçmişken ya da MYK üyeliği sorumluluğunu taşımaya devam ederken, arkadaşlarımızın asıl görevlerine odaklanmak yerine konumlarını başka makamlara ulaşmak için kullanmaları “tamamen yanlıştır.” Kendisini “belediye başkanlığına” uygun gören birinin 24 Haziran’da “milletvekili adayı olmaması ve partiye emek vermiş insanların önünü açması bekleneceği gibi”, MYK üyeliği gibi önemli bir konumu işgal eden birinin de “belediye başkanlığını” düşünmeye başladığı anda bu görevinden istifa etmesi gerekir. Hem milletvekili olayım hem de belediye başkan adayı olayım demek “her iki makamı da küçümsemek” anlamına geldiği gibi “parti içi emeği ve liyakati de” hiçe saymak ve “her koltuk sadece bana yakışır” demektir. Görünen odur ki milletvekillerinin ve MYK üyelerinin “bu keyfi tavırları” CHP üyelerini ve milyonlarca seçmeni kızdırmak dışında bir işe yaramamaktadır. 

CHP YÖNETİMİ ADAY BELİRLEME YÖNTEMİNİ DERHAL AÇIKLAMALIDIR

Kendisini sol, sosyal demokrat ya da Atatürkçü olarak tanımlayanların partisi olan CHP, her konuda olduğu gibi, yerel seçimler sürecinde de “en adil, katılımcı, demokratik aday belirleme yöntemini” ortaya koymak zorundadır. CHP’nin “ama AKP’de şöyle, MHP’de böyle” deme şansı olmadığı gibi “Biz AKP’den daha demokratik bir partiyiz” diyerek bir “avunma gerekçesi” yaratma hakkı da yoktur. Zira CHP, kötü olana göre değil “en iyilere göre” kendisini tanımlaması gereken bir partidir. Doğal olarak CHP’nin kendisini kıyaslayacağı partiler de “dünyanın gelişmiş ülkelerinde siyaset yapan partilerdir.” Bu itibarla aday belirleme yöntemi “tüm üyeleri ve hatta tüm seçmenleri” kapsayacak şekilde katılımcı olmalı ve her aşamada adil bir yöntem bulunmalıdır. “Süre yetersiz demek”, “üye yapımız müsait değil demek” ya da “herhangi bir gerekçeyle parti üyelerini ve seçmenleri” karar alma süreçlerinin dışına itmek, adı ne olursa olsun bir yönüyle “tek adamlık” dayatması olacaktır ve her şekilde reddedilmelidir.

Ayrıca;

-İlkesel olarak her türlü “ittifak söylemi” bir kenara bırakılmalı ve bu partinin tek başına iktidar olabileceği vurgulanmalıdır.

-Her seçim öncesinde belli odaklar tarafından gündeme sokulan “ünlü ya da sağcı” aday arayışından artık vazgeçilmelidir. Bu partinin öz evlatlarının da her toplum kesiminden oy alabileceği kabul edilmelidir. Tüm ömrünü partimize adamış olan gençlerin, kadınların ve parti emekçilerinin hakkı yenmemelidir.

-CHP, uzun zamandır terk ettiği bir özelliğini yeniden hatırlayarak geniş toplum kesimlerine “kendi hayallerini, kendi yerel yönetim anlayışını ve kendi özgün hedeflerini” anlatmalıdır. AKP’ye “laf yetiştirme” yanlışına bir kez daha saplanılmamalı ve takipçi pozisyonu artık terkedilmelidir. 

ÇANLAR MUHALEFET PARTİLERİ İÇİN ÇALIYOR!

Diğer bir deyişle hayatın kurallarıyla siyasetin kuralları hemen her noktada kesişmektedir. Aynı şeyi yapanlar aynı sonucu alacağına göre “yeni bir şey yapması gereken” de iktidar bloğu değil muhalefet partileridir. CHP başta olmak üzere tüm muhalefet partileri ya bir yol bulacaklar ya da yavaş yavaş tüm iddialarını kaybedeceklerdir. Sürekli seçim kaybederek ulaşılan bu noktada “çanlar muhalefet partileri için çalmaktadır.” Sorumluluk sahibi her bir vatan evladının uyarılarına kulaklarını kapatanları bekleyense “tüm hezimetleri gölgede bırakacak bir yıkım olacaktır.” O noktaya gelmemek için bir an evvel ortak aklı hâkim kılacak yollara odaklanmak gerekmektedir. Ne mutlu ki Türk milleti her şeye rağmen hâlâ direnmektedir.

Basın Açıklaması:

Yerel Seçim Süreci Ciddiyetten Uzak Ele Alınıyor

Sevinç Gözyaşlarıyla Kutlayacağımız Kuruluş Yıldönümleri de Gelecek!

 

 

CHP kuruluş yıldönümü için Umut Oran’dan manidar mesaj:

Sevinç Gözyaşlarıyla Kutlayacağımız Kuruluş Yıldönümleri de Gelecek! 

‘Seçimde oy kullanmayacağım’ diyen tabanımıza karşı Genel Merkez doğru analiz yapmıyor! 

Kurumsal değişimin yolunu çizemeyen bir kısım parti içi muhalefet “felaket tellallığı” yapıyor. 

Ben ve tüm yol arkadaşlarım, Genel Merkez Üst Yönetimi için değil, ama tarihi şan ve şerefle dolu Cumhuriyet Halk Partisi ve partisine ömrünü vermiş fedakâr partililerimiz için alanlarda olacağız. 

CHP’li Umut Oran, Cumhuriyet Halk Partisi’nin kuruluş yıldönümü dolayısıyla yaptığı açıklamada, 24 Haziran’da rejimin değişmesinden dolayı Atatürk’ün diğer eseri olan CHP’nin kuruluş yıldönümünü kutlamak için öncelikle özeleştiri yapılması gerektiğini vurguladı. “Sevinç Gözyaşlarıyla Kutlayacağımız Kuruluş Yıldönümleri de Gelecek” diyen Umut Oran, “Seçimde oy kullanmayacağım diyen tabanımıza karşı Genel Merkez Üst yönetimi halen doğru analiz yapmıyor! Kurumsal değişimin yolunu çizemeyen bir kısım parti içi muhalefet de ‘felaket tellallığı’ yapıyor” mesajı verdi. Umut Oran, “Ben ve tüm yol arkadaşlarım, Genel Merkez Üst Yönetimi için değil, ama tarihi şan ve şerefle dolu Cumhuriyet Halk Partisi ve partisine ömrünü vermiş fedakâr partililerimiz için alanlarda olacağız. ‘Emanet oy, stratejik oy, tepkisel oy’ gibi uydurma gerekçelere savrulan kim varsa hepsini CHP’ye oy vermeleri için ikna etmeye çalışacağız” diyerek yerel seçimler için yurdun dört bir tarafında yine çalışacağını açıkladı. 

Yeni hamleler yoksa kutlama havada kalır

Umut Oran, bugün yaptığı yazılı basın açıklamasında şu mesajları verdi:

Atatürk’ün iki büyük eserimden biri dediği Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm kurum ve kurallarıyla dönüştürüldüğü ve 24 Haziran itibariyle de “rejimin değiştiği” bir ortamda Atatürk’ün diğer eseri olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin “95.kuruluş yıldönümünü” kutlamaya çalışıyoruz. Zira kutlama yapmak için “Elimizde ne kaldı?” sorusu hâlâ cevaplanmayı beklediği gibi, “özeleştiri yapmadan, uygulanabilir bir yol haritası ortaya koymadan ve parti tabanında görülen derin hayal kırıklıklarını giderecek yeni hamleleri, her kademedeki yeni kadrolarla yapmak için irade koymadan” “kutlama adı altında yapılacak” her şey havada kalacaktır.

Kafa Karışıklığı Yüzyıla Yaklaştı

İşin esasına girildiğinde görülecektir ki “belirsizlik” partimiz için yeni değildir. Her fırsatta “Biz, İçişleri Bakanlığına verilen dilekçeyle kurulan bir parti değiliz!” diyen bir partinin kuruluş yıldönümü olarak 4 Eylül 1919’u, yani birinci kongremiz olan Sivas Kongresini değil de 9 Eylül 1923’ü kabul etmesi bile başlı başına bir sorundur. Nerdeyse yüzyıla yaklaşan bu kafa karışıklığı sebebiyle partimiz 95.yaşına mı girdi yoksa 99.yaşını mı kutladı belirsizdir. Kanaatimiz odur ki kaderi Türkiye Cumhuriyeti’nin kaderiyle aynı olan Cumhuriyet Halk Partisi, Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti geleneği ve kurtuluş mücadelesi demektir. Bu anlamda “Ya İstiklal Ya Ölüm!” diye yola çıkanların “irade beyanı olan” Sivas Kongresi partimizin resmi kuruluş tarihi olarak görülmeli ve partinin kökleriyle bağı asla koparılmamalıdır. 

CHP Tabanındaki Büyük Hayal Kırıklığı Doğru Değerlendirilmeli!

Partimizin kuruluş yıldönümünde karşımızda duran ve kutlama yapmayı engelleyen diğer bir konuysa geçmişte hiç bu dereceye çıkmamış olan hayal kırıklığıdır. Özellikle 16 yıldır devam eden iktidar bloğunun meseleyi “rejim değişikliğine” kadar götürebilmesi fedakâr tabanımızda “klasik parti siyasetiyle bir şey yapılamaz” görüşünün yaygınlaşmasına sebep olmuştur. Partililiğinden ve bugüne kadar ki fedakârlıklarından asla şüphe edilemeyecek çok sayıdaki seçmenimiz “yerel seçimlerde oy kullanmayacağını” yüksek sesle dile getirmektedir ve bu düşünce hızla partililer arasında yayılmaktadır. “Tabanın parçalanması” olarak görülmesi gereken bu tepkilere karşı Genel Merkez Yönetimininse “doğru analiz yapamadığı” ortadadır. Tabanın yaşadığı büyük hayal kırıklığını ortadan kaldırmak ve onları yeniden mücadele zeminine çekmek için atılması gereken adımları planlamak yerine “Küskünler AKP’ye oy versin!” gibi “tamamen yanlış açıklamalar” yapmak hatada ısrar etmek demektir. Tarih boyunca parti örgütüyle ve seçmen tabanıyla kavga ederek başarılı olabilmiş bir yönetim ya da siyasi parti görülmemiştir. Bundan sonra da görülmesi mümkün değildir. Bu itibarla CHP üst yönetimi acilen “somut adımlar atmalı” ve parti tabanını rahatlatacak yöntemler bulmalıdır. Aksi her durumda CHP’yi ve Türkiye Cumhuriyeti’ni çok daha karanlık günler bekleyecektir. 

Yerel Seçimler Parti İçi İktidar Mücadelesinin Cephesi Haline Getirilmemelidir!

Hiç şüphe yoktur ki temsili demokrasinin en önemli unsurlarından biri seçimlerdir. Her siyasi partinin amacı da her seçime katılmak ve her seçimden iktidar olarak çıkmaktır. Ancak 16 yıldır devam eden başarısız sonuçların ardından özellikle parti içinde iktidar mücadelesi veren, meseleyi “sen-ben” kavgasına indirgeyerek tartışma zeminini yanlış yerde kuran ve bu yolla tabanın enerjisini de yok eden bazı grupların yerel seçimleri “parti içi mücadelenin bir cephesi” haline getirme gayreti içinde oldukları da ortadadır. Yaşanan bunca yenilgiye rağmen doğru analizler yapamayan, doğru kadroları oluşturamayan, ortak aklı egemen kılacak yöntemler geliştiremeyen ve CHP’yi 21.Yüzyıla taşıyacak olan kurumsal değişimin yolunu çizemeyen parti içi muhalefet unsurlarından bir kısmının yine bir hata yaparak “felaket tellallığı” yaptıkları ortadadır. Ancak bize göre bu yaklaşım her anlamda yanlıştır. Parti üst yönetiminin yanlışları ortadadır ve mazur görülmeleri için hiçbir sebep de yoktur. Ancak parti duvara toslasın da bize ortam doğsun diye düşünmek de en hafif ifadeyle “siyaseti bilmemektir.” Zira unutulan nokta şudur: Her iktidar yıkılabilir! Eğer her türlü olumsuzluğa rağmen iktidar değişmiyorsa o noktada asıl sorun iktidar olmak isteyenlerin “doğru hamleler yapmamasıdır.” Bu durum hem Türkiye’deki iktidar-muhalefet ilişkileri açısından geçerlidir hem de CHP içindeki iktidar-parti içi muhalefet ilişkileri için geçelidir. Unutulmamalıdır ki “zamanı gelmiş fikirlerin karşısında hiç kimse duramaz!” Ve bir kısım arkadaşımızın düşündüğünün aksine parti bir kez daha yenilince “otomatik olarak” iktidar değişmeyecektir. 

Ben ve Arkadaşlarım “Bir Oy Fazla Almak için Sahada Olacağız!”  

Siyasetin doğru zamanda, doğru insanlarla, doğru fikirlerle ve doğru vasıtalarla yapılması gerektiğine inanan bizler için “büyük stratejimize” zarar verecek her türlü “taktik eylem”, kısa vadeli getirilerine rağmen reddedilmelidir. Bizim için “büyük strateji: Türkiye Cumhuriyeti’ni muasır medeniyetlerin ötesine taşımaktır.” Bu hedefe bizi ulaştırabilecek tek güç de Cumhuriyet Halk Partisi’dir. O halde asıl olan yönetimlerin geleceği değil Cumhuriyet Halk Partisi’nin geleceğidir. Asıl olan Cumhuriyet Halk Partililerin “mücadele azim ve kararıdır.” Bu anlamda yerel seçimlerde alınacak her bir oyu “büyük stratejimizin” gerçekleştirilmesinde bir adım olarak gördüğümüzün bilinmesini istiyorum. Ben ve tüm yol arkadaşlarım, Genel Merkez Üst Yönetimi için değil, ama tarihi şan ve şerefle dolu Cumhuriyet Halk Partisi ve partisine ömrünü vermiş fedakâr partililerimiz için alanlarda olacağız. “Emanet oy, stratejik oy, tepkisel oy” gibi uydurma gerekçelere savrulan kim varsa hepsini CHP’ye oy vermeleri için ikna etmeye çalışacağız. Türkiye Cumhuriyeti’nin kaderiyle CHP’nin kaderini, CHP’nin kaderiyle de kendi kaderimizi aynı gördüğümüz için CHP üst yönetimini cezalandırmak isteyenlerin aksine partimizi onurlandırmak ve yarınların daha büyük mücadelelerine hazırlamak için “yerel seçimlerde hiçbir makama aday olmadan” partimiz için il il, ilçe ilçe, belde belde dolaşacağız. Doğruları halkımıza anlatacağız ve mücadeleden asla vazgeçmeyeceğiz. 

CHP’nin Kuruluş Yıldönümlerini Hep Beraber Yine Kutlayacağız!

Biliyoruz ki şartlar zorlu ve her kavram birbirine karışmış durumda. Ancak korkmuyoruz! Rejimin değiştiği bir dönemde, yaşadığımız büyük kalp kırıklıklarını ve hüznü hiç unutmadan CHP’nin kuruluş günlerini daha büyük coşkuyla kutlayacağımız o günlerin geleceğini biliyoruz. Partimizi yüzlerce yıl yaşatacak adımları atmak için kendimizi “sorumlu görüyoruz.” Sonunda kazanacağımızı da biliyoruz. Zira haklı olan güçlüdür. Biz de haklıyız! Haklılığımızdan aldığımız güçle 4 Eylülleri de 9 Eylülleri de sevinç gözyaşlarıyla kutlayacağımız o güzel günler için mücadele etmeye devam ediyoruz. Tüm Cumhuriyet Halk Partilileri de bu mücadeleye omuz vermeye davet ediyoruz.

Basın Açıklaması;

 

 

Genel Başkan Arayışından Önce Ortak Aklı Bulalım

Umut Oran’dan kurultay ve 24 Haziran değerlendirmesi:

·   “Genel Başkan Arayışından Önce Ortak Aklı Bulalım”

·   “Acilen Kurultay Kararı Alalım Ama Genel Başkan Seçiminden Önce CHP’yi Baştan Aşağıya Çağa Uygun Hale Getirelim!”

·   “En az 10 gün sürecek kurultayda CHP’yi 21. Yüzyıla uyumlu kılacak reformları yapalım”

·   “Siyaset sistemi baştan aşağıya değiştirildikten, parti içi demokrasi egemen kılındıktan ve ortak akıl kullanılmaya başlandıktan sonra” partimize değer katacak pek çok yeni yüz siyaset saflarına katılacaktır.”

·    “Elbette zamanın gerçeklerine uygun olarak kurumsal anlamda yenilenen CHP’ye Genel Başkan olarak hizmet etmek isteyen adaylar da olacaktır. Bu da herkesin hakkı olduğu gibi aynı zamanda bir görevdir. Bu ihtiyaç ortaya çıktığında ben de üzerime düşen ve partililerimin uygun gördüğü hiçbir görevden kaçmayacağım ve gereğini büyük bir kararlılıkla yapacağım!”

CHP’li Umut Oran, sandık aracılığıyla rejimin değişmesine yol açan 24 Haziran seçimleri sonrasında CHP’de gündeme gelen değişim ve kurultay taleplerini kapsamlı bir çalışma ile değerlendirdi. CHP’nin ana sorununun tek bir kişi ya da yöntem olmadığını, sorunun “kurumsallaşamamaktan” kaynaklandığını belirten Umut Oran, “24 Haziran hezimetinin hemen ardından fedakâr CHP tabanından yükselen olağanüstü kurultay çağrıları anlamlıdır. Ancak tabanın doğru değerlendirmesinin aksine ‘önce kendini başarılı ilan edip’ ardından kurultay çağrısı yapmak ya da ‘kurultayın gereksiz olduğunu’ ilan etmek başlı başına büyük bir hatadır” dedi. Bu bakış açısıyla kurultay olursa kim kazanırsa kazansın 16 yıldır devam eden seçim yenilgilerinin tartışılmayacağına işaret eden Umut Oran, “Acilen kurultay kararı alalım ama genel başkan seçiminden önce CHP’yi baştan aşağıya çağa uygun hale getirelim! En az 10 gün sürecek kurultayda CHP’yi 21. Yüzyıla uyumlu kılacak reformları yapalım. ‘Siyaset sistemi baştan aşağıya değiştirildikten, parti içi demokrasi egemen kılındıktan ve ortak akıl kullanılmaya başlandıktan sonra’ partimize değer katacak pek çok yeni yüz siyaset saflarına katılacaktır. Elbette zamanın gerçeklerine uygun olarak kurumsal anlamda yenilenen CHP’ye Genel Başkan olarak hizmet etmek isteyen adaylar da olacaktır. Bu da herkesin hakkı olduğu gibi aynı zamanda bir görevdir. Bu ihtiyaç ortaya çıktığında ben de üzerime düşen ve partililerimin uygun gördüğü hiçbir görevden kaçmayacağım ve gereğini büyük bir kararlılıkla yapacağım!” dedi. 

Herkesin CHP’ye bakması normal

Umut Oran, CHP örgütüyle de paylaşacağı çalışmasında özetle şunları kaydetti:

Tarihsel kırılma dönemlerinde geniş toplum kesimlerinin hizalanmak ve kötü gidişatı tersine çevirmek için örgütlü yapılara ya da toplum önderlerine bakması doğaldır. Türkiye’de de özellikle 16 yıldır devam eden zulüm dönemi sebebiyle, tüm muhalefet unsurlarının siyasi partilere ve en başta da Cumhuriyet Halk Partisi’ne bakmaları, CHP’den gelecek açıklamaları takip etmeleri ve bazı dönemlerde de CHP’yle birlikte eyleme geçmeyi düşünmeleri hayatın doğal akışına uygundur.

… En iyinin ve en doğrunun anlamıysa seçim sonuçlarıyla sınırlı değildir. İlkeli olmanın, öncü rolüne sadık kalmanın yanında Cumhuriyeti korurken ve geliştirirken “devrimcilik” ilkesine uygun hareket etmek de en iyinin ve doğrunun içinde sayılması gereken özelliklerdir. Böylece, adı ve zamanı ne olursa olsun, seçim sonuçlarının değerlendirilmesinde, oy oranlarını aşan bir bakış açısının olması zorunluluk halini alacaktır. 

24 Haziran Sonuçları Nasıl Değerlendirilmelidir?

O halde son seçimlere dair yapılan analizlerde ve başarı/başarısızlık söylemlerinde alınan “oy oranları”, değerlendirmeye tabi tutulacak kriterlerden sadece biri olarak karşımıza çıkacaktır. Örneğin; alınan oylar kadar önemli olan şeylerden biri, seçimlerin Cumhuriyetin geleceğine dair doğurduğu sonuçtur. Bir başka deyişle 24 Haziran seçim sonuçları Cumhuriyetimizin geleceği açısından olumlu olarak mı yoksa olumsuz olarak mı değerlendirilmelidir? Şayet cevaplar “olumsuzluk” üzerineyse alınmış olan oy oranları ister %22, isterse de %30 olsun, sonuç “başarısızlık” olarak görülmelidir. Zira Cumhuriyet Halk Partisi için Cumhuriyetimizin geleceğinden ayrı ve bağımsız düşünülebilecek bireysel ya da kurumsal bir “başarı hikâyesi” yoktur ve olmayacaktır. Benzer şekilde sorulacak olan başka bir soru şu olmalıdır: 24 Haziran’la birlikte kuruluşu tamamlanan “tek adam rejimi” Türk Milletinin bekası açısından ileri bir adım mıdır yoksa milletin beka sorunu büyümekte midir? Şayet cevap beka sorununun büyüyerek devam ettiğine işaret ediyorsa o halde seçim sonuçları tartışmasız şekilde “hezimettir.” Zira CHP için, Türk Milletinin yükselen beka sorununa rağmen kazanılabilecek bir seçim ya da zafer yoktur; olmayacaktır. 

 “Rejim Değişmiştir!”

Öyleyse 24 Haziran seçimleri nereden bakılırsa bakılsın Türkiye Cumhuriyeti, Türk Milleti ve Cumhuriyet Halk Partisi için “gerileme” anlamına gelmektedir. Bu gerilemenin en hayati sonucu da ortadadır: “Rejim Değişmiştir!” Yani dünü, bugünü ve yarını kapsayacak here türlü değerlendirmenin başına “rejim değişmiştir” cümlesi konulmak zorundadır. Bu sayede her iddia ve fikir yerli yerine oturacak ve bazı kesimler tarafından ortaya konulan “başarı” söylemlerinin “neye rağmen ve neye göre başarı?” olarak görüldüğü de sağlıklı şekilde tartışılmaya başlanacaktır. Ancak düşüncemiz odur ki Cumhuriyetimiz mevzi kaybederken “başarı hikâyeleri” anlatmaya yeltenen herkes, unvanı ne olursa olsun, “analiz yanlışı” yapmaktadır ya da daha kötüsü gerçekle bağlarını koparmıştır. 

Tarihin Seyrini Değiştirmenin İlk Kuralı: Doğru Analiz

Mücadele azim ve kararlılığında olanlar için her mağlubiyet; özeleştiri yapmak, hatalardan ders çıkarmak, yeni atılımlar yapmak ve kazanmanın yollarını aramak için bir vesile demektir. Oysa “yenildiği anda dâhi kazandığını” sananlar için ortada çok büyük bir problem görünmeyecektir!… Türkiye ve CHP özelinde yanlış analiz yapmanın bedeliyse: Cumhuriyetin ve Türk Milletinin felaketine engel olamamaktır.” Durum bu derece vahim, hakikat de bu derece nettir. 

CHP’nin Sorunu: “Kurumsal Aklı Üretememektir!”

Peki “CHP’nin Sorunu Nedir?” Kanaatimiz odur ki bu sorunun cevabı: “Genel Başkan’dır, kadrolardır, tarihin yüklediği sorumluluklardır, siyaset yapma biçimidir, söylemidir, vs” değildir…. CHP’nin ana sorunu tek bir kişi ya da yöntem değildir, CHP’nin ana sorunu “kurumsallaşamama” sorunudur.

Bu yüzden onlarca seçim yapılmasına rağmen hiçbir seçimden gerekli dersler çıkarılamamaktadır.

Bu yüzden, yıllar geçmesine rağmen birbirini tamamlayan adımlar atılamamaktadır.

Bu yüzden siyasi partilerin en önemli gücü olan “tutarlılık” özelliği bir türlü hayata geçirilememekte ve parti sürekli “savruluyormuş” gibi görünmektedir.

Ortak kurumsal aklı üretemeyen CHP; günübirlik politikalara ve kişisel demeçlere ya da performanslara yenik düşmekte ve fedakâr tabanı sürekli olarak alın teri dökmesine rağmen hiçbir başarı elde edememektedir… Oysa gelişmiş ülkelerde ve özellikle sol-sosyal demokrat partilerde durum tam tersidir. Her seçime nasıl hazırlanılacağı, her seçim sonucunun nasıl değerlendirileceği ve sonuçların “gereğinin nasıl yapılacağı” neredeyse bellidir… Bu sayede kimse iktidar olamasa da “ben başarılıyım” dememektedir. Ya da hiç kimse “rejim değişti ama ben oyumuzu yükselttim” gibi gerekçeler üretmemektedir. 

Olağanüstü Kurultay Çağrıları Anlamlıdır Ancak Meseleyi Sadece “Genel Başkanlık” Düzeyinde Ele Almak “Büyük Bir Analiz Yanlışıdır!

24 Haziran hezimetinin hemen ardından fedakâr CHP tabanından yükselen “olağanüstü kurultay” çağrıları anlamlıdır. Zira bugüne kadar CHP Yönetimleri tarafından kendilerine verilen her görevi büyük bir özveriyle yerine getiren insanların yenilginin sebeplerinin masaya yatırılmasını istemelerinden ve bir sorumlu aramalarından daha doğal bir şey yoktur. Ancak tabanın doğru değerlendirmesinin aksine “önce kendini başarılı ilan edip” ardından kurultay çağrısı yapmak ya da “kurultayın gereksiz olduğunu” ilan etmek başlı başına büyük bir hatadır. Zira temelinde “büyük bir analiz yanlışı” yatmaktadır. Bu bakış açısının ulaşabileceği yerse günlerce sürecek “kişisel liderlik” yarışı, bolca hamaset ve tüm yapısal sorunların unutularak meselenin “sen-ben” kavgasına kilitlenmesi olacaktır.

Elbette her başarısızlık mutlaka eleştirilmelidir ve elbette “hiçbir şey olmamış” gibi davranılmamalıdır. Ancak “rejimin bile sıradan bir olaymış gibi değiştirildiği” bir sandık oyunundan sonra meseleyi sadece “genel başkanlık” ya da “bireysel özellikler” üzerinden açıklamaya ve kodlamaya çalışmak tam anlamıyla gaflettir.

Zira bu bakış açısıyla kurultay olursa;  Bir kez daha tüm yük, her türlü baskıya açık hale getirilen 1.250 delegenin omuzlarına yüklenecektir ve maalesef özellikle bazı belediye başkanlarının yönlendirmesiyle “bir tek adam” seçilecektir! 

Bu bakış açısıyla kurultay olursa; Genel Başkan seçilen “her şeyi” alacak, kaybedenler de süreç içinde “tasfiye” olacaktır! Oysa Türkiye’nin her bir yanı “anti-demokratik uygulamalar ve adil olmayan parti içi seçimler sebebiyle” tasfiye edilen ya da giderek partiden uzaklaşan CHP’lilerle doludur. Her ilde her ilçede nerdeyse 2 yılda bir tüm ekipler değişmektedir ve ne yazık ki parti örgütleri “un değirmeni gibi” gelen herkesi hızla öğütmektedir. Çoğulculuğu, farklılığı, demokrasiyi referans almayan siyaset yapma biçimi ve kurallar sebebiyle büyük bir küskünler ordusu yaratılmıştır.

Yine bu bakış açısıyla kurultay olursa “kim kazanırsa kazansın“ 16 yıldır devam eden seçim yenilgileri tartışılmayacak, bizi çağa uyduracak, gelecek nesillere örnek olacak ve en önemlisi çözümü “kurumsallıkta gören” anlayış aranmayacak ve bunların yerine “kurultayı” kim kazanırsa “o” konuşulacak ve kazananlar da hiç kimseye sormadan “yerel yönetim seçimleri” için “koltuk dağıtmaya” başlayacakladır!

Yani gelinen noktada bizi bunca yıl yenilgiye mahkûm eden yapısal sorunlar üzerinden değil “genel başkanlık ve yerel yönetimler” üzerinden bir tartışma yürümektedir. 

CHP’de Genel Başkan Olabilecek Onlarca Değerli İnsan Vardır Ancak Genel Başkanları “Tek Adam” Olmaktan Alıkoyacak Kurumsal Mekanizmalar Yoktur!

Bu tartışma zemini çok ama çok tehlikelidir. Zira CHP’de Genel Başkan olabilecek pek çok değerli insan vardır. Layıkıyla belediye başkanlığı yapacak, milletvekili olarak partiye ve millete hizmet edebilecek binlerce CHP’li her yerdedir. Ancak sorunumuz hiçbir zaman “nitelikli insan” değildir. Sorunumuz “nitelikli insanların siyasetin doğal akışı içinde kendilerine yer bulamamalarıdır.” Yani sorun; Genel Başkanları “Tek Adam” olmaktan alıkoyacak kurumsal mekanizmaların yokluğudur. Eğer her şeye ve her koşulda 1 kişi karar verecekse, eğer sistem bir kez koltuğa sahip olanın kendi istemediği sürece o koltuktan indirilmesine imkân vermiyorsa, eğer “seçilmiş tek adamın” ve “tek adamın adamlarının” her şeyi “kafalarına göre” dizayn etmelerinin önünde herhangi bir kurumsal engel yoksa ortada Genel Başkan’ın kim olduğundan daha önemli sorun var demektir. Bu sorunun adı da: “Bozuk siyaset sistemidir!” 

Rejim Değiştiğine Göre Kavramlar da Değişmiştir, Siyaset Kurumu da Değişmek Zorundadır!

Gelinen noktada zemin kaymıştır, rota değişmiştir, yollar ve yöntemler anlamsızlaşmış, geçmişe dair tüm kavramlar anlamını kaybetmiştir zira hepsi “parlamenter sistem”le beraber doğmuş, gelişmiş ve şimdi de yok olmuşlardır. Artık adı Cumhurbaşkanlığı olan, ama aslında “Tek Adamlık” anlamına gelen garip bir başkanlık rejimi vardır… Yani CHP’nin geçmişten ders alarak “yeni rejime göre örgütlenmesi, kurumsal değişimi sağlaması, ideolojik olarak netleşmesi, ortak aklı egemen kılacak yolları bulması, son derece anti-demokratik olan tüzüğü ve yönetmelikleri baştan aşağıya değiştirmesi vb.” gerekir. 

Acilen Kurultay Kararı Alalım Ama Genel Başkanlık Seçiminden Önce CHP’yi Baştan Aşağıya Çağa Uygun Hale Getirelim!

Oysa CHP, sadece bir siyasi parti değildir. CHP kaybederse Cumhuriyet ve Türk Milleti de kaybedecektir. Kuvâ-yi Milliyecilerin kutlu yuvası olan Cumhuriyet Halk Partisi, Türk Milletine karşı olan tarihsel sorumluluğunun bilincinde olmalı ve “sıradan Genel Başkanlık” yarışından önce “yapısal sorunlarına” el atmalıdır. Geçmişin kötü alışkanlıklarından kurtularak, örgütlenme biçiminden tüzüğe ve yönetmeliklere kadar her şey “ortak akılla” ve “değişimi otomatik” hale getirecek şekilde “yeniden inşa edilmelidir.” Bunun yoluysa Kurultayı 2 bölümde ele almaktır. En az 10 gün sürecek olan ilk bölümde “21.yüzyılı CHP yüzyılı” haline getirecek olan reformlar ortaya konmalıdır. Buna da tüm “Genel Başkan adayları öncülük etmeli ve partiyi geleceğe taşıyacak olan önerilerini kurulacak olan “ortak komisyona” aktarmalıdırlar. Örneğin;

-Genel Başkanlık yarışı başlamadan önce partinin her kademesinde ve CHP’li Belediyelerde %50 kadın temsilinin sağlanması ve bu eşitlik sağlanmadığı sürece hiçbir kurulun oluşturulamayacağının kural haline getirilip “tüzük maddesi olarak” kabul edilmesi en az Genel Başkanın kim olacağı kadar önemlidir.

-Aynı şekilde tüm Genel Başkan adaylarının ortak deklarasyonuyla objektif bir başarı kriteri getirilerek örneğin, “2 seçim üst üste seçim kaybeden ve iktidar olamayan Genel Başkan” görevinden ayrılır. “3 Dönem üst üste milletvekilliği, belediye başkanlığı, belediye meclis üyeliği vs. yapanlar 4.dönem aday olmazlar” gibi bir kuralın benimsenmesi bugünlerde yaşanan tüm tartışmaların gelecekte hiç gündeme gelmemesini garanti eder.

-Her kademede “önseçimin esas olması”, “üye sayısının arttırılması ve etnikçiliğin, mezhepçiliğin, bölgeciliğin ve her türlü feodal alışkanlığın partiden uzaklaştırılması için “nitelikli üyelik” hedefinin konulması da “hak edenin, emek verenin hak sahibi olması” anlamında büyük katkı sağlayacaktır.

-İl ve ilçe başkanlarının “objektif başarı kriterlerine” göre değerlendirilmesinin sağlanması, parti emekçilerinin Genel Merkez kapılarında bekletilmesinin önüne geçecek önlemlerin alınması, partinin her kademesinde “liyakatin” esas olması ayrıca önem arz etmektedir ve öncelikle çözülmelidir.

-Partinin çağa ayak uydurması ve artık “teknolojiyi keşfetmesi”, sadece üyeleri değil tüm oy verenleri ve seçmenleri karar alma süreçlerinin içine dâhil etmesi devrimsel bir tavır olacaktır.

-Cumhurbaşkanı adayları da dahil olmak üzere hiçbir adaylığın “Genel Başkanın şahsi kararına” bırakılmaması da ayrıca önemlidir.

-Ama en az diğerleri kadar önemli olmak üzere danışma kurullarının yani ortak akıl platformlarına işlerlik kazandırılması, partinin bir siyaset okulu vazifesi görerek kuşaklar arasında bilgi alışverişine imkân vermesi ve parti binalarında yeniden “siyaset konuşulmaya” başlanması da çok ama çok elzemdir.  

Kim Genel Başkan Olacak?

Bu ve benzeri kararları tüm Genel Başkan Adaylarının katılımıyla ve önerileriyle aldıktan, geçmişten bugüne kadar yapılan hataları masaya yatırdıktan, “özeleştiri” mekanizmalarını inşa ettikten ve ideolojik netliği sağlandıktan sonra sıra “Kim Genel Başkan Olacak?” sorusuna gelebilecektir. Bu noktada adaylık tüm CHP’lilerin hakkıdır ve “doğru işleyen bir kurumsal mekanizma” kurulduktan ve Kurultayda kabul edildikten sonra “Kimin Genel Başkan Olacağının” aslında çok da önemi kalmayacaktır. Çünkü asıl sorunu aştıktan yani “kurumsal aklı egemen kıldıktan” sonra seçilecek olan Genel Başkanların “tek adam” olmaları ve koltuktan güç alarak “değişimin önündeki engel” olmaları engellenmiş olacaktır.

Her şeyin kurala bağlandığı böylesi bir ortamda iç çatışmalar, küskünlükler, boşa akan enerjiler, gerçeklerle bağını koparmalar da olmayacaktır. Bu sayede dünyanın en fedakâr ve çalışkan seçmenleri olan Cumhuriyet Halk Partililer bir kez daha Mustafa Kemal’in Askerleri olarak Kuvâ-yi Milliye ruhuyla Türkiye’yi baştan sona yeniden inşa edebileceklerdir. Bu sayede her seçimden sonra ortaya çıkan elem ve keder yerine korkmadan “özeleştiri yapan, hatalarla yüzleşen” ve seçimleri de kazanan bir parti ortaya çıkacaktır.

İşte tüm bunlar yapıldıktan sonra iktidar bloğunun sürekli gündeme getirdiği “silahlı, palalı sivil grupların” tehdidi de son bulacaktır. Zira örgütlü bir toplumu kimsenin yenemeyeceği bir gerçektir. Mustafa Kemal’in manevi mirasçıları için örgütlenmek ve Cumhuriyetimizi ilelebet payidar kılmak, bir seçim değil ertelenemeyecek bir görevdir.

Büyük Türk Milletini hak ettiği refaha, huzura, barışa, zenginliğe ve kudrete kavuşturacak olan şey “kurumsal dönüşümünü sağlamış, adaleti ve demokrasiyi kurallarla güçlendirmiş” Cumhuriyet Halk Partisidir.

Elbette zamanın gerçeklerine uygun olarak kurumsal anlamda yenilenen CHP’ye Genel Başkan olarak hizmet etmek isteyen adaylar da olacaktır. Bu da herkesin hakkı olduğu gibi aynı zamanda bir görevdir. Bu ihtiyaç ortaya çıktığında ben de üzerime düşen ve partililerimin uygun gördüğü hiçbir görevden kaçmayacağım ve gereğini büyük bir kararlılıkla yapacağım!

Türk Milletinin de üzerine düşen görevi yapacağına ve doğrudan yana, Cumhuriyetten yana tavır alacağını biliyorum. “Siyaset sistemi baştan aşağıya değiştirildikten, parti içi demokrasi egemen kılındıktan ve ortak akıl kullanılmaya başlandıktan sonra” partimize değer katacak pek çok yeni yüzün de siyaset saflarına katılacağından şüphe duymuyorum. Zira halkımıza her anlamda öncülük edecek, toplumun çok farklı kesimlerine rol model olacak on binlerce vatan evladı her yerdedir. Cumhuriyet Halk Partisi kadar zengin insan kaynağına sahip olan bir parti yoktur. CHP’lilerin ihtiyaç duyduğu şey: Doğru stratejik hedefe kilitlenmek, kurumsal değişimi her anlamda tesis etmek, adaleti ve demokrasiyi parti içinde de egemen kılmak ve partililerin özgürce rekabet edebilecekleri mekanizmalara sahip olmaktır. Bunlar başarıldığı anda “21.Yüzyıl CHP’nin yüzyılı” olacaktır! Öyleyse;

Yaşasın Cumhuriyet, Yaşasın Cumhuriyet Halk Partisi,

Doğru Yere Odaklanırsak Bu Krizi Fırsata Çevirmek Mümkün

Umut Oran

Basın Açıklaması

29.6.2018

CHP’NİN YAPISAL SORUNLARINI “HİÇBİR TEK ADAMIN” ÇÖZME İMKÂNI YOKTUR 

Türkiye gibi kutuplaşmaların zirve yaptığı ülkelerde her seçimin “varlık-yokluk meselesi” olarak görülmesi, seçim sürecine ve sonuçlarına dair “objektif” analiz yapmayı da maalesef imkânsız kılıyor.

Duyguların aklın önüne geçtiği böyle dönemlerde, hele hele kaybeden taraf sürekli aynıysa, “özeleştiri” mekanizmalarının çalıştırılması da neredeyse imkânsız hale geliyor.

Oysa tarihin hiçbir döneminde, hiçbir seçim ne tek başına her şeyin başlangıcıdır ne de tek başına her şeyin sonudur. Bu anlamda siyasette “en önemli seçim” diye bir şey yoktur. Fakat “cevapları yanlış yerde aramak” her zamanda ve zeminde en büyük sorundur.

Uyarıyorum, öneriyorum

Seçim bitmiş rejim değişmişken daha dün yaşananlara baktığımızda yeni dönem için acil önlemlerin konuşulması gerekirken CHP bunun yerine bir milletvekilinin partiden ihracını konuşuyor. Üstelik yine bu sabah, İçişleri Bakanı’nın CHP’yi doğrudan hasım olarak gören dünkü konuşmasından sonra, bir eski milletvekilinin gözaltına alınması da parti yönetiminin çok  daha ciddi değerlendirmeler yapması gerektiğini ortaya koyuyor! CHP Yönetiminin seçim gecesi ve sonrasındaki tavrı, Fatih’in İstanbul’un fethi sırasında Bizans yönetiminin meleklerin cinsiyetini tartışmasından farkı yoktur. Parti yönetimi meselenin ciddiyetini ne zaman fark edecektir? 

Sorunu Doğru Yerde Aramak Gerekir

Gelinen noktada yadsınamayacak tek bir gerçek vardır: Rejim değişmiştir ve CHP oylarında da azalma meydana gelmiştir. Bu gerçeği görmezden gelmeye çalışmak, hangi cümlelerle süslenirse süslensin, durum tespitini gerçekçi kılmaz. Zira çözümsüz sorun yoktur, ama mevcut durum doğru tespit edilmezse bulunabilecek bir cevap da üretilebilecek bir çözüm de zaten olmayacaktır. Örneğin, “ıslak imzalı tutanaklar” sorunu somut şekilde önümüzdedir ve 16 Nisan Referandumunda olduğu gibi, 24 Haziran seçimlerinde de ne tüm ıslak imzalı tutanaklara zamanında ulaşılabilmiş ne de Anadolu Ajansının “manipülasyonlarını” engelleyebilecek, işleyen bir sistem kurulabilmiştir. Bir başka deyişle “sandıklardan Genel Merkeze bilgi akışı” büyük bir sorun olmaya devam etmektedir. Fedakâr CHP’liler yurdun dört bir yanında büyük bir özveriyle sandıklara sahip çıksalar da “Genel Merkez”; seçim sonuçlarını anında elde edip, işleyip, anlamlı bilgiler olarak kamuoyuna sunamamıştır. O halde bu sorunun ivedilikle çözülmesi için çalışmaya “şu anda” başlamaktan ve “16 Nisan’dan neden ders alınmadığını” sorgulamaktan başka yol yoktur. İlerlemenin ve geçmişten ders almanın yöntemi de budur. 

Yeni Tüzükle Beraber Kaldırılan Danışma Kurullarına Olan İhtiyaç Bir Kez Daha Ortaya Çıktı

Elbette mağlubiyetlerden sonra “yapıcı eleştiriler” bile belli çevrelerde “saldırı olarak” kabul edilebilmektedir. Yaşanılan mağlubiyetlerin özellikle “sorumluluk makamlarında” olanları gerginleştirdiği ve istemeseler de her eleştiriye “yıkıcı karşılıklar” verdikleri görülmüştür. Ancak karşılıklı restleşmenin “ana konuyu unutmak” dışında bir sonuç üretmesi de mümkün değildir. Örneğin son tüzük kurultayında yapılan değişiklikler neticesinde, seçim sonuçlarının “nasıl, kimlerle ve nerelerde” değerlendirileceği belirsiz hale gelmiştir. Eski tüzükte yer alan “Küçük Kurultay” gibi tartışma zeminleri ortadan kaldırılmış, “Onur Kurulları” iptal edilmiş ama yerine hiçbir şey konmamıştır. Oysa CHP gibi sol gelenekten gelen partilerin her seçimden sonra serinkanlı değerlendirmeler yapmak ve sorunları tespit etmek gibi geleneksel yöntemleri olmalıdır. Aksi her durumda, insanlar “kamuoyu önünde” konuşmak zorunda kalacaktır ve bu da en fazla parti tabanını üzecektir. Öyleyse bu ihtiyacın görülmesi ve “kitlesel değerlendirme” imkânı verecek kurulların tüzüğe eklenmesi gerekir. 

Herkesi Bağlayan Kurallar Oluşturulmazsa Her Tartışma Kişiselleşir

Aynı ihtiyaç her konuda geçerlidir. Yani kuralların net olarak konulmadığı her alanda her konu, ister istemez “kişisel” boyutta tartışılmaya mahkûm olur. Bu yüzden aynı seçim sonucuna bakan bazıları “başarı” görürken başka bazıları da “büyük bir hezimet” görebilir. Dünyadaki örneklere baktığımızda köklü partilerin “genel başkanlık başta olmak üzere hemen her konuda dönem ya da süre sınırlaması” getirdikleri böylece “kişisel tartışmaları” daha başlamadan bitirdikleri gözlenmektedir. Örneğin 3 dönem kuralı tüzük maddesi haline getirilmiş olsa ya da bir önceki oy oranından daha düşük oy alınırsa güvenoyuna gidilmesi kuralı getirilse şu anda tartışılan konuların pek çoğu tartışılmayacak, süresi dolanlar otomatik olarak koltuklarını başka arkadaşlara devredebileceklerdi. Aynı şekilde “kim başarılı, kim başarısız” tartışmaları da “objektif kriterlere” dayalı olacağı için “anlamlı yükseliş, anlamlı düşüş” gibi tamamen kişiye bağlı görüşler hiç duyulmayacak “kural neyse o uygulanmış” olacaktı. Bir başka deyişle, partinin enerjisini bitiren şey tartışmak ya da eleştirmek değil “kuralların ortaya konmamasıdır.” Ortada kural yoksa herkes kendine göre haklı olur ve herkesin haklı olduğu yerde sadece çatışma ve çekişme görülür.

CHP Bu Krizi Fırsata Çevirebilir

An itibariyle Cumhuriyet Halk Partililerin üzgün oldukları, bir kez daha hayal kırıklıkları yaşadıkları ortadadır. Ve en hızlı çözümlerin, en radikal kararların her şeyi düzelteceğine inanmak istemeleri de normaldir. Ancak şu hiç unutulmamalıdır: Acil kararlara değil ortak akılı egemen kılacak kararlılığa ihtiyaç vardır.

CHP; köklü geleneği ve fedakâr tabanı sayesinde yaşanan krizi bile fırsata çevirebilir. Bunun ilk adımı “özeleştiri” mekanizmalarını çalıştırmak, herkesi bir araya getirmek, korkmadan mevcut durumu tespit etmek ve kararlılıkla değişimi sağlamaktır.

Zira CHP’nin acil olarak “İdeolojik netleşmeye, yönetişim konusunda yenilenmeye, kurumsal değişimlere ve teknolojik bir dönüşüme” ihtiyacı vardır. Bu gereklilikler bugüne kadar ertelendiği için “sorunlar büyümektedir.” Ve gelinen noktada CHP’nin yapısal sorunlarını “hiçbir tek adamın” çözme imkânı yoktur. Zaten mesele de sen-ben noktasını çoktan geçmiştir. Mesele memleketin ve CHP’nin ne olacağı meselesidir. O halde bir kez daha tüm CHP’lileri ve CHP üst yönetimini mevcut durumu doğru analiz etmeye, ertelenen kurumsal dönüşüm için acil olarak ortak akılı hâkim kılmaya, özeleştiri mekanizmalarını çalıştırmaya ve köklü bir reform sürecini başlatmaya çağırıyorum. Aksi her durumda 2019’daki yerel seçimlerin de kaybedileceğini, kısır çekişmelere mahkûm olunacağını ve CHP tabanında büyük kopmalar olacağını öngörüyorum.

Daha iyi bir Türkiye için daha iyi bir CHP mümkün.

Daha iyi bir CHP’nin yolu da “ortak akıldan“, “özeleştiriden”, “hatalarla yüzleşmekten”, “daha iyisini aramaktan” ve “bulmaktan” geçer.