Yepyeni bir gün doğacak 17 Nisan’da – ODA TV

yepyeni-bir-gun-dogacak-17-nisanda-2603171200_m2

İngiltere’nin Brexit kararıyla geleceği sorgulanan Avrupa Birliği, bütünlüğünü koruma çabasında. Aşırı sağın yükselmesi, ırkçılığın İslam karşıtlığı söylemlerin artmasının nedeni Avrupalının ekonomik refah payının azalması mıdır, Avrupa da neo-liberal politikalar iflasın eşiğinde midir?

İnsanoğlu için en önemli öğretmen tarihin kendisidir. Bugünün kaotik ortamının cevapları da aslında geçmişte gizli… İnsanlık nasıl ki I. ve II. Dünya Savaşları öncesinde kaos yaşadıysa şimdi de benzer bir kaosu yaşıyor. Soğuk Savaş dönemi boyunca devam eden ve sınırların belirliliği, atılacak adımların şiddeti ve süresi anlamında netlik içeren uzlaşı dönemi 1989’da Berlin Duvarı’nın ve 1991’de Sovyet Rusya’nın yıkılmasıyla beraber yerini “belirsizliğe” bıraktı. Bu duruma teknolojide ve toplumsal yaşamda görülen hızlı değişimleri ve “tek kutuplu dünyanın” kutsal görüşü olarak pazarlanan neo-liberalizmi de eklerseniz 2000’lerden beri neden sürekli huzursuzluk yaşandığını ve neden sorunların her geçen gün arttığını da görmüş olursunuz.

Brexit yani İngiltere’nin AB’den ayrılma kararı da bu “arafta” olma halinin yansıması. İnsanlık yeni bir denge halini arıyor. Ancak şu ana kadar “kaos” dışında bir şey üretilemedi. Teknolojinin ilerlemesiyle beraber çatışmaların azalacağını iddia eden iyimser görüşler gerçekleşmediği gibi, Varşova Paktı dağılınca NATO gibi büyük ve pahalı askeri birlikteliklerin yok olacağına dair beklenti de boşa çıktı. Hatta Sovyet bloğunun yıkılmasından sonra askeri harcamaların azalacağı ümidi de tam tersi istikamete ilerledi.

Şimdilerde uluslararası kabul görecek büyük anlatılar, insanlığı peşinden sürükleyecek ideolojiler olmadığı için insanlık da “piyasaların dalgalanmaya bırakılması gibi dalgalanıyor.” Neo-liberalizmin gerçek ve insanlığa umut verecek bir alternatifi de oluşturulamadığı için popülizmin tavan yaptığı, tüm değerlerin “para” karşısında eridiği, gerçek çözümlerin değil, pansuman tedbirlerin pazarlandığı ama herkesin, her şart altında “tüketime” koşulduğu bir kaos dönemi yaşanıyor. Kaos dönemlerinin başat duygusuysa “korku”. Belirsizlikler toplumda korkuya, korkular da kolay çözümlere ve radikalizme sebep oluyor. Halklar birbirinden korkuyor, inançlar birbirinden korkuyor, insanlar birbirinden korkar hale getiriliyor. Böylece bir yandan para küresel olarak her yere ulaşıyor ama, aynı anda “korumacı, içe kapanmacı, tek tipleştirici” anlayışlar öne çıkmaya başlıyorlar. Zamanın ruhunun merkezinde “tüketim” olduğu için de hiçbir şey yeterince hayatta kalamıyor. Tıpkı elbiseler gibi. Bundan 20-30 yıl önce bir gömlek alıp yıllarca giymeye odaklanmış insanlar, artık her mevsim birkaç gömlek alıp sonra da atmaya koşullandırıldığından dolayı düşünsel faaliyetler de günlük, aylık ve en fazla mevsimlik olabiliyor. İşte böyle bir devinim içinde neo-popülizmin “Duvar örer hallederim!”, “Kapatırım sınırı olur biter!”, “Çıkarım AB’den sorun çözülür!” gibi sıradan, basit ve alabildiğine içi boş önerileri korkutulmuş ve yalnızlaştırılmış kitlelere cazip görünüyor. Böylece Hollanda gibi bir ülkede “ırkçı söylemler” yükseliyor, Avusturya’da, Rusya’da birkaç on yıl öncesine kadar alay edilen fikirlere sahip radikal partiler iktidar alternatifi oluyor. Türkiye olarak biz de dünyadan payımıza düşeni, belki özgün koşullar sebebiyle biraz daha fazlasını yaşamak zorunda kalıyoruz. Ancak küresel anlamda “arayış” devam ediyor. Henüz nerede duracağı belli değil.

“HER YERDE BİR SORGULAMA VAR”

Nurzen Amuran: Siz Sosyalist Enternasyonal’in Başkan Yardımcılığını yürütüyorsunuz. Sıraladığınız bu kaotik ortam içinde Sosyalist Enternasyonal kendisini sorguluyor mu? Sol kendisini yenileyecek yeni argümanlar hazırlıyor mu? 

Umut Oran: Mesele sadece Sosyalist Enternasyonal’in meselesi değil. Genel anlamda Komünistinden Demokratik Sosyalistine, bağımsızlıkçı, milli hareketlerden geri kalmış ülkelerin aydınlarına kadar her yerde bir sorgulama var. Dünyanın daha adil, daha özgür, daha dayanışmacı ve daha zengin bir yöne gitmediği aşikâr… Bunu sadece biz değil herkes görüyor. İngiltere’de ve Almanya’da 90’lı yıllardan beri yoğun arayışlar var. Hatırlarsanız “3.Yol” adı altında önemli tartışmalar yaşandı geçmişte. Zamanın değiştiğini, teknolojik ve sosyal dönüşümün özü doğru olsa da geçmişin söylemlerini taşımaya yetmediğini, yeni sözler, yeni analizler bulunması gerektiğini ortaya koydu herkes. Örneğin Giddens’ın “3.Yol” iddiası başlangıçta heyecan yaratsa da kitleselleşemedi, fırtına yaratmadı. En temelde Sosyal Demokratların 2.Dünya savaşı sonrasında savunduğu “Klasik Sosyal Demokrasi”yle Neo-liberalizm’den ayrı bir yol yaratma iddiasını içeren bu tez ortada kaldı.

Sosyalist Enternasyonal de hayatın hızını görüp bu hızın yarattığı yeni dünyaya uygun bir konumlanma inşa etmeye devam ediyor. Örneğin en son Kolombiya’da yaptığımız Kongre’de ana konulardan biri “eşitsizlikti”. Yükselen neo-popülizm net bir şekilde reddedildi ve insanlığın topyekun iyiliği için dayanışmacı politikalar konusunda kararlılık, bir kez daha ortaya kondu. Ancak Sosyalist Enternasyonal de uygulaması yapılabilecek ya da kitleleri hemen dönüştürecek bir sonuca henüz ulaşamadı. Fakat büyük mutlulukla şunu söyleyebilirim ki sosyal demokrasi hala dünyanın farklı yerlerindeki sorunları çözme kabiliyetine sahip tek ideoloji. Kolombiya’da 52 yıldır devam eden ve 220 bin kişinin ölümüne sebep olan çatışmalar sona erdirildi. Yapılan konuşmalarda Kolombiya Hükümetinin tüm süreç boyunca 3.Yol Söyleminden ilham aldığını, devletin dönüştürücü rolüne dair Giddens’in görüşlerinden faydalandıklarını dile getirdiler. Bu da demek oluyor ki insanlığın geleceği için çözümü yine solcular söyleyecek. Yakın zamanda mutlaka yeni bir heyecan dalgası yaratılacak. Ve merkezinde sol değerler olacak. Elbette Sosyalist Enternasyonal de bu değişimin motor güçlerinden biri olarak önemli bir işlev üstlenecek. Bu konuda endişeye gerek yok. Zira eşitsizliklerin, çatışmaların, nefretin, silahlanmanın insanlığı ulaştırabileceği aydınlık bir dünya yok. Tarih boyunca olduğu gibi bundan sonra da özgürlük, eşitlik, dayanışma, adalet, emeğin üstünlüğü, barış gibi değerleri savunanlar insanlığa yön ve umut verecekler. Biz de Türkiye’den insanlığın gelişimine destek vereceğiz.

“HOLLANDA KRİZİ “BİR OLAY BULMAM LAZIM” DİYEN HÜKÜMETİN “İŞTE FIRSAT BU” DEMESİDİR”

-Gelelim gündemdeki olaylara. Türkiye’nin, Almanya Hollanda ile yaşadığı gerilimler, söylendiği gibi iç politikalarına bir mesaj niteliğindeyse kim kime yardım etti? Hollanda veya Almanya için Türkiye’deki rejim değişikliği onlara fayda mı sağlayacak?

Öncelikle dış politika devlet politikası olmalıdır ve asla iç siyasete alet edilmemelidir. Maalesef AKP her zaman dış politikayı içeriye malzeme yapmıştır. Dünyada hiçbir toplumsal olay ya da diplomatik kriz her aşaması masa başında yazılarak uygulamaya geçirilemez. Bu anlamda eylemleri birbirine bağlı bir zincir gibi ele almak ve “AKP şunu yaptı, Hollanda bunu yaptı” diye kesin yargılar geliştirmek doğru değildir. Ancak yaşanan herhangi bir olayın yönlendirilmesi, dozunun yükseltilmesi ya da psikolojik bir operasyonun konusu edilmesi mümkündür. Bu anlamda ortada “kontrollü bir gerginlik” olduğu söylenebilir. Yani bir hükümet “Milliyetçi tabanı etkilemek için bir şey bulmam lazım!” diye yola çıkarsa o olayı mutlaka bulur! Hatta olayın gerçek olmasına da gerek yoktur; AKP döneminde defalarca gördüğümüz gibi yalan ve iftira üzerinden de gerçekleştirilebilir aynı operasyonlar.

Hollanda krizi de tüm gücüyle “Bir olay bulmam lazım!” diyen hükümetin “İşte fırsat bu!” demesidir. İşin ilginç yanı, yaşanan krizin Hollanda’daki partilerin de işine yaramış olmasıdır. Böylece AKP ve Hollanda arasında “kazan-kazan” anlamına gelecek bir “mini kriz” yaşanmıştır.

Burada asıl önemsenmesi gereken konu “kaba şiddetin” hem AKP hem de Hollandalı partiler tarafından “propaganda edilir” birer malzeme olarak görülmesidir. Bundan 30 sene evvel asla kabul edilemeyecek “kabalıklar” artık normal görülmektedir. AKP, iç politik konulara etki etsin diye “Hollanda’da ve tüm Avrupa’da yaşayan Türkleri” riske atarken Hollandalı partiler de “Senin yabancı düşmanlığın mı iyi benim yabancı düşmanlığım mı iyi?” noktasına kadar düşmüştür. İşte bu ortamı yaratansa tüm Avrupa’nın ve dünyanın neo-popülist, yabancı düşmanı, ötekileştirici, nefreti öne çıkaran söylemlere teslim olmasıdır. Zaten sorun da buralardadır. AKP de Hollandalı partiler de “şiddet üzerinden” siyaset yapmaktadırlar. Oysa ihtiyaç duyulan şey “kabadayılık değil akılcılıktır.” Diplomasiyi bu kadar çok ayaklar altına alırsanız diplomasiye gerçekten ihtiyaç duyduğunuz anda çaresiz kalabilirsiniz. Bu anlamda ben hem Hollanda’nın hem de Almanya’nın neo-popülistlerinin AKP iktidarını ve “evet kampanyasını” desteklediklerini düşünüyorum. Çünkü AKP iktidarda kaldığı müddetçe tıpkı İngiltere’de olduğu gibi “kutuplaştırma” üzerinden kitleleri sömürüye ikna etmeleri daha kolay. AKP de Avrupa’da ırkçıların iktidarda olmasını ister aynı şekilde. Böylece onlar da kamuoyuna dönüp “Hilalle Haçın Savaşı” masalları anlatabilirler. Oysa meseleyi “hilali politik malzeme yapanlarla, haçı politik malzeme yapanların danışıklı dövüşü” olarak tanımlamak gerekir. Zira yapılan budur. Her iki taraf da sömürü düzenini öteki üzerinden meşrulaştırmaktadır. Olan da gariban insanlara olmaktadır.

HERKESİN VE HER ŞEYİN İKTİDAR UĞRUNA “FEDA EDİLEBİLECEĞİ” BİR İKLİMDE YAŞIYORUZ

-Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde yaşanan gerilimlerde en fazla tedirgin olan kesim, oralarda ekmek mücadelesi veren vatandaşlarımız. Düzenleri orada, gelecekleri orada… Kendi vatandaşlarını tedirgin etmekle, siyasi iktidar referandumda “EVET” için nasıl bir fayda sağlayabilir, bu bir kumar değil mi?

Doğru; bu bir kumar! Ancak sorun şu ki yurtdışında yaşayan gurbetçilerimiz AKP’nin umurunda değil. Zira AKP’nin tepe yönetimi için her şey ve herkes “iktidarda kalmak adına feda edilebilir.” Bunu biz son 15 yılda onlarca kez gördük. Gezi Direnişi dönemini hatırlayın. O dönemde camiler ve başörtüsü üzerinden yapılan provokasyonları hatırlayın! Yandaş medyada günler boyunca aralıksız olarak “%50’yi zor tutuyoruz!” propagandası neydi? Toplumun kutsal değerleri üzerinden bir iç çatışma zemini yaratılmadı mı o dönemde? Neyse ki milletimiz o günlerde provokasyonlara gelmedi. Zaten iddia edilen olayların tamamının “yalan” olduğu da ispatlandı. Peki ya o dönemde insanlar galeyana getirilebilseydi ve birbirine kırdırılsaydı ne olacaktı? Muhtemelen meydana gelecek ölümler de propaganda unsuru olarak kullanılacaktı. Bu anlamda uygulanan ölçüsüz ve anlamsız dış politika sizi şaşırtmasın. Maalesef Türkiye 15 yıldır aynı mantıkla yönetiliyor. Herkesin ve her şeyin iktidar uğruna “feda edilebileceği” bir iklimde yaşıyoruz. Zaten bu da hayatı her anlamda zorlaştırıyor. Sadece Türkiye’de yaşayanları değil Avrupa’da yaşayan gurbetçilerimiz için de aynı zorluk geçerli.

AKP’NİN “KAMU DİPLOMASİSİNDEKİ” YETERSİZLİĞİ ÜLKEMİZE ZARAR VERİYOR

-Türkiye’nin dış ilişkilerin de önce gerilim politikaları devreye giriyor sonra normalleşmeye gidiliyor. Ancak bu durum güvensiz bir süreci başlatıyor. Şu anda uluslararası kurumlarla haklı olduğumuz konularda bile anlaşma ortamı sağlayamıyoruz. Nereye gidiyoruz?

AKP’nin gittiği yer çıkmaz sokak. Çünkü burada iç kamuoyuna yönelik olarak söylenen her söz anında dünyanın dört bir yanında haberleştiriliyor. Hükümet burada “El Bab’tan sonra hedef Esad!” der demez dünyanın dört bir yanında haber bültenleri alarm veriyor. Aynı şey PYD’li Salih Müslim “kırmızı halıyla” karşılandığında da yaşanıyor ya da PKK’yla Oslo’da “anlaşma” yapılırken de yaşanıyor. Yani dünya iletişim anlamında küçüldü. Ben dedim ama kimse duymaz diye bir şey yok! Ben herkese ayar vereyim ama kimse bundan alınmasın diye düşünemezsiniz. Hükümet buradan “asarım, keserim” dedikçe Avrupa basını da “İşte saldırgan Türkler!” diyorlar.

Bakın AKP’nin bu gelgitleri, tutarsızlıkları ve sürekli şiddet içeren dili sebebiyle uluslararası arenada Türkiye’nin çıkarlarını savunup sonuç almakta çok zorlanıyoruz. Çünkü yabancı ülkelerin temsilcileri de hükümetin yaptıkları açıklamaları ve çelişkili icraatları biliyor. Örneğin biz PYD ve silahlı kanadı YPG, Kuzey Suriye’de insan hakları ihlalleri yapıyor, insanları yerlerinden sürüyor, işkence yapıyor, küçük yaştaki çocukları silah altına alıyor vs dediğimiz zaman hemen bize hükümetin “PYD’yi kırmızı halıyla karşıladığı” haberleri gösteriyorlar. “Eşme Ruhu!” adı altında yapılan “işbirliğini” gösteriyorlar. Yanı durum PKK için de geçerli! Hükümetin açılım adı altında yürüttüğü pazarlık sürecini bilmeyen yok dünyada. Bu durum her anlamda işimizi zorlaştırıyor.

Bir de buna AKP’nin “kamu diplomasisi” kavramından habersiz olmasını da ekleyince uluslararası arena daha zor hale geliyor. Oysa PKK’dan, PYD’ye kadar her örgüt ve Suriye’den Ermenistan’a kadar her devlet başka ülkelerin kamuoylarını kendi görüşleri doğrultusunda etkilemek ve yönlendirmek için faaliyet gösteriyorlar. AKP’nin “kamu diplomasisindeki” yetersizliği ülkemize zarar veriyor. Neyse ki Cumhuriyet Halk Partisi olarak hala ülkemizin milli çıkarları için uluslararası tecrübemizi kullanabiliyoruz.

-Anayasa değişiklikleriyle ilgili Venedik Komisyonunun son raporu AKP de tepkiyle karşılandı. Deniliyor ki, “Venedik komisyonu görevi olmadığı halde siyasi yorumlar yapmaya başladı. Hukuki anlamda danışmanlık yapar ihtiyaç hissederse hukuki yorum yapar” Oysa Komisyon, bu raporuyla hukuki danışmanlık görevini yerine getirmedi mi? 

AKP’nin uluslararası olaylara bakışında ciddi bir yanlışlık var. AKP, kendisiyle ilgili “olumlu bir değerlendirme” olunca hemen bunu “hayatın merkezine” koyuyor. Ancak olumsuz her değerlendirmeden sonra istihbarat örgütlerinden başlayıp, haçlı ittifakına kadar her türlü iddiayı gündeme getiriyor. Örneğin aynı kredi derecelendirme kuruluşu kredi notunu yükselttiğinde AKP bunu “Cumhuriyet tarihinde bir ilk” olarak lanse ederken kredi notu düşünce “Sen düşürsen kaç yazar, düşürmesen kaç yazar!” deyiveriyor. Bu tarz bir yaklaşım uluslararası camiada işe yaramıyor. Bakın kredi derecelendirme kuruluşları “yatırım yapılamaz” kararı verince yabancı sermaye kaçıp gidiyor; oysa sizin bu paraya ihtiyacınız var. Dev turizm acenteleri Türkiye’yi rotalarından çıkarınca turist gelmiyor; oysa ülkemizin bu turistlere ihtiyacı var.

Mesele olumsuz karar alınınca ya da eleştiri yapılınca “Eyyyy!” demek değil mesele her alanda doğru işler yapmak ve Avrupa’yı kendi kurallarıyla mahkûm etmekte. İşte Perinçek-İsviçre Davası! AKP’nin yıllardır yapamadığını doğru strateji ve taktik adımlarla Perinçek ve Talat Paşa Komitesi yaptı. Bu önemli başarının incelenmesi ve gerekli derslerin alınması gerekir. Aklı ve bilimi referans alan hükümetler için uluslararası arenada hamle yapmak çok daha kolaydır. AKP’nin yapması gereken de aklı, bilimi ve devletin birikimini doğru kullanmaktır.

-Biraz önce değindiniz ama önemli bir konu olduğu için ayrıntılara girmekte yarar var. Sayın Mevlüt Çavuşoğlu, bir televizyon programında, “Artık dış politikayla iç politika arasında fark kalmadı. İçerdeki her gelişme dış politikayı etkiliyor dışardaki gelişmeler de iç politikayı ilgilendiriyor” dedi. Bizim bildiğimiz “Dış Politika” partiler üstü devlet politikası olarak değerlendirilir. Cumhuriyet tarihimizin dış politikasındaki başarısı bu anlayıştan kaynaklanmadı mı?

AKP, kendisini devlet olarak konumlandırdığı ve Cumhuriyet’in birikimlerini hiçe saydığı için böyle toptancı sonuçlara ulaşması normal. Tüm dünyada hükümetlerden bağımsız olarak tespit edilmiş ve stratejik olarak belirlenmiş öncelikler, kırmızı çizgiler vardır. Bunlar her dakika ya da her hükümet döneminde değişmezler. Ancak hükümetler milli duyguları istismar ederek kitleleri manipüle edebileceklerini keşfettiklerinden beri dış politika çok daha fazla iç politikanın malzemesi haline geldi. Bunun temelinde de “siyasetin konularının değişmesi” var. Yani siyaset işsizlikle, eşitsizlikle, kalkınmayla ilgilenmediği zaman bunların yerine dış politik gelişmeleri koyuyor. Böylece yurttaşların detaylı olarak bilmesine gerek olmayan konular sürekli gündemde tutuluyor. Oysa bunun insanların yaşamlarına doğrudan bir etkisi yok! Zaten kameralar önünde “kavga görüntüsü” verenler, işler ciddiye binince karanlık odalarda gayet iyi “anlaşıyorlar”. Bunu İsrail konusunda da gördük. Vatandaşa İsrail karşıtı propaganda yapanlar mesele ballı ticaret olunca gayet iyi anlaşıyorlar. Son 15 yıla bakarsanız hemen hepsinde aynı şeyi görürsünüz. Almanya ve Hollanda meselesinde de aynı şey olacak. Toz duman biraz dağılsın yeni makam arabalarının sipariş edildiğini hep beraber göreceğiz.

SANDIKLARDAN MUTLAKA “HAYIRLI BİR TÜRKİYE” ÇIKACAKTIR

-Anayasalar birer toplumsal uzlaşma belgesi olarak bilinir. Olağanüstü hal durumlarında gerilimin kavganın bölünmenin derinleştiği ortamlarda “HAYIR”a baskı kurulmasıyla toplumsal uzlaşı nasıl sağlanacaktır? Sonuç, ”EVET” çıkarsa bu açıdan yeni Anayasa “Dayatma anayasası” olarak yürürlüğe girmeyecek midir, darbe anayasalarından ne farkı olacaktır?

İki konuda tespit yaparak başlayalım. Öncelikle “EVET” diye bir ihtimali ben görmüyorum. “Hayırlı bir Türkiye” ideali için mücadele eden herkesin de benimle aynı görüşte olduklarını düşünüyorum. Bu yüzden “evet çıkarsa” gibi bir cevap vermeyi doğru bulmuyorum. Ancak ortada büyük bir dayatma, baskı ve hukuksuzluk olduğu da gerçek. Gerçek MHP’liler olarak görülen Meral Akşener, Sinan Oğan, Ümit Özdağ ve Yusuf Halaçoğlu’nu hedef alan vahşi saldırılar ortada. Korkarım bu saldırıların şiddeti ve sıklığı artarak devam edecek. Aynı şekilde CHP’li gençlere yönelik polis şiddeti de meydanda. Her gün başka bir yerde tutuklamalar, gözaltılar yaşanıyor.

OHAL şartlarında referanduma gitmek zaten başlı başına bir hukuksuzluk. Üstelik AKP her istediği yerde miting yaparken “HAYIR” çalışması yapan yurtseverlerin, toplantıları iptal ediliyor! AKP, vatanın bütünlüğünden ve milletin bekasından yana tavır alan herkesi düşman olarak kodlayıp her türlü zorluğu çıkarıyor.

Ancak korkunun ecele faydası yok! Türk milleti bütün baskılara rağmen ülkenin bölünmesine “hayır” diyecektir. Milletimiz evlatlarının hayatını tehlikeye atmayacaktır. Sandıklardan mutlaka “hayırlı bir Türkiye” çıkacaktır.

-Bütün önlemlere rağmen rejim değişikliğine “HAYIR” diyen sivil toplum kuruluşları Anayasa değişikliklerinin getireceği riskleri kamuoyuna anlatmaya çalışıyor. Partiler üstü bir anlayış hakim. Siz de toplantılara katılıyorsunuz. AKP’ye gönül vermiş kararsızlar hangi konularda “EVET” demekten kaçınıyorlar?

En başta her partiden yurttaşımız tüm yetkinin “tek adamda” toplanmasına karşılar. Ayrıca AKP’nin 15 yıldır ülkeyi tek başına yönettiğini de görüyorlar ve bu yetkilerin yarınlarda nelere yol açabileceğinin de farkındalar. Cumhurbaşkanına “eyalet” kurma yetkisi herkesi rahatsız etmiş. Meclisin yok ediliyor olması, bakanların “kişisel sadakat” esasına göre seçilecek olması ve hepsinden öte tüm rejimin “bir kişiye indirgenmesi”, risk olarak görülüyor.

Doğal olarak AKP’li kardeşlerimiz de isyan ediyorlar. Bugüne kadar oy verdik ama bu kadarı fazla, bu kadar zorlamaya gerek yok diyorlar. Sadece bu kampanya süresince durmadan artan ekonomik krizlere rağmen hükümetin krizle ilgilenmek yerine miting yapmasından da rahatsız olmuş insanlar. Memleketin bunca sorunu varken, böyle bir çabayı doğru bulmuyorlar. Ben de onların bu kaygılarını paylaşıyorum. Bakın Türkiye ekonomik olarak iflasın eşiğinde. Turizm başta olmak üzere herkes perişan… Döviz kurundaki her 1 kuruşluk artış borç yükünü 4,4 milyar TL arttırıyor.  İflaslar, işten çıkarmalar kapıya dayanmış ama hükümet her şeyi unutmuş ve başkanlık derdine düşmüş. Oysa aynı şeyleri 2010 referandumunda da yaşamadık mı? O zaman da tüm dertlerimizin çözümü olarak “evet” önermiyorlar mıydı? Mezardaki ölülere “oy verdirin” çağrısı yapıyorlardı. Ne oldu peki? Hangi sorunumuz çözüldü? Aksine dertlerimiz birken bin oldu! 15 Temmuz’daki FETÖ darbe girişimi gücünü 2010 referandumundan almaktadır, o zaman da yapmayın ‘yargının bağımsızlığını zedelemeyin’ dedik dinlemediler sonuç ortada. Şimdi de aynı şeyi görüyor vatandaşlarımız. Bu yüzden AKP’liler de “ülkenin bölünmesine hayır” diyor! Bir de aklı başında olan herkes şunu görüyor: Evet çıkarsa ekonomi düzelecek terör bitecekmiş, kuyruklu yalan! Açıkça yalan söylüyorlar. Bu anayasa değişikliğinin içinde, ülkenin gerçek gündemi olan işsizlikle, ekonomiyle, terörün önlenmesiyle tek kelime dahi yok! Üstelik iki konu dışında geri kalanlar Kasım 2019’da yürürlüğe girecek, madem çok önemli neden hemen yürürlüğe girmiyor? Bu iktidar artık halkı aldatıp, kandıramayacak, yeter artık!

SANDIĞA GİTMEMEK DEMEK BEN İRADEMİ BAŞKALARINA TESLİM ETTİM DEMEK

-Bir de sandığa gitmek istemeyen bir kesim var. Bu bir siyasi seçim değil ülkenin geleceği karara bağlanacak. Sandığa gitmemenin sonuçlarını da sıralar mısınız?

Sandığa gitmemek demek ben irademi başkalarına teslim ettim demek! Partimin yanlış ismi aday yapmasını bir kenara koyarak söylemek isterim ki, son Cumhurbaşkanlığı seçiminde sandığa gitmeyen 14 milyon seçmen oy vermiş olsa sonuç çok daha farklı olabilirdi. Bu her seçim için geçerli. İstanbul’da son Genel Seçimlerde her 3 kişiden 1’i sandığa gitmemiş. Oysa yurttaş olarak en büyük silahımız, oyumuz! Üstelik bu bir parti meselesi değil artık! Memleketin geleceği söz konusu olan… Bir kez hayır diyerek ülkenin bölünmesine, milletin bekasının riske atılmasına engel olabiliriz. Sadece bir kez sandığa giderek Türkiye’mizin tek adam rejimine ve ortaçağ karanlığına teslim olmasını engelleyebiliriz. Her şey bu kadar kolay işte…

16 Nisan akşamı o sandıklardan hayır oyları fışkırdığı zaman göreceksiniz her şey değişecek. Yepyeni bir gün doğacak 17 Nisan’da. Herkes oturup yeniden düşünecek. Kavgalar son bulacak. Yeniden bir masanın etrafında birleşecek insanlar. Düşmanlıklar son bulacak. Nefretle sıkılmış yumruklar açılacak ve el sıkışacak herkes. Yeniden birlik ve beraberlik içinde yaşayan huzurlu insanlar olacağız. Hiç kimse endişe etmesin. Türkiye çok büyük bir ülke, Türk milleti çok büyük bir millet. Mutlaka başaracağız. Referandum sandığından “hayırlı bir Türkiye” çıkaracağız, buna eminim. Anadolu’ya gitmediğim zamanlarda İstanbul’un 39 ilçesinde ayrım yapmadan çalışıyorum ama onun dışında bu hafta sonu itibariyle referandum çalışmalarında 20’nci ile ulaştım. Ve şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Anadolu’yu, Trakya’yı, Türkiye’yi bir uçtan diğerine dolaştıkça ve özellikle gençlerle, kadınlarla buluştukça umut oranım artırıyor.

-Biz de size Hayırlı çalışmalar diliyor, bu güzel sohbet için teşekkür ediyoruz.

Ben teşekkür ederim.

Nurzen Amuran

Odatv.com

Print Friendly
0 yorumlar

Yorum Yap

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir